Yeryüzünün damarlarında ağır ağır akan hakikat, bugün dillerden dökülen kelime yığınlarının altında nefessiz kalıyor. Kelimeler artık birer pusula değil; yönünü kaybetmiş kalabalıkların üzerine yağan birer kül sağanağı. Sınır boylarında, uluslararası salonlarda kopan o büyük yaygara, aslında bir kudretin gövde gösterisi değil. Tam aksine, toprağa basamayan, kök tutamayan bir zayıflığın havaya savrulan feryadı.
Göz bebeğinin hemen önündeki ucuz alkışı cam gibi net görüp, ufkun ötesinde kopan o ağır fırtınaya tamamen körleşme halidir bu. Bir milletin, bir diplomatın veya bir karar merciinin, yakındaki geçici heveslere odaklanıp asıl hedefi, o derin varlık haritasını zihninde flulaştırmasıdır. Eskilerin ferasetiyle isimlendirdiği, siyasetin kendine özgü dilinde usulca dile getirilen bu ufuksuzluğun, yakını görüp uzağı yitiren bu amansız göz yanılmasının bir adı var: Stratejik Miyopi.
Uzağı, yarının kök salacağı o derin vadiyi görememe hastalığı. Sadece burnunun ucundaki kurtarışlara ve sığ sulara meftun olma çaresizliği.
Bu körlüğün yaşandığı salonlarda, imzalanan kağıtların üzerinden mürekkep değil, koyu bir çamur sızıyor halılara. Ülkelerin kaderini tayin ettiğini sanan o yaldızlı kalemlerin ucu, aslında koca bir coğrafyanın yutkunma sesini çiziyor. Kravatlı figürlerin ağzından dökülen her sahte barış sözcüğü, odaya paslı bir demir kokusu olarak çöküyor. Zaman, bu odalarda ileriye akmıyor; kendi kuyruğunu yiyen bir yılan gibi, geçmişin acılarını bugünün masalarına kusuyor. Eşya, insanın riyasından utanıp ağırlaşıyor.
Müşterek iradenin o sarsılmaz omurgası, rüzgâra karşı bağırarak değil, rüzgârın yönünü hesaplayıp yere sağlam basarak ayakta kalır. Siyasetin ve diplomasinin o değişmez terazisinde, çok konuşmak, tehditler savurup kelime israfını artırmak bir gücün değil, eylemsizliğin itirafıdır. Cümleler uzadıkça, sahadaki o sarsılmaz gerçekliğin etki gücü erir.
Peki, uzağı göremeyenlerin gürültüsü, yerini çıplak bir eyleme bıraktığında ne olur?
Şimdi projektörü o büyük salonlardan sahaya çevirelim. Hüküm vermeden, sadece olanı yan yana dizelim:
Küresel karar alıcıların mermer kaplı kürsüsünden şu bildiri yayımlandı: "Bölgedeki insanlık dramını sona erdirmek için tüm muhatapları derhal itidale davet ediyoruz, ateşkes esastır."
Sınırın sıfır noktasında konuşlu karargâh, tam o anlarda bölgeye sevk edilecek yeni mühimmat paketinin onay belgesini imzaladı.
İnsan hakları komisyonlarından dünyaya şu beyan okundu: "Kuşatma altındaki bölgelere insani yardım koridorunun açılması tartışmaya kapalı bir zorunluluktur."
Sahadaki harekât merkezi, yardım konvoylarının geçiş güzergâhına tonluk beton bloklar indirdi.
Bu kesif tezatın içinde Türkiye’nin durduğu yer, serinkanlılıkla inşa edilmiş, sarsılmaz bir ana kayadır. Günübirlik heveslerin peşinde koşmadan, bin yıllık o asil duruşun sınırlarını ihlal etmeden atılan her adım, uzun vadeli bir dengenin harcıdır. Çünkü tarihin o serinkanlı hafızası, rüzgârın anlık şiddetine veya burnunun ucundaki manzaraya değil, dağın köklerine ve ufkun ötesine güvenir. Toplumun vicdanını kanatmadan, hakikatin namusunu koruyarak ilerlemek, bu bulanık sularda yegâne rotadır.
Gerçek kudret, herkesin avazı çıktığı kadar bağırdığı bir hengamede, tek bir somut hamleyle o gürültüyü bıçak gibi kesebilmektir. Zira tarih, ihtişamlı kürsülerde dökülen terleri değil, sahada atılan o kararlı ve derin düğümleri yazar.
Söz uçar, kül dağılır; coğrafya sadece toprağa basanların ayak izini saklar.