Silahlar susarken

Türkiye, yaklaşık yarım asırdır toplumsal hayatı rehin alan silahlı çatışmanın sona erdirilmesi bakımından tarihî bir eşiğe gelmiş bulunuyor. PKK’nın tasfiyesi ve silahların bırakılması yönünde ilerleyen sürecin kalıcı biçimde neticelenmesi başlı başına büyük bir kazanımdır. Daha fazla kanın dökülmemesi, daha fazla annenin evladını kaybetmemesi, şehirlerin ve köylerin yeniden çatışmanın gölgesine mahkûm olmaması hepimizin ortak temennisidir.

Meclis’te kabul edilen yeni düzenleme de bu sürecin hukukî zeminini oluşturmayı amaçlıyor. Devam eden bazı soruşturma ve kovuşturmaların ertelenmesinden kesinleşmiş cezaların infazına, silah tesliminden örgüt mensuplarının topluma yeniden entegrasyonuna kadar oldukça kritik hükümler içeriyor.

Böylesine ağır bir meselenin çözümünde birtakım hukukî düzenlemelerin yapılması anlaşılabilir. Fakat meseleyi yalnızca PKK ve silah üzerinden okursak yine eksik bırakmış oluruz. Çünkü PKK gökten inmedi.

Bu coğrafyada asırlar boyunca aynı inancı paylaşan; aynı mahallede, aynı pazarda, aynı acıların ve sevinçlerin içinde yaşayan insanlara jakoben, laik ve ulusçu bir kimlik siyaseti dayatıldı. Kürt kimliğinin inkârından dil üzerindeki baskılara kadar uzanan yanlışlar, toplumsal bünyede derin yaralar açtı. Ulusçu siyaset zamanla kendi karşıtını üretti. Türk ulusçuluğunun karşısında Kürt ulusçuluğu yükseldi. Elbette devletin yanlış uygulamaları PKK’nın şiddetini meşru kılmaz; fakat şiddetin beslendiği zemini anlamadan aynı hataların tekrarını önleyemeyiz.

Burada dikkat etmemiz gereken bir diğer husus, terör ve şiddet sorunu ile Kürt meselesini aynı paranteze almamaktır. PKK’nın tasfiyesi, Kürt meselesinin çözüldüğü anlamına gelmeyecektir. Bilakis silahların susması, bu meselenin şiddetin gölgesinden kurtarılarak hak ve adalet temelinde daha sağlıklı konuşulabilmesi için önemli bir fırsat oluşturacaktır.

Şimdi silahların susmasıyla önümüzde daha zor bir mesele beliriyor: Bu boşluğu hangi fikir dolduracak?
Bundan sonraki tehlike yalnızca dağdaki silahlı örgüt olmayabilir. Türküyle Kürdüyle dinî, kültürel ve örfî bağlarından uzaklaşmış, seküler ve milliyetçi kimliklere hapsedilmiş yeni nesillerin yetişmesi gibi çok daha uzun vadeli bir tehlike bizleri beklemektedir.

Bu noktada Kürtçü-Apoist siyasetin bölgedeki ideolojik etkisi de görmezden gelinmemelidir. PKK’nın oluşturduğu sorun yalnızca silahlı şiddetten ibaret değildir. Örgütün ve çevresindeki siyasetin aile, kadın, gençlik, din ve gelenek konusunda yıllardır savunduğu ideolojik yaklaşım ayrıca tartışılmalıdır. Aileyi gerilemenin kaynağı gibi gösteren, anneliği ve evliliği değersizleştiren, dinî ve geleneksel bağları çözülmesi gereken engeller olarak gören bir zihinsel dönüşüm, silahlı şiddetin sona ermesiyle kendiliğinden ortadan kalkmayacaktır.

Hatta kanaatimce yeni dönemin en önemli mücadele alanlarından biri burasıdır. Silahlı taarruz biterken fikrî ve kültürel taarruza alan açılmamalıdır. İnsanların canını alan silaha karşı çıkarken, insanımızın kimliğini ve değer dünyasını dönüştürmeyi hedefleyen ideolojik mühendisliği görmezden gelemeyiz.

Daha önce “İmralı’dan meşru figür çıkmamalı” diye yazarken dikkat çekmek istediğim tehlike de buydu. Terörün sona erdirilmesi uğruna Abdullah Öcalan’ın Kürt halkının tabiî lideri veya tarihî temsilcisi konumuna yükseltilmesi büyük bir hata olur. Aynı şekilde örgütün siyasi uzantılarının bütün Kürtlerin temsilcisi gibi kabul edilmesi de başka bir dayatmadır. Kürt halkı PKK’dan da Öcalan’dan da çok daha büyük, köklü ve zengin bir toplumsal gerçekliktir.

Ulus-devlet şemsiyesi de bin yılı aşkın süredir bu coğrafyada birlikte yaşayan insanlarımızın kardeşliğini yeniden inşa etmeye yetmez. İhtiyaç duyduğumuz, asırlar boyunca farklı toplulukları birbirine bağlayan ortak tarihî ve ahlakî zemini yeniden hatırlamaktır. Türkleri, Kürtleri, Arapları ve bölgenin diğer halklarını birbirine bağlayan temel bağ İslam’dır.

İslam kardeşliği farklı kavimleri yok saymaz; aksine farklılıklarını koruyarak adalet içerisinde bir arada yaşamalarını mümkün kılar. Bize gereken Türk’ü Kürt’e, Kürt’ü Türk’e karşı tahkim etmek değil; her ikisini de adalet temelinde yeniden birbirine yaklaştırmaktır.

Silahların sustuğu gün büyük bir başarı elde etmiş olacağız. Ama gerçek başarı, silahları susturduktan sonra çocuklarımızın zihinlerinde yeni cepheler açılmasına izin vermemek olacaktır.