Pazar sabahının telaşsız, kendi içine dönük sükûnetindeyiz. Belki elinizde sıcak bir çay bardağı, pencereden dışarı bakıyor ve sokağın bildik, yorgun ama aşina dinginliğini dinlemek istiyorsunuz. Ancak bu ıssızlık, ilkin ufuk çizgisini kemiren ağır ve soğuk hafriyat uğultusuyla bölünüyor. Ardından sokağın başından otomobiller geçiyor. Bir yanda hayat pahalılığından ve geçim derdinden yakınılan tükenmez sohbetler; diğer yanda tek başına binilen buz gibi çelik yığınlarının içinde, bir saniyeye bile tahammül edemeden kornaya abanan eller... Bu tahammülsüz ses, sabahın serinliğini bıçak gibi kesiyor.
Sırf otopark ücreti ödememek için kaldırımları ve sokakları pervasızca gasp eden tüccar kılıklılar, daracık yollara fütursuzca bırakılan resmi belediye araçları ve ardı arkası kesilmeyen servis minibüsleri yüzünden yolda yürümek dahi imkânsız hale geliyor. İki adım ötedeki markete giderken bile karşıdan karşıya geçemediğimiz, mesnetsiz ve manasız bir curcunanın ortasında kalıyoruz. Ağaçsız bırakılmış, her köşesi hukuksuz ve samimiyetsiz bir beton yığınına çevrilmiş bu sokaklarda artık sadece kulakları sağır eden bir uğultu var. Kumruların ağırbaşlı sükûneti sevdiğini hiç bilmeyen, incelikten fersah fersah uzaklaşmış telaşlı adımlar geçiyor kapınızın önünden; yıllardır pervazlarımızda beslediğimiz vefalı kuşlar bile artık penceremize uğramıyor. Mahallenizin ahşap pervazlı evleri, içerisinden kırık dökük bir hicazkâr taksimin sızdığı asırlık pencereler birer birer eksilirken, içinizde tarifi zor, ağır bir boşluk büyüyor.
Emin olun, yalnız değilsiniz. Bu hissettiğiniz, sadece eskiyle yeninin sıradan bir yer değiştirmesi veya basit bir altyapı sorunu değil. Evrensel siyasetin ve düşünce dünyamızın ortak hafızasında, bu derin çelişkinin son derece sarsıcı bir adı vardır: Potemkin Köyü.
Tarihin ağırbaşlı sayfalarından bugüne süzülen bu mefhum; arkasındaki çürümüşlüğü, kültürel erozyonu ve yıkımı gizlemek için sokağın tam önüne kurulan gösterişli, yaldızlı ama içi tamamen boş sahneleri tanımlar. Kötürüm bir hakikati, göz alıcı bir şatafatla örtme sanatıdır. Asıl gerçeği saklamak için inşa edilen sahte panolardır. Oysa bugün ekonomik göstergelerimiz veya vaatlerimiz hızla büyürken; sokağın hakikati, bu panoların arkasında sessizce can veriyor.
Hafta sonu, uzak bir sahil şehrinin şanlı ve tarihi meydanlarında kurulan görkemli kürsülerden "milletin iradesine sahip çıkılacağı" üzerine en yüksek perdeden nutuklar atılıyor. Hak, adalet ve geleceğin inşası yaldızlı sahnelerden gökyüzüne savruluyor. Oysa savrulan kelimeler rüzgârla uçup yüzlerce kilometre öteden yedi tepeli bu şehre, İstanbul'a ulaşamadan hükmünü yitiriyor. Çünkü iradenin asıl sahibi olan sokağın hafızası, tam da bu şehrin kalbinde, gözlerimizin önünde sessizce gasp ediliyor.
Yıllardır "dünya çapında bir kültür vahası olacak" beyanatlarıyla ümitle beklediğimiz, çocukluğumuzun neşesini ve geçmişin gölgesini saklayan Fatih Arkeoloji Parkı, bugün aşılmaz demir paravanların ardında uzayıp giden bir şantiye sessizliğine gömülmüş durumda. Kapıları halka tamamen kapalı. Yıllardır tadilatı bir türlü nihayete ermeyen, içinde tek bir kültürel faaliyetin dahi nefes almadığı bu alan, kusursuz bir "Potemkin Köyü" illüzyonunun ta kendisidir. Vitrine konulan büyük kültürel kalkınma sözleri, soğuk paravanların ardındaki tamamlanamayan yıkımın ve terkedilmişliğin içinde sessizce eriyip gidiyor.
