İran protestoları, ülke içindeki silahlı muhalif yapıların önünde kritik bir ikilem oluşturdu. Sokak hareketleri, örgütlere hem görünürlük hem de kitlesel seferberlik fırsatı sunsa da, rejimin sert güvenlik müdahaleleriyle tetiklenecek ağır kayıplar riskini de beraberinde getiriyor. Geçmişteki benzer dalgalarda (özellikle 2022 Maşa Emini hareketi) yaşanan ağır bedeller, bu kez örgütlerin büyük ölçüde ihtiyatlı bir çizgi izlemesine yol açtı. Ortaya çıkan tablo, bu grupların retorik desteği ile sahadaki fiili eylem kapasitesi arasındaki belirgin uçurumu gözler önüne seriyor.
Halkın Mücahitleri Örgütü (MEK), protesto sürecinde en belirgin aktiflik gösteren grup oldu. Örgüt, "Ayaklanma Birimleri" (Kanunhaye Şureşi) adını verdiği hücre tipi yapılanmalarla İran'ın çeşitli kentlerinde güvenlik güçlerine ve devlet kurumlarına yönelik saldırılar gerçekleştirdi. Bu yaklaşım, MEK'in geleneksel militarist çizgisinin doğal bir uzantısı niteliğinde. Ancak bu strateji, protestoları hızla silahlı çatışmaya evriltme potansiyeli taşırken, sivil göstericilerle militanlar arasındaki ayrımı bulanıklaştırıyor. Sonuçta rejim, baskı operasyonlarını meşrulaştırmak için "dış destekli terör" söylemini daha kolay devreye sokabiliyor ve hareketin barışçıl niteliğini zedeleyerek geniş kitleleri yabancılaştırabiliyor.
Güneydoğu'daki Sistan-Beluçistan bölgesinde faaliyet gösteren Ceyşü’l-Adl (Adalet Ordusu) ise bambaşka bir yol izledi. Örgüt, protestolara yönelik net bir destek beyanından kaçınarak klasik "hedef odaklı" operasyon tarzını korudu. 7 Ocak 2026'da İranşehr'de üst düzey bir polis şefini hedef alan suikastı, protesto ortamının yarattığı kaosu kendi lehine kullanan bir fırsat olarak değerlendirdiği görülüyor. Bu eylem, örgütün uzun vadeli stratejisini bozmadan rejime darbe vurma amacını yansıtıyor – toplumsal hareketleri doğrudan sahiplenmek yerine, rejimin dikkatini dağıtan noktasal vuruşlara odaklanıyor.
Ceyşü’l-Adl ile bağlantılı olduğu öne sürülen Halk Savaşçıları Cephesi gibi oluşumlar ise sosyal medyada protestolara destek mesajları yayınladı. Ancak bu grubun gerçek bir örgütsel altyapıdan yoksun, büyük ölçüde dijital varlık gösteren ve dış aktörlerce manipüle edildiği düşünülen "gölge" bir yapı olması, siyasi ağırlığını sıfıra indiriyor. Bu tür gelişmeler, rejimin bölgede güvenlik önlemlerini artırmasına ve Selman ile Sarallah gibi ana komutanlıkların yoğun hareketliliğine neden oldu.
Ayrılıkçı Kürt kökenli silahlı örgütler (İKDP, PJAK, Komala, PAK) ise söylem düzeyinde güçlü bir destek sergilese de, pratikte temkinli bir tutum takındı. Bu gruplar, protestoları kayıtsız şartsız desteklediklerini ve göstericilerle tam dayanışma içinde olduklarını ilan ettiler; ancak sahada koordineli bir strateji veya doğrudan müdahale izlenmedi. Bu ihtiyatlı duruş, geçmişteki protesto dalgalarının ardından gelen yoğun baskı operasyonlarının travmatik hatırasından kaynaklanıyor – örgütler, kısa süreli sokak hareketlerinin ardından gelen uzun vadeli imha operasyonlarına karşı kendilerini korumayı tercih ediyor.
İKDP (İran Kürdistan Demokrat Partisi), tarihsel çizgisine uygun olarak protestolara destek verdi ve Avrupa ülkelerine çağrıda bulundu: Ekonomik ve siyasi yaptırımların arttırılması, baskı mekanizmalarının güçlendirilmesi. Bu yaklaşım, örgütün sürgündeki konumunu ve Batı başkentlerindeki lobicilik faaliyetlerini yansıtıyor – protestoları iç isyandan ziyade uluslararası diplomasi aracı olarak konumlandırıyor.
PJAK, "Jin, Jiyan, Azadi" sloganını yeniden ön plana çıkararak kadın merkezli toplumsal dönüşüm vurgusunu korudu. Protestoları salt siyasal bir tepki değil, köklü bir devrimci süreç olarak tanımlaması, örgütün ideolojik kimliğini ve PKK kökenli demokratik konfederalizm çizgisini netleştiriyor.
Komala, ABD'nin protestolara yönelik olumlu tutumunu memnuniyetle karşıladı. Bu tavır, örgütün Batılı güçlerle ilişki kurma arzusunu ve uluslararası meşruiyet arayışını gösteriyor – Marksist kökenli bir yapı için pragmatik bir dönüşüm sinyali.
PAK ise daha radikal bir pozisyon aldı: Tüm terörist Kürtçü gruplarının birlik çağrısı yaptı ve "Koruma Sorumluluğu" ilkesi çerçevesinde Batılı ülkelere İran'a müdahale çağrısında bulundu. Bu talep, uluslararası hukukun tartışmalı bir alanında dış müdahaleyi meşru gören yaklaşımı yansıtıyor. PAK'ın Luristan, İlam ve Kirmanşah'ta militanlarının sokak çatışmalarına katıldığı iddiası ise doğrulanmadı – muhtemelen rekabetçi propaganda amaçlı.
Tüm Kürt örgütleri, Kürt bölgelerinde genel grev çağrısı yaptı ve birliktelik vurgusu yaptı. Ancak bu çağrılar, kronik ideolojik ayrılıklar, liderlik rekabeti ve stratejik öncelik farklılıkları nedeniyle tarihsel olarak işlevsiz kaldı. Son dönemde kurulan "İran Kürt Partileri Diyalog Merkezi" de somut sonuç üretmedi – bu başarısızlık, Kürt muhalefetinin yapısal zayıflığını bir kez daha ortaya koydu.
Sonuç: İran'daki silahlı muhalefet için sokak protestoları çift yönlü bir bıçak gibi – hem rejimi sarsma potansiyeli taşıyor hem de ağır baskı dalgalarına kapı aralıyor. Bu ikilem, örgütleri sahada sınırlı ve temkinli tutarken, söylem düzeyinde farklılaşan stratejilere yöneltiyor. Rejim zayıfladıkça bu grupların rolü artabilir; ancak şu anki tablo, fırsatın risklerden ağır basmadığı bir dengeyi işaret ediyor. Gelecek haftalar, bu hassas terazinin hangi yöne kayacağını belirleyecek.