İstiklal Caddesi...
Her gün milyonlarca ayak sesinin, korna gürültüsünün, dijital ekranların cızırtısının ve tükenmek bilmeyen bir "gulgule"nin (uğultulu kalabalık) aktığı o nehir. Bugün, o nehrin kıyısında, Taksim Camii’nin serinliğine sığındım. Dışarıda zamanın ruhunu kemiren o metalik acelecilik hüküm sürerken, içeride asırlardır uyuyan bir dev uyanıyordu.
Hemen şuracıkta, caddenin diğer ucunda asırlardır nöbet tutan Galata Mevlevihanesi’nden, o "Hâmûşân" (suskunlar) diyârından gelen esinti, Taksim’in gürültüsünü yaran manevi bir kalkan gibiydi. Bu, Osmanlı’nın o zarif "Selatin" geleneğinin, fiziksel olarak da caddenin bir ucundan diğer ucuna taşınmasıydı.
Öğle namazını müteakip kürsüye çıkan irfan elçileri, sadece bir vaaz vermediler; zamanın çarkını geriye değil, "derine" sardılar. Karşımızda, Nâyî Osman Dede’nin o muazzam bestesiyle icra edilen "Mi’râciye" vardı. Bu, basit bir nostalji veya anma töreni değil; şehrin hafızasında yer etmiş o "manevi frekans ayarı"nın yeniden yapılmasıydı.
"Süt, şarap ve su": Nasibini arayanlar için
Programın en can alıcı yeri, iradenin ve "nasib"in konuşulduğu o bölümdü. Elimdeki kâğıtta yer alan Sabâ Bahri’nde anlatıldığı gibi; Mirac’da Peygamberimize sunulan o "üç kâse" hadisesi...
Hz. Peygamber’in o üç seçenek (süt, şarap ve su) arasından sütü tercih etmesi, sadece bir içecek seçimi değil; bu ümmetin "fıtratını" tayin eden bir kader anıydı. Bugün Taksim’in o karmaşık "menü"sü önünde neyi seçeceğini şaşıran modern insan için ne büyük bir ders! Zehirli olanı değil, fıtrata uygun olanı seçmek... Nasibi olanın, süt gibi pak olana talip olması...
Yatay gürültüye inat dikey yükseliş
Ve sonra... Hüseynî Bahri okunurken, kâğıttaki şu mısralar camideki herkesin kalbine bir ok gibi saplandı:
"Çünki eflâke urûc itdi Resûl... (Minne's-salât) (Resûlullah, feleklere yükselip... Bizden salât olsun)
Âsümande buldu ervâha vüsûl... (Minne's-salât)" (Göklerde ruhlara vâsıl oldu... Bizden salât olsun)
Tam o an, Taksim Meydanı’nın o yatay kargaşasına inat, içeride dikey bir yükseliş vardı. Asri zamanların sıkışmışlığına karşı, bize 300 yıl öncesinden bir "acil çıkış kapısı" gösteriliyordu. Kapı dışarıda değil, sadrın (göğsün) içindeydi.
Devlet ve milletin "Âmin"de buluşması
Programın finali ise, sadece musiki değil, orada tecessüm eden (cisimleşen) "birlik" ruhuydu. Mi’râciye’nin son bölümü olan "Nişâbur Münâcaat" başladığında, dünyevi rütbeler eridi. Orada bulunan ve bu geleneğin yaşayan hafızası olan kıymetli hocalarımızın varlığı, geçmiş ile gelecek arasındaki o kopuk zinciri bir anda onardı.
Mevlithanların dualarına hep bir ağızdan "amin" denildikten sonra, Beşiktaş Emniyet Müdürlüğü nezdinde devlet ricalimizin vatandaşla omuz omuza saf tutması; protokolün soğuk yüzünü değil, devletin "Milletin duasında, Hocanın yanında" duran sıcak yüzünü gösteriyordu.
Bu tablo, kuru bir kalabalık değil; bir "cem olma" halidir. Bir toplumun harcı, çimentosu; atılan imzalardan çok, üniformalı ile cübbeli, genç ile yaşlı arasındaki o muhabbet anlarında karılır.
Önümüz Ramazan. Oruç sadece aç kalmak değildir; ruhu lüzumsuz kelamlardan ve görüntü kirliliğinden de arındırmaktır. Bugün Taksim’de şahit olduğumuz bu manzara, Ramazan sofrasına oturmadan önce ruhumuza sunulan bir "başlangıç şerbeti" gibiydi. Elimdeki o kâğıdın en altında yazdığı gibi:
"Dilde illet var ise virsün hayât..."
Taksim bugün şifasını buldu, nasibini aldı. Peki ya siz? Hâlâ dışarıdaki gürültüyü mü dinliyorsunuz?
Bizimkisi sadece bir şahitlikti; o manevi iklimi kelimelerin dar kalıbına sığdırma gayreti... Bu yolda sürç-i lisan eylediysek affola. Niyetimiz ve duamız odur ki; o semaya yükselen "amin"lerin bereketinden bu fakir kalem de bir hisse kapabilmiş olsun.