Not: Bu yazı geçen yıl kaleme alınmıştır. Dün Suriye’nin güncel durumuna dair bir yazı paylaşmıştım. Bu metinle birlikte bir yazı dizisine başlıyorum. Bundan sonra okuyacağınız yazılar, geçen yıl gerçekleştirdiğim Suriye ziyareti sonrası kaleme aldığım notlardan oluşmaktadır.
Cilvegözü Sınır Kapısı’ndan içeri adım attığım an, içimde tanımlayamadığım bir sızı belirdi. Yıllardır çok yakınına kadar gelip de içine giremediğim o topraklardaydım artık. Reyhanlı’da, Kızıltepe’de dostlar hep parmakla gösterirdi: "işte şurası Suriye" Acının, zulmün, kimliksizliğin ve ötekileştirmenin coğrafyası.
Şimdi o coğrafyanın içindeydim. Tarumar edilmiş şehirlerde, harabeye dönmüş sokaklarda, suskun bakışlarda kayboluyordum. İdlib, Hama, Humus, Halep ve Şam. Bir zamanlar medeniyetin kalbini taşıyan şehirler şimdi yorgun ve sessiz.
Kapıdan içeri adım atarken, "yeni bir süreç mi başlıyor, yoksa bu yaşananlar bir devrimin mi, bir ihanetin mi sonucu?" soruları zihnimi kurcalıyordu. Ama şehirlerin üstüne yalnızca toz değil, karabasan gibi çöken bir korku da vardı. Bu korku, insanın bedenini değil, ruhunu da susturuyordu. Şehirlerin üstüne yarım asırdır çöken karabulutun dağılması gibi, insanlarda da umut yeşermeye başlamıştı.
Filistinli mültecilerin kaldığı kamplara gittim. Yermük Kampı’na uğradım. Sedneya zindanlarından çıkan bir esirin anlattığı hayat hikâyesi hâlâ kulağımda çınlıyor. Her Yermük Kampı ziyaretimde bir Sedneya esirinin izini, hatırasını taşıyorum. Elbette bu yaşanmışlıklar kelimelere, kitaplara sığmaz. Ama ben az ve öz, vicdana sığdıracağım bu kahramanları.
Tozlu yolların içinden geçerek vardım oralara. Yol uzun, yorucuydu. Ama asıl yıpratıcı olan, sonunda gördüklerimdi.
Bu yolculukta ne kar tatili, ne paten kayan çocuklar, ne sahilde yürüyüş yapan insanlar. Bu hikâyede sadece acı vardı. Keder, kayıp, faili meçhuller, yurtsuzluk. Her şey yerli yerindeydi, ama insan, yerinden edilmişti.
M5 otobanında dalıp gidiyorum düşüncelere. Camın ardından geriye doğru akan manzarada yalnızca yıkıntılar değil, bir halkın hatıraları geçiyor. Yol boyunca terk edilmiş tanklar, patlamamış bombalar, harabe yapılar. Yarım kalmış bir hayatın sessiz tanıkları gibi. Yanımdaki Suriyeli kardeşlere soruyorum. "Burası neresi?"
Cevap kısa ve burkucu: “Abi… Ben de senin gibiyim. Uzun yıllardır ülkemi terk etmişim. Şam’ı hiç görmemişim. Çünkü oralara gitmek, zulme daha yakın olmak demekti." Bu sözler zihnime çivi gibi çakılıyor.
Bir başka kardeş heyecanla uzağı gösteriyor. "Abi, işte orası benim köyüm. Ama yerle bir edildi. Terk edildi."
Gözlerim o siluete takılıyor. Toz ve taş yığınlarının arasında bir evin hatırası mı var, yoksa bir çocuğun geçmişi mi, ayırt edemiyorum. Ama anlıyorum. Bu hikâye bana uzak değil. Çok tanıdık. Çok yakın. Boğazım düğümleniyor. Konuşamıyorum. Sessizce devam ediyoruz.
Tanıklarından, yaşayanlarından, bazen faillerinden dinledim. Her biri ayrı bir yangındı. Kimi gözleriyle anlatıyordu, kimi sesiyle. Kimi sustukça daha çok şey söylüyordu.
Bu yolculuk, bir ömrün vicdanına sığmaz belki. Ama bir satıra düşen hakikat, bir dünyanın yükünü taşıyabilir. Ben de gördüklerimi ve içimde birikenleri yazıya döküyorum. Belki bir not, belki bir çağrı, belki sadece insan kalabilme gayreti.
Şimdi, Turhal’da baharın ilk tomurcuklarını açtığı bir kiraz ağacının dibindeyim. Cırcır böceklerinin sesleri arasında notlarımı gözden geçiriyorum. Gecenin sabaha doğru evrildiği bu vakitte, kelimelerle içimde birikenleri tartmaya çalışıyorum.
Baharla yeniden dirilen tabiat, İslam coğrafyasına da bir dirilişi müjdeliyor sanki. Şehirlerin üstüne yarım asırdır çöken o karabulutun dağılması gibi, insanlarda da bir umut yeşeriyor.
Yazı dizime dört bölüm halinde devam etmeyi planlıyorum. Suriye’ye dair insan hikâyeleri, şehir gözlemleri ve toplumsal okumalar içeren bir seri olacak.
Biraz sonra yazımın ilk bölümünü tamamlayıp sabah namazından sonra uyuyacağım. Siz bu satırları okurken, belki de tarumar olmuş zihnimi yenilemek için uykuda olacağım.