Diktatörlüğün sosyolojideki karşılığı değiştide biz mi kaçırdık mevzuyu?
Mahalle bohçacısı ağızlarını bırakıp diktatörlüğün sözlükteki karşılığına bakmamız bile yeterli meseleyi doğru kavramak için. Vıdı vıdıyı bir süreliğine bir tarafa bırakıp sözlük açma zahmetinde bulunsak diktatörlüğün;"hukuki olarak Anayasalarda veya devlet içerisindeki diğer politik ya da sosyal faktörler tarafından sınırsız liderlik imkanları kazanan, otokraside mutlak üstünlüğü bulunan yöneticiler" olduğunu göreceğiz.
Şimdi, ideolojik kaygılarımızı, birikmiş ve bastırılmış nefretlerimizi bir kenara bırakıp Tayyip Erdoğan'ın bu tarifin ne yönüne düştüğünü anlamaya çalışalım. Her şeyden önce bazılarının çok beğendiği, hayranlık duyduğu eli silahlı bir general değil o, bir sivil. Politik hayatına mensubu olduğu partinin gençlik kolu başkanı olarak başlıyor, ilerleyen dönemlerde partisi kapatılıyor. Yeni kurulan partide İstanbul il başkanlığı, ardındından aynı partiden İstanbul Belediye başkanlığı yapıyor. Belediye başkanlığından önce 2 ayrı seçime girip kaybediyor. Belediye başkanlığı döneminde okuduğu bir şiir yüzünden 10 ay hapse mahkum oluyor, seçimle geldiği belediye başkanlığı elinden alınıyor, postalcı medyanın amiral gemisinde "artık muhtar bile olamaz" diye manşet atılıyor. Artık muhtar bile olamaz denen adam "siyasetle bu iş olmuyor silahlı mücadeleye başlayalım" demiyor, hapisten çıktıktan sonra yeni bir siyasi partinin kurucuları arasında yer alıyor ve parti genel başkanlığına seçiliyor. O günden bu yana tam 9 seçim kazanarak bu güne geliyor. Başbakanlığa seçildiği günden bu yana postalcı basında diktörlükle suçlanan Erdoğan, garip bir şekilde, hükümet olan partisinin kapatılması tehlikesiyle karşılaşıyor. Zamanın Cumhuriyet başsavcısı "yüzde 70 oy da alsanız fayda etmez, bu ülkenin sahipleri biziz" diyor. Bürokrat sınıfı, hükümeti kuran bir partiyi kapatma hazırlıkları yaparken bile postalcılar Erdoğan'ı diktörlükle suçlamak pişkinliğinde bulundular. Bu diktatör ve seçimle iş başına gelmiş partisi tam 12 sene boyunca özgürlükler konusunda adım üstüne adım attılar. Kürt kimliğinin ve Kürt dilinin üstündeki 80 yıllık baskıyı kaldırdılar. Televizyon kanallarında bir zamanların en tehlikeli kelimesi "Kürdistan" bile o kadar konuşulur oldu ki artık kimsenin ilgisini çekmez oldu. "Kürtçe diye bir dil varmı?" dan "Kürtçe'yi nasıl daha çok geliştirip toplumda kullanılmasının yaygınlaştırılması sağlanabilir?" tartışmalarına evrildik. Üstelik bu tartışma devletin memurları tarafından yapılıyor. Diktatör diye suçlanan adam, Dersim katliamı için devlet adına Alevilerden özür diliyor. ( o katliamı CHP yapmıştı, özrü dilemesi gereken onlardı ama, diktatöre kaldı o da ). Binlerce Cemevinin açılması, Dersim meydanına Seyit Rıza'nın heykelinin dikilmesi, gariptir, bu diktatörün döneminde oldu. Bu diktatör öyle bir diktatör ki, 80 yıl boyunca ilerici, aydınlanmacı, pozitif bilimci, pırıl pırıl parlayan sevgili yöneticilerimiz tarafından kapatılan kiliseleri, sinegogları ve azınlık okullarını tekrar açıyor, yetmezmiş gibi Hiristiyan vatandaşlara yönelik televizyon kanalını yayına başlatıyor. ( oysa ilerici, aydınlanmacı, pozitif bilimciler –bunlar çok iyi rakı da içerler ha!- döneminde sokak ortasında papazlar bıçaklanıyordu.)
Şimdi bazı köşe yazarları ( Ahmet, Mehmet Altan kardeşler, Murat Belge, Cengiz Çandar, Hasan Cemal vs. ) "Erdoğan başta iyiydi fakat hükümet süresi uzadıkça diktörlüklüğe meyil etti" söylemini çokça dile getiriyorlar. Alla alla! devletin kurumlarından bazıları lağvedildi de biz mi duymadık?
