Sednaya Cezaevi’nin önündeyiz. Yalnızca taş ve demir değil bu duvarlar. Aynı zamanda yılların sessizliğini, acısını ve karanlığını da taşıyor. Tam da o an. Bir çığlık düştü duvarların önüne. Hepimiz bir anda yönümüzü o sese döndük.
Yıllardır sesi duvarların ötesine ulaşmamış bir annenin yüreği artık susmuyordu. İlk kez, onlarca uluslararası basın mensubu, kameralarıyla o yöne doğru koştu. Kadın yıllardır bağırıyordu aslında. Ama şimdi dünya ilk kez duydu.
Yanımda Ammar kardeş vardı. Kadın hıçkırıklarla konuşuyor, elleriyle göğe, kalbine, toprak altına uzanıyor, sanki çocuklarına ulaşmaya çalışıyordu. Arapça konuşuyordu, ben anlamıyordum. Ama kalbim daralıyor, dizlerim çözülüyordu. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum ama bir müddet sonra yola düştük. "Annemiz ne anlattı?" diye sordum.
Ammar’ın sesi kısılmıştı, gözleri dolmuştu. Duydukları karşısında sadece başını eğdi ve “Subhanallah…” diyebildi. Sonra yavaşça, canhıraş bir gayretle tercüme etmeye başladı.
"Çocukları 2011’den beri kayıpmış…"
"Sednaya’da mı, diri mi, ölü mü bilmiyormuş…"
"Tüm hayatı cezaevi kapılarında geçmiş…"
"Cezaevi kapılarında insan değil, zebaniler karşılıyormuş onu…"
"Gitmediği yer, çalmadığı kapı kalmamış…"
"Cesetlerini bile verin, diyor… Gömeyim, başlarında ağlayayım, diyor…"
Her kelime beynime değil, doğrudan kalbime çevrilmişti. Çünkü o an anladım. Bazı acıların dili yoktur, sadece yankısı vardır. Sednaya’nın önünde yankılanan bu ağıt, bir annenin susmaya zorlanmış yıllarının çığlığıydı.
Kadın titreyen elleriyle çantasından bir kırmızı ip çıkardı. İpi göğe kaldırdı. Sesi öfke ile dua arasında sıkışmıştı. Sustu, sonra birden haykırdı.
"Bu ip… evlatlarımın boynuna geçirilen ip…
Ama asıl geçmesi gereken bu zulmün başıdır! Beşşar’a geçirilmeli bu ip!
Çocuklarımızı darağaçlarında astılar.
Bari cesetlerini verin! Gömeyim! Başlarında ağlayayım!
Onları son kez görüp yüreğimi soğutayım.
2011’den bu yana halâ hayatta oldukları ve bırakılacakları umuduyla yaşıyorum.
Ama bugün elimde yalnızca bu kırmızı ip var…"
Ben sustum. Ammar sustu.
Çocukların yeri zindanlar olmamalı. Anneler, evlatlarını cezaevi kapılarında değil, bir okul çıkışında, bir bayram sabahında, bir maç dönüşünde beklemeli. Çocukların yeri, annelerinin dizinin dibidir.
"Ve annem ağladığında, şehirlerin duvarları bile ağlar…" diyor, dizelerinde Nizar Kabbani
Ama o anne artık diz çökmüştü. Sadece evlatlarını değil, gökyüzünü de yitirmiş gibiydi. O an anladım ki. Bazı acılar dillere sığmaz. Bazı dualar kelimelerden değil, gözyaşlarından kurulur.
Zulüm bu kadar derinleştiğinde, insan yalnız kalır sanır. Ama ilahi adaletin sesi vardır, vakti gelince konuşur.
"Zalimler için hiçbir dost ve hiçbir yardımcı yoktur." (Bakara, 86)
Sednaya’nın önünde bir annenin yüreği konuştu o gün.
Dünya ilk kez duydu bu sesi.
Bu annenin sesi, yalnızca Sednaya’nın önünde yankılanmadı. O gün orada bulunan herkesin içine bir kor düştü. Çünkü bir annenin gözyaşı, bir milletin hafızasına kazınır. Ve bu hafıza, zamanı geldiğinde adaleti çağırır.
Bugün elimizde yalnızca bir kırmızı ip var belki. Ama bu ip, sadece bir annenin değil, bir ümmetin sabrını, direnişini ve duasını temsil ediyor. Çünkü biz biliriz ki.
"Hasbunallahu ve ni‘mel vekil."
(Allah bize yeter, O ne güzel vekildir.)
Bu zikir, annenin dudaklarından eksik olmamıştı. Umutsuzluğun içinde bir umuttu. Her kapı kapandığında, o zikir yeniden açılan bir göğe dönüşüyordu.
Evet, Esed artık çoktan yıkıldı. Vicdanlarda, kalplerde ve tarihin kayıtlarında çoktan mahkûm oldu. Çünkü.
Zulümle abad olunmaz.
Biz şimdi biliyoruz.
İpin bir ucunda zalim varsa, öbür ucunda adalet mutlaka vardır.
Bu ip, bir gün mutlaka zalimin boynuna dolanacaktır.