Silikon ve kan petrole muhtaç

İki farklı coğrafyada, iki farklı odanın sessizliği yankılanıyor. Bir yanda, okyanus ötesinin steril, beyaz ışıklı devasa veri merkezleri; silikon damarlarda dolaşan algoritmalar hayatın, genetiğin ve küresel finansın kodlarını sessizce yeniden yazıyor. Diğer yanda, İsrail füzelerinin vurduğu Ortadoğu'nun kan ve petrol kokan topraklarında, İran'ın kırk yılı aşkın teokrasisinin kalbi gökten inen tek bir ateşle küle dönüyor. İki oda, iki farklı kıyamet. Biri hesaplanabilir, soğuk ve sentetik; diğeri kadim, ilkel ve kanlı. Yeryüzü, tarihte eşi benzeri görülmemiş bir inkıraz anını aynı anda tecrübe ediyor.

Dini liderlerin peş peşe gelen suikastlarıyla başlayan bu savaşın birkaç haftada biteceğini öngören kof beyanatlar ile apokaliptik feryatlar iç içe geçiyor. Bugün Tahran semalarını aydınlatan füzeler, Hürmüz Boğazı'nı küresel ticarete kilitleyen namlular ve çelik bir çemberi andıran askeri yığınaklar sahnenin yalnızca görünen yüzü. Asıl büyük tufan, ekranlarda görünmeyen o sessiz odalarda kopuyor: petrodolarların yerini hesaplama gücüne dayalı dijital değere bıraktığı, bilişsel taşeronluk ile insanlığın düşünme melekelerini makinelere devrettiği o büyük tasfiye anında.

Tam bu noktada bir ezber yıkmak gerekiyor. Teknoloji iyimserlerinin öne sürdüğü şu argüman son derece cazip görünür: "Ortadoğu'da dökülen kan, ölen liderler ve alev alan petrol kuyuları artık dünya sisteminin merkezini sarsamaz. Dünya, petrol diplomasisinden veri diplomasisine geçti. İnsanlar sokaklarda ağıt yakarken, sentetik biyoloji laboratuvarlarında otonom yapay zekalar yeni organizmalar üretiyor. Küresel ağlar Körfez'deki çatışmalara körleşti; çünkü gelecek Ortadoğu'nun çöllerinde değil, kuantum bilgisayarların soğutma kulelerinde yazılıyor." Bu fütüristik masal akla yatkın gelir. Ama sadece algoritmaların dünyayı yöneteceğini sananlar fena halde yanılıyor.

Fiziki dünyanın sert kanunları, dijital dünyanın tanrılarına henüz boyun eğmedi. Yapay zekanın muazzam işlem gücü, devasa bir enerji iştahına dayanıyor. Veri merkezleri enerjisiz işlemez; enerji ise jeopolitik istikrara muhtaç. Hürmüz Boğazı'nın şahdamarı kesildiğinde, küresel lojistik tıkandığında, savaşın tetiklediği enflasyon dalgası sokağın mutfağını ateşe verdiğinde; o çok güvendiğimiz algoritmaların ekranları da anında kararır. Hayatın kodunu yazan sistemler, üzerine bomba düşen bir veri merkezinin enkazında sadece bir avuç silikon tozudur.

Bugün tanık olduğumuz şey sıradan bir sınır ya da rejim çatışması değil; küresel bir teyakkuz halidir. Devletlerin en mahrem hücrelerine sızan istihbarat ağları, trafik lambalarından güvenlik kameralarına kadar her sokağı gözetleyen algoritmalar, İran'ın "yenilmez" sanılan liderlerini bir anda sahneden siliyor. Onlarca yıldır bu anı beklediğini gizlemeyen İsrail, bölgeyi gözünü kırpmadan ateş çemberine çevirdi. İçeride ise ekonomik darboğazın ve derin fay hatlarının ezdiği halklar, değişen dengelerin gölgesinde ağır bir berzah yolculuğuna sürükleniyor. Satranç tahtasında şah düşmüştür; ancak oyun henüz bitmemiştir.

Bu ateş çemberinin tam ortasında duran Türkiye Cumhuriyeti, tarihi basiretiyle bir istikrar adası olarak kalmak zorundadır. Mesele yalnızca olası bir göç dalgasını yönetmek ya da sınır güvenliğini sağlamak değildir. Gözlerimizin önünde paramparça olan yapılar, devlet aklının ve milli duruşun siyasi bir lüks değil, varoluşsal bir zorunluluk olduğunu haykırıyor. Savunma sanayisinden nükleer altyapısına, siber güvenliğinden ekonomik bağımsızlığına kadar tam bir irade kuşanmayan her devlet, bu yeni çağın kasırgalarında sürüklenmeye mahkumdur. Bizim safımız ne başkasının vekalet savaşları ne de küresel hegemonların sentetik vaatleridir; bizim safımız mutlak ve tavizsiz bir bağımsızlıktır.

Bu tarihi eşikten sağ salim geçecek olanlar, yalnızca cephaneliklerini dolduranlar değil; kendi zihinlerinin kalesini koruyan ve belirsizliği kalıcı bir vatan gibi kucaklayan çok yönlü o yeni nesil olacaktır. Tufan koptuğunda, gemiyi algoritmalar değil, o gemiyi inşa etme iradesini kuşanan çelikten zihinler yapacaktır.