Sıırrı Dayı ve Seyirlik Kavga Düzeni

Uzun yıllar Bakırköy sokaklarında su sattım. Omuzumuzda damacana şişeleri, dilimizde "su suuuu!" diye bağırarak dolaşırdık. Ne dükkân vardı, ne telefonla sipariş. Cam damacana dönemleri, dükkan yok, seyyar olduğumuz parklarda hesap yaptığımız dönemlerdi. Her sokak başka bir hikâyeydi. Ama bazıları var ki, yıllar geçse de unutamam. Bakın, size Sırrı Dayı’yı anlatayım. Bizim köylü sayılır, köylerimiz yan yana. Yıllarca Bakırköy sokaklarında su sattı. O gün de sabah erkenden çıkmış, "su suuuu!" diye bağırıyor. Üst kattaki bir apartman sakini camı açıp çıkışıyor. "Sabah sabah ne bağırıyorsun, milleti rahatsız ediyorsun" Sonra da ağzına geleni söylüyor. Öyle hafif bir laf değil, bildiğin ağır küfür. Sırrı Dayı bakıyor ki iş büyüyecek, sağa sola bakınıyor, çöpcüyü görüyor, kendini geri çekerken lafı çöpçüye yönlendiriveriyor. "Çöpcü de senin" Camdaki adam hemen cevaplıyor. "Bende çöpcünün" Çöpçü şaşırıyor ama geri kalmıyor. "Bende senin" Derken adam aşağıya iniyor, çöpçüyle birbirine giriyor. Yumruklar havada uçuşurken, Sırrı Dayı usulca damacanasını alıyor, yoluna devam ediyor. "Su suuu!" diye başka sokağa. Bu hikâye bugünlerde sık sık aklıma geliyor. Çünkü şu aralar memlekette de benzer bir senaryo tekrar tekrar sahneleniyor. Artık bir söz, bir cümle, hatta bazen tek bir kelime bile yetiyor. Başı sonu belli olmayan, bağlamından koparılmış, kimi zaman bilerek muğlak bırakılmış ifadeler ortaya atılıyor. Sonra ne oluyor? Birileri o sözü kendi üzerine alıyor. Birileri başkasına yakıştırıyor. Birileri de fırsat bu fırsat deyip büyütüyor. Dakikalar içinde cepheler kuruluyor. Hashtagler açılıyor. Sosyal medya bir anda dijital bir kavga meydanına dönüşüyor. Ama o lafı ilk atanlar mı? Onlar çoktan başka bir tartışmanın fitilini ateşlemiş oluyor. Başka bir gündemin taşlarını döşüyor. Başka bir "su suuuu"nun provasını yapıyor. Tıpkı Sırrı Dayı gibi. Küfrü doğrudan almıyor, paslıyor. Kavgayı başkası yapıyor, o ise aradan sıyrılıp yoluna bakıyor. Bugün olan da tam bu. Artık gündem dediğimiz şey çoğu zaman kendiliğinden oluşmuyor. Kuruluyor. Kurgulanıyor. Yönlendiriliyor. Bir cümle kırpılıyor. Bir fotoğrafın sadece bir karesi servis ediliyor. Sonra insanlar o eksik parçanın üzerine kendi öfkesini, kendi korkusunu, kendi önyargısını ekliyor. Ortaya hakikat değil, kolektif bir gerilim çıkıyor. Dikkat edin, bu kavgaların büyük çoğunluğu hiçbir yere varmıyor. Ne bir sorun çözülüyor, ne bir mesele kapanıyor. Ama herkes yoruluyor. Zihin yoruluyor. Toplum yoruluyor. Hakikat yoruluyor. Gerçekten bir çözüm, bir amaç ya da bir sonuca ulaşma isteği yok içinde. Birçoğunun asıl derdi görünür olmak, tıklanmak, konuşulmak. Kavganın tarafı olmak istemiyor kimse, herkes izleyiciye oynamak istiyor. Çünkü artık mesele haklı olmak değil, görünür olmak. Seyirlik kavgaya da her zaman kitle var. İnsanlar artık düşünmekten çok izlemeyi, anlamaktan çok taraf tutmayı seviyor. Ne acıdır ki, bu kavgaların galibi yok. Ama şunu da gördüm yıllar içinde. Ben daha tartışıp da bu işten mağlup çıkan birini görmedim. Kimle konuşsan, "Ben haklıydım" diyor. Yumruk yemiş de olsa, lafı yutmuş da olsa, iç dünyasında hep galip. Çünkü haklılık artık gerçek bir ölçü değil, kişisel bir konfor alanı. Bu yüzden de kimse geri adım atmıyor. Herkes bağırıyor, herkes parmak sallıyor. Ama kimin ne dediği, neyi kastettiği çoktan unutulmuş oluyor. Eskiden laf adamın ağzından çıkmadan önce tartılırdı. Şimdi lafı atan, sadece kimin üzerine düşeceğini merak ediyor. Bugün bir konu açılıyor, ertesi gün bambaşka bir krizle üzeri örtülüyor. Bir skandal daha tam anlaşılmadan yenisi geliyor. Bir tartışma derinleşmeden başka bir başlık gündeme düşüyor. Gündem artık süreklilik değil, hız üzerine kurulu. Hız arttıkça, hafıza kısalıyor. Hafıza kısaldıkça, sorumluluk kayboluyor. Kim ne dedi, neden dedi, sonucu ne oldu? Bunları takip eden yok. Herkes bir sonraki kavgaya hazırlanıyor. İşte bu yüzden bugün "gündem yönetimi" dediğimiz şey, çoğu zaman bir dikkat dağıtma sanatına dönüşmüş durumda. Bir mesele büyüyecek gibi olduğunda, hemen başka bir mesele sahneye sürülüyor. Birileri hesap verecek gibi olduğunda, yeni bir tartışma başlatılıyor. Biz, o tartışmanın içine çekiliyoruz. Tıpkı o sokağın çöpçüsü gibi. Üzerimize alınarak birbirimize giriyoruz. Ama ne lafı söyleyeni soruyoruz, ne de oyunun kurgusunu. Bu Sırrı Dayıları besleyen şey kavganın kendisi değil, kavganın izlenmesi. Bu bir bağırma pazarı. Kim daha çok insanı birbirine düşürürse, en fazla ilgiyi o topluyor. Linç artık bir tepki değil, bir strateji. Tartışma artık bir çözüm yolu değil, bir gösteri biçimi. O haklı! Bu haklı! Aslında mesele bu değil ki! Mesele, o kavganın neden çıktığı bile değil artık. Mesele, o kavganın kaç kişiye ulaştığı. Lafı atan çoktan başka sokağa geçti bile. Damacanasını sırtlanmış, yeni bir tartışmanın taşlarını döşüyor. Yarın sabah yine bağıracak. "Su suuuu" Bİz eğer halâ her sesi kendi üzerimize alınarak koşuyorsak, her kavgaya refleksle dalıyorsak, her tartışmayı sonuna kadar tüketmeden yenisine atlıyorsak. Belki de artık sormamız gereken soru şu. Gerçekten kim haklı? Yoksa biz halâ, Sırrı Dayı’nın hiç girmediği kavgaların tarafı mı oluyoruz?