Şefaatin gölgesine sığınanlar ve ilahi adalet

İnsanlık tarihi değişiyor; şehirler büyüyor, teknoloji gelişiyor, hayat hızlanıyor. Ama değişmeyen bir gerçek var: İnsan, yaptığı yanlışın bedelini ödememek için mutlaka bir aracı arıyor.

Dünyada torpil, referans, nüfuz, makam ve servet... Bunların çözemediği mesele kalmadığını sanıyoruz. Bu anlayış zamanla inanç dünyamıza da taşındı. Öyle ki bazı insanlar, hayatlarını Allah'ın emirlerine aykırı yaşayabileceklerini; sonra da bir peygamberin, bir velinin, bir şeyhin ya da kutsal kabul ettikleri bir kişinin kendilerini kurtaracağını zannetmeye başladılar.

Oysa Kur'an'ın ortaya koyduğu ilahi adalet sistemi böyle bir düşünceyi daha en baştan reddeder.

Allah Teâlâ Zümer Suresi'nin 44. ayetinde tartışmaya yer bırakmayacak kadar açık konuşur:

"De ki: Şefaat bütünüyle Allah'a aittir."

Bu ayet, bütün yetkinin yalnızca Allah'ta olduğunu ilan eder. Şefaat, Allah'ın adaletini değiştiren bir nüfuz değildir. Şefaat, Allah'ın izin verdiği kulları hakkında yine Allah'ın dilediği şekilde tecelli edecek bir rahmettir. Yetki de karar da hüküm de yalnızca O'nundur.

Kur'an, müşriklerin en büyük yanılgısını da bize haber verir. Onlar putları için, "Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir." diyorlardı. Bugün putların şekli değişmiş olabilir; fakat insanın aracı arama psikolojisi hâlâ aynı canlılığını koruyor. Kimi makamına, kimi soyuna, kimi cemaatine, kimi tarikatına, kimi de kutsallaştırdığı şahıslara güvenerek ilahi hesabın kolay geçeceğini zannediyor.

Kur'an ise bu beklentiyi paramparça ediyor.

Ayet-el Kürsi'de sorulan o muhteşem soru bütün kapıları kapatıyor:

"O'nun izni olmadan katında şefaat edecek kimdir?"

Demek ki izin O'nun...

Yetki O'nun...

Karar O'nun...

Hüküm O'nun...

Öyleyse insan neden doğrudan Allah'ın rızasını kazanmak yerine aracılar peşinde ömür tüketiyor?

Çünkü sorumluluk ağırdır.

Nefis, ibadet etmektense güveneceği bir isim bulmayı daha kolay görür. Günahlardan vazgeçmek yerine birilerinin kendisini kurtaracağına inanmak daha cazip gelir. Oysa ilahi adalet, insanın kurduğu bütün kolaylık hesaplarını bozar.

Bakara Suresi iki kez aynı uyarıyı yapar:

"Kimsenin kimse adına bir şey ödemeyeceği, kimseden şefaat kabul edilmeyeceği, fidye alınmayacağı ve yardım edilmeyeceği günden sakının."

Bu ne büyük bir uyarıdır...

O gün ne servet konuşacak...

Ne makam...

Ne şöhret...

Ne soy...

Ne cemaat...

Ne de dünyada peşinden gidilen hiçbir güç...

İnfitâr Suresi hükmü tek cümlede verir:

"O gün emir yalnız Allah'ındır."

İşte ilahi adalet budur.

Kimse kimsenin günahını yüklenmeyecek.

Hiç kimse başkasının hesabını vermeyecek.

Hiçbir nüfuz sahibinin sözü geçmeyecek.

Hiçbir torpil çalışmayacak.

İnsan, sadece kendi ameliyle baş başa kalacaktır.

Bu sebeple şefaati, tembelliğin ve sorumsuzluğun bahanesi yapmak Kur'an'ın ruhuna aykırıdır. Gerçek şefaat; Allah'ın razı olduğu kullar için yine O'nun rahmetinin bir tecellisidir. Bu rahmete layık olmanın yolu ise açık ve nettir: sağlam iman, samimi tövbe, kul hakkından sakınmak, dürüst yaşamak ve salih amellerle ömrü bereketlendirmektir.

Belki de bugün kendimize sormamız gereken en önemli soru şudur:

Biz gerçekten Allah'ın rızasını mı arıyoruz, yoksa hesabı başkasına havale edeceğimiz hayali bir kurtuluşu mu?

Çünkü mahkeme kurulunca ne alkışlar duyulacak ne unvanlar okunacak ne de dünyada büyütülen isimler insanı kurtaracaktır.

O gün yalnızca hakikat konuşacak...

Ve hakikatin sahibi yalnız Allah olacaktır.