Anayasa mahkemesi taş gibi ayakta. Anayasa mahkemesi başkanlarının, Cumhuriyet savcılarının Erdoğan'a kafa tutmaları daha dünkü olay. Tek parti dönemine falan geçildiğide yok. Hani, valinin hem belediye başkanı hamde CHP il başkanı olduğu tek parti dönemi. CHP'li dostlarımız iyi hatırlar o günleri. Aralarında o günleri özleyenler de yok değil hani. Maşallah yüz tane siyasi partimiz var, oy pusulası uzadıkça uzuyor. Hangisine sorsanız önümüzdeki seçimde tek başlarına iktidarlar. Şu Tayyip hayırlısı ile bi ölseydi yada kafayı yiyip akıl hastanesine bi yatırılsaydı Pensilvanya'daki mehdi hocaefendi bile gelip parti kuracak ve ilk seçimde iktidar olacaktı...
Öyle bir diktatörlük düşününüz ki 12 Eylül darbesi hediyesi olarak bize bırakılmış Mimarlar Odasıyla bile baş edemiyor. Adamlar emir buyurmuşlar; "yeni cumhurbaşkanlığı binası mühürlensin Tayyip Erdoğan'da çekip gitsin". Açıklamayı duyunca ister istemez Cumhurbaşkanı'nın tepkisini merak ettim. Bir haftadır çıt yok. Büyük ihtimalle "Allahınızdan bulun" falan demiştir.
Aramızda kalsın, bu olay Kuzey Kore'de olsaydı Kim Jong Mimarlar Odasına bir manga asker gönderip odayı benzin döküp yaktırır, o beyanatı verenleride parçalatıp köpeklerine yedirirdi. Yapmadığı iş mi sanki?
Bazıları CHP'yi sol parti zannediyor.
Bu bazıları arasında Murat Belge, Cengiz Çandar gibi yazarlar dahi var... Sayın Belge'nin gerekçesi hazır; çünkü CHP kendini sol parti olarak tanımlıyormuş.. Beyfendi aynı zamanda 9 seçim kazanmış siyasi parti liderine diktatör demesiyle de ünlüdür.
Yıl 1936, tek parti dönemi. Tek parti olarak bahsedilen CHP elbet. CHP genel başkanı aynı zamanda başvekil İsmet İnönü, CHP ve devlette Mustafa Kemal Atatürk'ten ve kendisinden sonra en güçlü isim olarak kabul edilen Recep Peker'i "Faşizmi" incelemek üzere italya'ya gönderir. Recep Peker İtalya dönüşünde Faşizmi öve öve bitiremeyen bir rapor hazırlar ve meclisin üzerinde "Faşist Konsey" kurulmasını teklif eder. Başvekil İsmet İnönü raporu beğenir ve imzalar. Neyseki rapor Atatürk'ün masasından döner. Tek adam olan ( diktatörlük böyle olur ) Atatürk kendi üzerinde olacak bir Faşist Konseyi kabul etmez, üstelik "başvekil hazretleri anlaşılan yorgunluktan, önüne gelen raporları okumadan imzalıyor" diye İsmet İnönü'yü fırçalar. İnönü geri adım atar fakat postasınıda koyar "Koskoca memleket rakı sofrasından mı idare edilecek?".... Neden söyler bu sözü? Çünkü gerçektende tek adam Mustafa Kemal Atatürk, ülkeyi servetine çöktükleri bir Ermeni vatandaşımızın köşkünde ( Çankaya Köşk'ü) kurduğu rakı sofrasından yönetiyordu. Şimdi utanmadan "Erdoğan yeni başkanlık binasını yıksın, -ülkeden kaçırttıkları Ermeni vatandaşın- köşkü'ne geri dönsün" diye yaygara koparıyorlar. Benim tanıdığım Erdoğan, Çankaya Köşkü'nü gerçek sahibi olan Ermeni vatandaşa geri verir, yinede oraya geri dönüp üçüncü dünya ülkesi yöneticiliğine devam demez. Biri şampiyonlar ligi, diğeri üçüncü amatör küme....
Tek parti CHP.... Ülkeyi fiili bir Faşizm ile yöneten fakat bir de "adını koymak" istiyen sol! liderimiz İsmet İnönü ve dönemin kudretlisi Recep Peker... Ve bu adamların torunları, Mimarlar Odasına bile söz geçiremeyen, tek suçu seçimden durmadan galip çıkan adama diktatör diyorlar ve bizden de bunu yutmamızı bekliyorlar. Valla, illallah ettik sizden, yutmaya hazırız da, zoka o kadar büyük ki yenilecek yutulacak tarafı yok.
Söylenmese eksik kalırdı
"Pêşî wê te wek ne heye bihesibînin, dû re wê bi te bikenin, di pey de wê bela xwe bi te bidin û dawîyadawî tê bi ser kevî."
"Önce seni yok sayarlar, sonra sana gülerler, ardından uğraşırlar seninle ve sonunda sen kazanırsın." - Mahatma Gandhi-