“Gün akşamlıdır” demişti Hüsrev Hatemi... Ah! Çık ve salın ki gerçekten de gün akşamlıdır. Sabah başlayan ömrümüzün o kaçınılmaz akşam vaktine erdik şimdi. Türk fikir ve sanat hayatı, sadece bir tıp doktorunu veya bir şairi değil; tam anlamıyla bir “uçbeyini” kaybetti. Şair Hüsrev Hatemi, hem ikizi Hüseyin Hatemi’ye hem de bizlere, öte dünyada Hakk üzere buluşmak temennisiyle veda etti.
Hüsrev Hatemi’nin vefat haberini aldığımda, içimi derin bir hüzün kapladı. Hayatımızı zenginleştiren, ruhumuza pencereler açan öncülerimiz birer birer bu dünyadan çekildikçe, hayatımızın ne kadar çölleştiğini daha derinden hissediyoruz. Giden her değerle birlikte, geride kalan vaha biraz daha daralıyor.
Hekimlikten Hakîmliğe Bir Ömür
Hüsrev Hatemi, her şeyden önce tevazu sahibi bir hekimdi. Ancak onun beyaz önlüğü, sadece tıbbi bir kimliği değil; aynı zamanda ilim, irfan ve hikmet sahibi bir “hakîm” duruşunu temsil ediyordu. O, bedenleri iyileştirirken ruhları da hikmetli sözleriyle doyuran, muhabbet ehli bir şairdi. Nev-i şahsına münhasır kişiliğiyle, tastamam bir İstanbul beyefendisiydi.
Müthiş bir hafızaya, Türkiye sevdalısı bir yüreğe sahipti. O, adeta reçetelere şiir yazan adamdı. Yüzündeki o eksilmeyen sıcaklıkla, akademinin o bilindik soğuk yüzünü yumuşatmayı her daim bildi. Türkiye’yi rahatlatan, kutuplaşmaların ötesinde herkesin sevgisini kazanan müstesna bir üslubun sahibiydi.
İki Üstadın Zarif Buluşması: Çizgi ve Reçete
2023 yılında, çizgisine ruh üfleyen üstadımız Hasan Aycın, Hüsrev Hatemi hocamızı ve onun meşhur reçetesini bir çizgi ile tasvir etmişti. Bu zarif eseri Hüsrev Hocama ilettiğimde, "Bir üstad, bir üstadı ancak böyle tarif eder," diye düşünmüştüm. Hocama şakayla karışık; "Yalnız kıskanmaz mı birader-i mübarek?" diye sorduğumda, o kendine has nüktedanlığıyla şu cevabı vermişti:
"Fakıyri de tersim ve tasvir eylemiş olabilir. Ben ona medhiyye yazmıştım. Hele bir defatirini karıştırsın?"
Bu nükteli göndermeyi Hasan Aycın üstadımıza haber verdiğimde ise sessiz kalmayı tercih etmişti. Belki de konuşursa o muazzam "çizgi"nin tılsımı bozulur diye düşünmüştü. Alanında duayen olan bu iki zatın birbirine olan iltifatı, biz yeni yetişen ve duvara bir tuğla koymaya çalışan nesil için ne büyük bir örnektir... Günümüzde yeni bir şey söyleyenin ufkunu açmak yerine, onu engellemeye çalışan nadanlara inat; üstadların bu karşılıklı kadirşinaslığı gerçek bir yol haritasıdır.
Şiirin Tapu Sicil Muhafızı
Şair-yazar Hüseyin Akın, onun üzerine hazırladığı derleme kitaba, Hatemi'nin meşhur eserine gönderme yaparak "Yozlaşmadan Şair Olabilmek" adını vermişti. Gerçekten de o, yozlaşmadan uzlaşmanın, asaletini bozmadan kalabalıklarla buluşmanın sırrına ermişti. Kendi tabiriyle o, eski günlerin ve anıların tapularını saklayan gözlüklü ve siyah kolluklu bir sicil muhafızıydı:
“Benim şiirim ne tüfektir... Ne kelebek. O, gözlüklü ve siyah kolluklu Bir tapu sicil muhafızıdır ki, Eski günler ve anıların Tapularını saklar...”
Vakarlı Bir Üslup, Keskin Bir Nükte
Onu ilk tanıdığımda üniversiteye yeni başlamış bir gençtim. Sözü öyle yerli yerinde kullanırdı ki; hekimliğin titizliği, edebi üslubuna sirayet etmişti. Hiç unutmam, Edebiyat Fakültesi’nde bir şiir gecesi hazırlığındayken Üstadı davet etmek için aramıştık. Gelemeyeceğini söyleyince, şiirini bir gencin okumasını teklif etmiştik. Hatemi’nin o unutulmaz cevabı, sanata olan titizliğinin nişanesiydi:
-“Ya zaten geçen yıl şiir gecenize katılmış idim. Şiirimi genç bir arkadaşımız okumuş idi. Şiirde gür sesle söylenmesi gereken yerlerde Mualla Hanım gibi inledi; yavaş sesle seslenmesi gereken yerde ise Behçet Kemal gibi gürledi!”
Elveda Muhafız Bey
Hüsrev Hatemi; güzel yaşadı, güzeli yazdı ve her görüşten insanın sevgisini kazanan koca bir yürek olarak aramızdan ayrıldı. Şimdi o muhafız, hatıralarımızın tapularını da yanına alarak asıl menziline yürüdü.
“Yozlaşmadan Uzlaşma”nın yollarını arayıp bulan Şair ve Mütefekkir Hüsrev Hatemi Hocaya Allah'tan rahmet diliyorum. Mekânı cennet, makamı âli olsun.