Şimdi o soğuk paravanların hemen dibinde, ellerinde ağır pazar poşetleriyle, araçların işgal ettiği daracık bir kaldırımda birbirlerine tutunarak yürümeye çalışan yaşlı bir karı kocanın çaresiz adımlarına çevirin başınızı. Yüzlerine vuran çiğ egzoz dumanının o genzi yakan kokusunu, yanlarından sıyırıp geçen tekerleklerin asfaltı döverken çıkardığı o tahammülsüz sesi duyun. Sokağın asıl sahipleri, kendi mahallelerinde birer sığıntıya dönüşmüşken; İstanbul sokaklarındaki bu kültürel ve fiziksel kıyımı durduramayan, menfi değişikliklere göz yuman ve şehre nefes aldırmaktan aciz bir yerel yönetim muazzam bütçelerle ne işe yarar? Eğer sokağın hakkı sokağa verilmiyorsa, kaldırımları işgal edenlere göz yumuluyorsa, konuşulan ve yapılan her şey koca bir laf-ı güzaftır. Bu hasar, öyle ayaküstü yapılan on dakikalık gezilerle, anlık gözlemlerle veya günübirlik reçetelerle çözülecek bir mesele değildir. Bir şehre hizmet etmenin çok değişmez bir kuralı vardır: Ya eskiden tıkır tıkır çalışan nizamı koruyacak ve bozmayacaksınız ya da yeni bir şey inşa ediyorsanız, "Bakın, daha süslüsünü yaptık" diyerek vatandaşın hayatını, yürüyüşünü ve hatırasını mahvetmeyeceksiniz.
Aradaki bu kapatılamaz uçurum, sokağın ruhunda onulmaz bir yara açar. Siyasetin ve sözün etki gücü, sahada üretilen somut gerçekliğin, bu uğurda harcanan laf kalabalığına bölünmesiyle bulunur. Uzak meydanlardaki sahte gürültü ne kadar artarsa artsın, sokağın can damarları kesildiği, anılarımızın saklı olduğu parklar sonu gelmez tadilatların kurbanı olduğu ve kumruların sükûneti kaçırıldığı sürece, sözün özgül ağırlığı sıfıra doğru hızla erir.
İşte tam bu uçurumun kıyısında, sarsılmaz ve ağırbaşlı bir mefhum devreye girmelidir: Devlet terbiyesi.
Devlet terbiyesi, sadece sınırları korumak veya kürsülerde kalabalıkları coşturmak değildir. O terbiye; sınırların içindeki hatırayı, Osmanlı arşivlerinde tozlanmış bir vakfiyenin sokağa emanet ettiği hüznü ve insanın Fatih Arkeoloji Parkı'ndaki çocukluğuna olan aidiyetini hürmetle yaşatmaktır. Söz ağızdan çıktığında onu bir namus bilip eyleme dönüştürme vakarını göstermektir. Rant ile hatıra arasındaki amansız çarpışmada, devlet terbiyesi ve toplum sağduyusu masaya yumruğunu vurmazsa, geriye kültürü olmayan, kendi kornasının tahammülsüz sesinde boğulan ruhsuz yığınlar kalır.
Tarih bize şaşmaz bir kanun sunar: İnsanı kendi köklerinden koparan şey bilgi eksikliği değil, doymak bilmeyen güç, hız ve gösteriş arzusudur. Kibrine yenilenler, hakikati en berrak şekliyle görseler bile kendi hırslarının altında ezilirler. İnanmadığı halde inancını kullanıp onu utandıranlara karşı, kendi aleyhine dahi olsa hakperestliğin önünde eğilebilme kudreti gösteren vakur ruhlar ise zamanın eleğinden geçerek yarına kalır.
Haber bültenlerinin dur durak bilmeyen akışında küresel krizler köpürtülüyor; "Amerika ve İsrail birleşmiş, İran’a saldırıyormuş" naralarıyla büyük savaş tamtamları çalınıyor. İyi de, kendi mahallemizde sokağın karşısına geçmekten aciz bırakılmışken, mahvedilen kaldırımlarda iki adım yürüyemez hale gelmişken, bu devasa jeopolitik gürültünün sokağın sızısına ne faydası var? "Daha ne kadar kötü olabilir ki" diye iç geçirdiğimiz her sabah, daracık sokaklarda çok daha manasız ve boğucu bir curcunayla karşılaşıyoruz. Siyasetin ve bürokrasinin hantal çarkları; yanlış politikalarını, rant heveslerini ve kaba gürültülerini, asırlardır kendi ritminde nefes alan bu yaşam alanlarından fersah fersah uzak tutmalıdır.
Durup dinlemek gerekir. Pazar sabahının bu sessizliğinde, hızın ve gösterişin sağır edici uğultusunu zihninizde bir anlığına susturun. Kapatılan kadim parkta yankılanan eski çocuk seslerini, devrilen ağaçların kokusunu, saçağa konan kumrunun telaşsız sükûnetini yeniden hatırlayın. Eyleme dönüşmeyen her ulvi kelimenin, inancını utandıran her adımın, kornaya basan tahammülsüz elin ve sürüp giden soğuk şantiye sessizliğinin aslında kendi yurdumuza atılan sinsi bir zehir olduğunu idrak edin. Kültür ve aidiyet, içi boş sahnelerde bağırılarak inşa edilmez; sessiz, ağırbaşlı ve köklü bir eylemle sokağın kalbine nakşedilir.
Sözün gölge boyu yoktur; koyu ve serinkanlı gölgeyi yere düşüren, sadece eylemin ta kendisidir. Şehrin bütün yorucu kargaşasına sırtınızı dönüp, bugün pencereden sokağınıza bir kez daha, ama bu kez sahte panoların arkasındaki derin aidiyetle bakmaya ne dersiniz?