Mizaçlar farklı, yaradılışlar farklı; huylar ve karakterler farklı... Eskiden hepsini bir arada tutardı yazın sıcağında kapıdan, pencereden gelen o nefes aldıran esinti.
Eskiden yazı da yaşardık kışı da... Kışın kirpiklerimiz, bıyıklarımız, hele bir de ellerimiz buz tutardı. Yazın yanardık, kavrulurduk; ama bir bardak çayla ve kana kana içtiğimiz suyla fıtri klima devreye girerdi. Terle ayarlanan vücut ısısıyla nefes rahatlar ve nimetleri bol yazın sahibine şükürler ederdik.
Şimdi klimalar bölücülük yapıyor: Soğuktan hoşlananlar bir tarafta, soğuktan nefret edenler diğer tarafta... Bir Temmuz gününde böbrek sancısı için hastaneye gitmiştim. Adeta derin dondurucuya girmiş gibi oldum. Bir de ne göreyim; çalışanlardan biri masanın altında dörtlü elektrik ocağının dördünü de açmış! İzmir gibi bir yerde, bir sağlık çalışanı içerideki soğuk yüzünden elektrik ocağı yakmak zorunda kalmış.
Genel olarak insanlarımızda ayar yok. Temmuz’da kış yaşayacaksak yaz neden geldi? Kışın soğuğunda soba zaruridir ama dışarıda 40 derece varken içeride klimaları 17 dereceye köklemek; adeta "Kurban olayım hastalık, sen neredesin? Çık gel!" demektir.
Kontrolsüz kullanılan klimalar karakterleri de bozdu. 40 derecelik sıcaktan sırılsıklam terle çıkıp birden 17 dereceye girmek, vücut kimyasını da ruh kimyasını da altüst ediyor. Nefis öyle istiyor; çünkü o, sağlıklı olan hiçbir şeyi istemez.
Bu ayarsız klimalar ve aynı havayı defalarca solutması fıtratları bozdu, kanaati bozdu. Oysa insanı ne ateşler bekliyor... Şimdiden bu sıcaklardan ders alıp şükretsek ve yazı "yaz" olarak yaşasak ne güzel olurdu. Yaz sıcağının en büyük özelliği gölgenin ve suyun kıymetini öğretmesidir. Ana-baba ve dost birer gölgedir; muhabbet ve şükür birer gölgedir. Kıymet bildirir, kıymet hatırlatır...
Soruyorum: Hz. Peygamberimiz hangi klimaların eşliğinde haccını yaptı, tavaf etti? Bedir ve Uhud harpleri o sıcakta hangi klimalarla yapıldı? Demek ki o sıcaklarda da yaşanabiliyormuş. Çünkü her şey doğal olunca insan uyum sağlıyor. Şimdi yazın klima delisi olanlara şunu söylemek lazım: Ya dünya gerçekten o döneme göre iki misli ısındı ki bu pek mümkün değil; ya da o dönemin derdi, hedefi başka olduğu için sıcaklar arka planda kalıyordu. Çünkü ortada büyük bir iman mücadelesi vardı.
Şimdi hedefi olmayanların ilk mevzusu sıcaklık oluyor: "Bunaldık, piştik, kökleyin klimaları!" Sanırsınız Yavuz Sultan Selim Mısır Seferine giderken sırt klimalarıyla gitmişti, değil mi?
Anlaşılan o ki; yine bir yaz, yaz olarak yaşanmayacak.
Son Söz: Bir de sıcaktan öte, her şeyi kaynar halde yiyip içenler vardır. Erzurum Atatürk Üniversitesi Araştırma Hastanesi Başhekimi, kıymetli dostum ve kardeşim Prof. Dr. Atilla Eroğlu hocamızla yaptığımız bir telefon sohbetinde; bu durumdaki hastalar için çok üzüldüğünü belirterek, bir göğüs cerrahı olarak sıcak tüketimin vücuda ne kadar büyük zararlar verdiğini anlatmıştı.
Evet, hayatın her alanında olduğu gibi burada da ölçüsüzlük çok zararlı. Temiz ve sağlıklı bir ömür sürmek için Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimizin hayat tarzını örnek almalı ve daima ölçülü olmalıyız. Çünkü bu hayat ve bu beden, parayla satın aldığımız bir mal değil; bize emanet edilmiş birer cevherdir. Emaneti, sahibine O’nun arzu ettiği şekilde, yani hürmetle ve koruyarak teslim etmemiz gerekir.
Bu vesileyle, Erzurum Atatürk Üniversitesi Araştırma Hastanesi Başhekimliği görevine atanan kıymetli kardeşim Prof. Dr. Atilla Eroğlu’nu tebrik ederim. Hastalarına kendi ailesinin bir ferdi gibi yaklaşan ve onlara şefkatle el uzatan böyle değerli insanların, oturdukları makamın hakkını fazlasıyla vereceklerine inanıyorum. Kendisini tekrar tebrik ediyor, muvaffakiyetler diliyorum.