Türkiye İstatistik Kurumu 2016 yılı nüfus verilerini açıkladı. Ülkemizin nüfusu tam olarak 79.814.871 kişi. Çok ciddi bir artış olmamış, yıllık nüfus artış hızı bir önceki yıl binde 13,4 iken, 2016 da 13,5 olarak gerçekleşmiş. Ancak önem arz eden bir konu var ki, o da "göç meselesi". TÜİK verilerine göre Hakkari, Tunceli ve Şırnak başta olmak üzere önceki yıllara oranla ciddi göç veren iller var. En çok göç alan iller ise herkesin tahmin edebileceği gibi meşhur üçlü: İstanbul, Ankara, İzmir.
Bütün bu verilerle bağlantılı olmakla birlikte mutlaka çözmek zorunda olduğumuz, hayati önem taşıyan göç türü "dış göç" daha açık ifadesi ile Suriyeliler meselesidir. Kayıtlı ve kayıt dışı yaklaşık beş milyon Suriyeli göçmenin ülkemizde yaşadığı düşünülüyor. Aslında dilimiz alıştığından "göçmen" tabirini kullanıyoruz.Oysa bu insanların hukuki statüsünün "göçmen, mülteci, sığınmacı" tanımlamalarından hangisine uyduğu konusu bulanık.
Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin Cenevre Sözleşmesinde, mülteci kavramı, vatandaşı olduğu ülke dışında olan ve ırkı, dini, tabiiyeti, belirli bir sosyal gruba mensubiyeti veya siyasi düşüncesi nedeniyle zulme uğrayacağından haklı sebeplerle korktuğu için vatandaşı olduğu ülkeye dönemeyen veya dönmek istemeyen kişileri ifade etmektedir.
Göçmen ise, genellikle ekonomik veya içinde bulunduğu koşullardan memnun olmaması nedeniyle ülkesini gönüllü biçimde terk ederek başka ülkeye yasal veya yasal olmayan yollardan giren kimselerdir. Göçmenler ülkelerini terk edip bir başka ülkeye girerken bir takım resmi belgelere sahipken mülteciler bu belgelere sahip değildir.
Bir de "sığınmacı" kavramı vardır ki 1951 tarihli Cenevre sözleşmesinde belirtilen nedenlerle ülkelerini terk etmek durumunda kalanları tanımladığı halde henüz göç ettikleri ülkenin resmi makamları tarafından kendilerine mültecilik statüsü tanınmamış olan kimseleri ifade eder.
Şu halde, insanımız ülkemizde ikamet eden Suriyelileri edeben "Misafir" olarak adlandırsa da bu insanların devletimiz nezdindeki hukuki adı nedir? Bildiğimiz kadarıyla 1961 yılında kabul edilen 359 sayılı kanunla Türkiye, Cenevre sözleşmesini "coğrafi sınırlama şartı" koyarak kabul etmiştir. Yani sadece Avrupa Konseyi üyesi ülkelerden ve eski Sovyetler Birliği üyesi ülkelerden kaynaklı mültecilerin başvurusunu değerlendirmeye alıyor.
Konuyla ilgili bir diğer aciliyet arz eden sorun, göç meselesiyle ilgili kararları alıp, hukuki düzenlemeleri ve organizasyonları yapan merkezi yönetim yani hükümetler olsa da göç olgusunun esas yükünü omuzlayanlar yerel yönetimler yani belediyelerdir. Çünkü gelen kitlenin öncelikle yerleştikleri yerler şehir merkezleri ya da çevresidir. Bu ilave yük alt yapısı muayyen bir nüfusa göre düzenlenmiş şehirlerin yapısını bozmaktadır. 2015 yılında hazırlanmış "Suriyeli Sığınmacıların Türkiye'ye Etkileri" isimli raporda, kentlerdeki yoğunluklarına göre ülkemize gelen Suriyelilerin belediye bütçeleri üzerinde ek yüzde onluk maliyete sebep oldukları belirtiliyor. Belediyeler ve yerel yönetimler daha ziyade kendi tabi oldukları kanunlardan yetki alarak göçmenlere yönelik sosyal amaçlı yardımlar yürütüyorlar.
İlke olarak göçmen başvuruları merkezi yönetim düzeyinde incelenip değerlendirilmeli ancak şehre yerleştirilmeleri, iş imkanları sağlanması, şehre ve topluma uyumları yerel yönetim düzeyinde gerçekleştirilmelidir. Özellikle müzakere sürecinde iltica ve göç mevzuatı AB müktesebatına uygun hale getirilmeye çalışılmış, bu amaçla ulusal eylem planları ve strateji belgeleri gibi üst metinler oluşturulmuş ilgili kanun da çıkarılmıştır. Fakat göçten en çok etkilenen şehirler olmasına karşın hem yasal olarak hem de kurumsal düzeyde yerel yönetimlerin rol ve yetkilerinin muğlak ve sınırlı olduğu da bir vakıadır.