Gündemimizin önemli bir maddesini oluşturan "Suriyeliler Meselesi" pek çoğumuzun kafasını meşgul ediyor. Resmi rakamlar 3,4 milyon olduğunu söylese de ülkemizde bulunan (Afgan, Özbek, Kırgız vs. ile birlikte düşünülürse makul bir sayı) Suriyelilerin 5 milyonu aşkın olduğu konuşuluyor. Kafalarımızda soru işaretleri oluşturan husus ise evvela kendimize bile yetmeyen yaşam olanaklarımızı bu mülteci yahut muhacir(ben muhacir tabirini kullanmayı tercih ediyorum) grupla paylaşmak zorunda kalmamız. Esasen söz konusu asayiş ve nizam problemlerinin kaynağı da kökeninde bu "Ekmeğimize Ortak Olma" korkusunun yarattığı düşmanlık güdüsü diye düşünüyorum.
Memleketimiz kelimenin tam manasıyla bir göçmen ülkesidir. Bugünden geçmişe doğru Türkiyemize gelen göçlere hızlıca bir baktığımızda Bulgaristan göçmenleri, Afgan göçmenleri bizim kuşağın bizzat şahit olduğu göçlerdi. Yunanistan, Makedonya göçleri ise mübadele dönemi ve sonrasında vuku bulan göçlerdi ki babalarımız ve dedelerimizin anılarında hala canlıdır. Daha da eski Balkan, Kırım, Kafkas göçleri ise beraberlerinde getirdikleri kültürlerle ilk elden bildiğimiz göçlerdi.
Özellikle Jivkov'un zulüm ve baskılarıyla 1989 da Türkiyeye göç eden yüzbinlerce Türk asıllı Bulgar'ın yurda gelişini, onlar için inşa edilmiş konutlara yerleştirilmesini, her birinin kendi yetenekleri doğrultusunda ekonomik hayatın içine karışmalarını daha dünmüş gibi hatırlıyorum. O dönem Bulgaristan'dan gelen muhacirlerin istisnasız tamamı bir sanat sahibi insanlardı. Kimi elektrikçi, kimi tesisatçı, bazısı çiftçi, bir kısmı meslek erbabı vida sıkan, kablo çeken, kaynak yapan teknisyen, bir kısmı mühendis… Onların gelişiyle sanayimizin ara eleman sıkıntısı ortadan kalkmıştı. Bulgaristan da ise tam tersi onbinlerce zanaat sahibi tezgahını bırakıp hicret edince ülkeleri krize girmişti.
Gelelim bugüne ve Suriyelilere, eli iş tutanların kendilerine hemen bir tezgah kurup ekonomi çarkına dahil olduklarını Kilis'te, Urfa'da, Antep'te, Mersinde bizzat gözlemek mümkün. Dilimiz farklı olsa da damak tadımız aynı, yüzyıllardır aynı yemekleri yiyoruz. Kendi şahsi tecrübemle şunu rahatlıkla iddia edebilirim, usta bir aşçının lokantası asla boş kalmaz. Bunun canlı kanıtı bu saydığım illerdeki Suriyeli lokantalarıdır.
Bir diğer önemli hatta hayati gelişme göçmenlerin özellikle imalat sanayimizin ihtiyacı olan vasıfsız eleman ihtiyacını karşılamaları realitesidir. Kendisiyle konuştuğum Ankara Sitelerde ahşap malzeme ve dekorasyon işi yapan bir esnafa, "Siteler Suriyelilerle doldu" söylentisini sorduğumda beni oldukça şaşırtan şu cevabı verdi, "Beyefendi, Suriyeliler olmasaydı Siteler çökerdi". Bahsettiğim söylentiyi herkes bir memnuniyetsizlikle dile getirirken bu imalatçı esnafın göçmenlerden bir nimet olarak bahsetmesinin nedenini sorduğumda cevabı şöyleydi:
"Suriyeliler gelmeden önce ne çırak ne de kalfa bulabiliyorduk. Yetişmiş usta ise hak getire. Hiç kimse bu tozun talaşın içinde ahşap malzemeyi iki kat yukarı taşıyıp kesip, rendelemek, 8-10 saat ayakta çalışmak istemiyor. Herkesin derdi temiz elbiselerle masa başında çalışmak. Dükkanın camına astığımız "eleman aranıyor" ilanlarına başvuranlar yalnızca Suriyeliler. Hiçbir şey bilmeden tamamen vasıfsız olarak işe başlayan elemanlarımızdan şu anda tüm ahşap işlerini rahatlıkla yapabilecek yetiştirdiğimiz ustalarımız var."
Anlaşılan o ki sanayimizin ihtiyacı olan ara eleman teminini kendi imkanlarımızla karşılayamıyoruz. Fakat Suriyeliler bu boşluğu kapatma konusunda Hızır misali tam zamanında yetişen bir şans oluyor bizim için.