Suriye'nin önceliği savaş değil, istikrar

Ortadoğu, uzun yıllardır savaşların, vekâlet mücadelelerinin ve güç rekabetlerinin merkezinde yer almaktadır. Bu nedenle bölgede yaşanan her gelişme yalnızca ilgili ülkeleri değil, aynı zamanda uluslararası aktörleri de yakından ilgilendirmektedir. Son dönemde Suriye-Lübnan ilişkileri ve özellikle Lübnan Hizbullahı'nın geleceği üzerine yapılan tartışmalar da bu çerçevede değerlendirilmelidir.

Bazı çevrelerde, ABD'nin bölgedeki yeni stratejisinin Hizbullah'ın etkisini sınırlandırmak üzerine kurulduğu yönünde değerlendirmeler yapılmaktadır. Böyle bir senaryoda Suriye yönetiminin nasıl bir pozisyon alacağı ise önemli bir soru olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu noktada Ahmed Şara'nın tutumu belirleyici unsurlardan biri hâline gelmektedir. Çünkü Suriye'nin mevcut şartları, yeni bir çatışma sürecinden çok yeniden inşa ve toparlanma ihtiyacını ortaya koymaktadır.

Lübnan'a yönelik olası bir müdahale planında Ahmed Şara'nın önemli bir aktör olarak görüldüğü yönünde yorumlar yapılmaktadır. ABD Başkanı Donald Trump ve çevresindeki bazı isimlerin, Şara'nın iktidara yükselişinde Washington'un önemli bir rol oynadığını düşündükleri ileri sürülmektedir. Bu bakış açısına göre Şara, uluslararası kamuoyunda elde ettiği siyasi meşruiyetin belirli ölçüde ABD'nin desteği sayesinde güç kazandığı bir lider olarak değerlendirilmektedir. Ancak mesele yalnızca bu çerçevede ele alınamaz. Çünkü devletler, özellikle de uzun yıllar savaş yaşamış devletler, çoğu zaman dış aktörlerin beklentilerinden çok kendi ulusal çıkarları doğrultusunda hareket etmektedir.

Nitekim Şara'nın bir televizyon programında yaptığı açıklamalar da bu gerçeği ortaya koymaktadır. Şara, Suriye'nin yeni bir maceraya girmek istemediğini, ülkenin derin yaralarının bulunduğunu ve önceliklerinin bu yaraları sarmak olduğunu ifade etmiştir. Ayrıca geçmişte yaşanan sorunlarda Lübnan'ın da belirli ölçüde pay sahibi olduğunu belirtmesine rağmen, bugün komşu ülkelerle sağlıklı ilişkiler kurmayı hedeflediklerini vurgulamıştır.

Bu açıklamalar, Suriye yönetiminin stratejik önceliklerini anlamak açısından önemlidir. Çünkü Şam yönetimi bir yandan savaşın tahrip ettiği devlet kurumlarını yeniden ayağa kaldırmaya çalışırken, diğer yandan ekonomik kalkınmayı sağlayacak yatırım ortamını oluşturmak istemektedir. Uzun yıllar süren iç savaş, yalnızca şehirleri değil, aynı zamanda ekonomik altyapıyı, üretim kapasitesini ve toplumsal düzeni de büyük ölçüde yıpratmıştır. Bu nedenle Suriye'nin önündeki en önemli meselelerden biri, güven ve istikrar ortamını yeniden tesis etmektir.

Burada ekonomik boyut ayrıca dikkat çekmektedir. Bilindiği üzere Suriye'nin yeniden kalkınabilmesi için ciddi miktarda dış sermayeye ve uluslararası yatırımlara ihtiyaç bulunmaktadır. Bir ülkeye yatırım yapılabilmesi için ise öncelikle güvenlik ve öngörülebilirlik şartlarının sağlanması gerekir. Sürekli çatışma ihtimali bulunan bir coğrafya, yatırımcılar açısından cazip bir ortam oluşturmaz. Bu nedenle Şam yönetimi, yalnızca askerî nedenlerle değil, ekonomik gerekçelerle de yeni bir savaş ihtimalinden uzak durmak istemektedir.

Olası bir Lübnan veya Hizbullah krizinde doğrudan taraf olmak, Suriye açısından önemli riskler doğurabilir. Böyle bir gelişme, yıllardır sürdürülmeye çalışılan normalleşme çabalarını sekteye uğratabilir. Daha da önemlisi, ülkeye yönelmesi beklenen dış yatırımların ertelenmesine veya tamamen durmasına neden olabilir. Bu durum ise ekonomik toparlanmayı geciktireceği gibi, halkın yaşam koşullarını da olumsuz etkileyebilir.

Sonuç olarak Ahmed Şara'nın açıklamaları, Suriye'nin mevcut önceliğinin yeni çatışmalar değil, istikrar ve yeniden yapılanma olduğunu göstermektedir. Şam yönetimi bugün askerî maceralardan çok devlet kurumlarını güçlendirmeyi, ekonomiyi canlandırmayı ve uluslararası yatırımları ülkeye çekmeyi hedeflemektedir. Bu nedenle Suriye'nin yakın vadede bölgesel gerilimlerin merkezinde yer almak yerine, kendi iç yaralarını sarmaya odaklanması daha muhtemel görünmektedir. Bölgenin geleceğini belirleyecek olan da belki yeni savaşlar değil, savaşlardan yorgun düşmüş toplumların yeniden ayağa kalkma iradesi olacaktır.