Siyasetsiz İslam: bekçisiz bir bahçe

Bir bahçeyi düşünün… En nadide çiçeklerle bezenmiş, her köşesi hikmetle yoğrulmuş, rahmetle sulanmış bir bahçe. Fakat ne bir bahçıvanı var ne de onu koruyan bir bekçisi… Zamanla ne olur o bahçeye? Yabani otlar sarar her yanını, dikenler çiçeklerin önüne geçer, zararlı eller girer çıkar. Ve nihayetinde o bahçe, kendi haline terk edilmişliğin acı akıbetine mahkûm olur.

İşte siyasetsiz bırakılmış bir İslam da böyledir.

İslam sadece bireysel ibadetlerden ibaret değildir. O, hayatın tamamını kuşatan ilahi bir nizamdır. Adaletten ekonomiye, hukuktan toplumsal düzene kadar her alanı düzenleyen bir rehberdir. Kur’an-ı Kerim’de Rabbimiz şöyle buyurur:

“Biz peygamberlerimizi açık delillerle gönderdik ve insanların adaleti ayakta tutmaları için beraberlerinde kitabı ve mizanı indirdik.” (Hadid, 25)

Bu ayet, İslam’ın sadece kalplerde değil, toplumda da hâkim olması gerektiğini açıkça ortaya koyar. Adaletin ayakta tutulması, bir sistem, bir düzen, yani bir “siyaset” gerektirir. Çünkü siyaset, en basit anlamıyla toplumu yönetme ve yönlendirme sanatıdır. Eğer bu alan vahyin rehberliğinden uzaklaşırsa, yerini zulüm, haksızlık ve keyfîlik alır.

Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) de bu hakikati şöyle ifade eder:

“Sizden kim bir kötülük görürse eliyle düzeltsin; buna gücü yetmezse diliyle, buna da gücü yetmezse kalbiyle buğz etsin…” (Müslim, İman 78)

“Eliyle düzeltmek” ifadesi, sadece bireysel müdahaleyi değil, aynı zamanda otoriteyi, gücü ve yönetim mekanizmasını da kapsar. Bu da bize gösterir ki İslam, kötülüğe karşı sadece pasif bir duruş değil, aktif bir mücadele ister.

Bugün İslam’ı sadece vicdanlara hapsedenler, onu cami duvarları arasına sıkıştıranlar, aslında bu ilahi bahçeyi sahipsiz bırakmaktadır. Oysa İslam; sokakta, mahkemede, mecliste, pazarda, kısacası hayatın her alanında söz sahibi olmalıdır. Çünkü Allah’ın hükmü, sadece bireyin değil toplumun da kurtuluşudur.

Kur’an’da bir başka ayette şöyle buyrulur:

“Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.” (Maide, 45)

Bu ayet, İslam’ın siyasetle olan bağını en net şekilde ortaya koyar. Hükmetmek, yani yönetmek… Eğer bu alan ilahi ölçülerden koparsa, ortaya çıkan şey sadece bir boşluk değil, aynı zamanda bir zulüm düzenidir.

Siyaseti kirli görenler, çoğu zaman onu kirletenlerin varlığını gerekçe gösterir. Oysa su kirli diye susuz kalınmaz. Aksine su temizlenir. Siyaset de öyledir; terk edilmez, ıslah edilir. Çünkü orası terk edildiğinde, hak ehlinin değil, batılın hâkimiyet alanına dönüşür.

Unutulmamalıdır ki, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) sadece bir din tebliğcisi değil, aynı zamanda bir devlet başkanıydı. Medine’de kurduğu düzen, vahyin rehberliğinde şekillenen bir toplum modeliydi. Bu modelde ibadet de vardı, hukuk da; ahlak da vardı, siyaset de.

Sonuç olarak, İslam’ı siyasetten koparmak, onu hayattan koparmaktır. Bekçisiz bırakılan bir bahçe nasıl yok olmaya mahkûmsa, siyasetsiz bırakılan bir İslam da etkisizleşmeye, zayıflamaya ve nihayetinde yozlaşmaya mahkûmdur.

Öyleyse mesele şudur:

İslam’ı sadece yaşamak mı, yoksa yaşatmak mı istiyoruz?

Çünkü yaşatmak, sorumluluk ister…

Ve o sorumluluğun adı da çoğu zaman siyasettir.