Sistematik çürüme

Hayat çok hızlı... Toplumsal değişim ve dönüşümün hızına yetişmek çok zor… Biz adına “değişim” ve “dönüşüm” desek de sanki süreç mecrasından çıkmış, eksenini kaybetmiş bir şekilde akıp gidiyor...

Girişim ve gelişim niyeti ile yola çıkanlar görüyoruz ki başkalaşıyorlar, kendilerinden uzaklaşıyorlar, hatta özlerine yabancılaşıyorlar… Tanınmaz hale geliyorlar... Yenilenme adına yola çıkanlar zamanla egemen kültüre yenik düştüler ve bu acınası yitikler kayıp listelerinin uzamasına neden oluyor…

Peki neden?

Ciddi bir toplumsal tefessüh ile karşı karşıyayız…

Bireysel demiyorum, ulusal ve küresel bir çürüme, bozulma ve kokuşmadan bahsediyorum... Sadece politik, ekonomik, bürokratik, akademik çürüme, kirlenme söz konusu değil...

Yaşamın tüm ünitelerinde, maddi manevi, ferdi içtimai bütün alanlarda kronik bir kirlenme tüm değerleri, kutsalları, erdemleri eritiyor… Sosyal çürüme sınır tanımıyor...

En beteri bu çürümenin fark edilmemesi, hatta normal karşılanması... Kokuşmanın kanıksanması... Beterin beteri ise çürümenin savunulmaya başlanması...

Kötülükler yasallaştı, günahlar estetize edildi, değerler dumura uğradı... Kutsallar mizah konusu oldu...

Gelinen aşama, insan bozumu...

Çürümüşlük bireysel bir arıza değil; yapısal, toplumsal boyutları olan sistem kaynaklı bir çöküş... Derin, yaygın, salgın bir çürümeden bahsediyoruz… Çürümenin kaynağı kokuşmuş statükonun kendisi... Köhne rejimin bir türlü vazgeçmediği kirlilikler… Çarpıklıklar, güç ve çıkar ilişkileri...

Evet, çürüme sistematik, kasıtlı ve hesaplı bir sürecin sonucu... Sorun derinlerde, varoluşsal...

Medya, mafya, sermaye, sanat, sanal, kültür, spor, siyasi erk bu çürümenin aparatları ya da kirlenmenin sacayakları...

Çürümenin kültür, sanat, bilim ile perdelenme ve pazarlanması ne kadar hazin!

Kutsalın, kitabın, kıblenin, değerin sanatçı müsveddeler üzerinden aşağılanması, kin ve küfürlerini kusmalarına nasıl katlanabiliriz?

Yetmedi alışmamızı bekliyorlar... İhanete, hakarete, haksızlığa, zillete, zulmete, zulme ve zorbalığa alışın diyorlar...

Hayır, bu kirlilik ve kokuşmuşluk kaderimiz değildir…

En büyük kusurumuz; duyarsızlık ve tepkisizliktir...

Olup bitenleri sorgulayacak bir akıl, insani ve imani duyarlılıkla titreyecek bir kalp lazım...

Maalesef bu çürüme önce zihinsel olarak başladı… Tefekkürü tefessüh etmiş beyinler işlevsel değil...

Düşünme melekesi felç olunca, felaketler peş peşe geliveriyor... Hikmet, basiret, feraset yoksunu zihinler kendi zevalini kendi hazırlıyor… Furkansız, burhansız, Kur’an’sız akıl her türlü hilenin ve şeytanlığın üssü oluveriyor... Bilgelikten yoksun bilgi yığını geleceği belirlemekten yoksun kalıyor…

Evet, sorun aklın donması, fıtratın susması, misakın bozulması, kalbin katılaşması, vicdanın kuruması, ahlakın tedavülden kalkmasıdır…

“Hayır! Bilakis onların işlemekte oldukları kötülükler yüzünden kalpleri paslandırılmıştır.”

(Mutaffifîn, 14)

Demek ki, kalp küflenince, kalpsiz bir dünyada kötülüklerin önüne geçmek mümkün olmuyor...

Misak unutulunca insan hakikate uzak düşüyor…

“Esma”yı hayatın merkezinden çıkarınca, “eşya”ya mahkûm oluyorsunuz...

Egemenlik arzusu, emanet bilincini katlediyor...

Kültürel çürüme kimlik kaybına, köksüzleşmeye neden oluyor…

Toplumsal çürüme, güven yitimine, aile, kardeşlik, komşuluk ve kolektif ruhun çürümesine neden oluyor…

Peki, bu çürümenin ilacı nedir?

Tevhid, takva, tevbe ve tezkiye... Bilinç ve direnç...

“Bir toplum kendinde olanı değiştirmedikçe Allah onları değiştirmez.” (Ra'd, 11)