Tarifsiz Acıların Coğrafyası\u2026

0

Ne kadar üzgünüz değil mi, her cenahtan hüzün akar durur, kalp beyine hüzün pompalar durur, insani melekelerimiz ruhsal fonksiyonunu katiyen yitirmiş durumda. Kimse hayal kuramaz olmuş bu topraklarda, ne zaman bu acılar bitecek, anneler acı devrini ne zaman kapatacak, aşıklar maşukla ne zaman yurdumun ovalarında el ele kol kola dolaşacak, sis gibi yas perdesi salına dururken üzerimize, bu halsizlik ne an düzelecek…

Yetmiyor işte yetmiyor, gözyaşı gönül kahırlarını dindirmeye yetmiyor, kaç asırdır, bilmem kaç zamandır çiçekler çiçek olmanın farkına varamıyor ya da bilmem biz mi yitirdik duyu dengemizi… Gerçekten bu anlaşılabilir bir durum değildir. Katlanılabilir bir hal değildir. Ama katlanıyor kemikleşen gönül zarı bile. Nasıl da her şeye katlanabiliyor insan denen meçhul. İnsan neden sürekli diken büyütür durur…

Ağaçların korkunç çığlıklarla anlamsız yükseldiği hal bizim coğrafyamıza mı ait sadece. Gülüşler sadece bizim burada mı zorla dışa vurulan. Başka yerlere de karanlık çöküyor mu bu kadar erken… Bütün anneler bizim annelerimiz gibi gözleriyle bu kadar keskin ağlayabiliyor mu… Hüzün bir kaide mi… Acı bir kelime mi yoksa bir ebedi mevsim mi… Sahi yıldızların gökyüzünde dizilişini en son ne zaman izledik… Uyku kaçınılmaz bir durum mu yoksa ruh külleşmesin diye midir… Bu hali anlatamamak ayrı bir acı da, sizin de içinizde yıldızların savaşı var mıdır… Sizin de bağırsaklarınız mengene akvaryumunda mı… Siz hiç mıcır tanesi büyüklüğünde gözyaşı döken gördünüz mü… Neden insan kendi ruhuna bu kadar sağır ve neden bu kadar bitişiğiz ihanete…

Siz de ağlayın lütfen, tanımadığınız yaşamlara siz de ağlayın…

Cümleler inşa ededursun metinleri; kim bilir hangi anne üç yüz altmış derece gözyaşıyla örüyor tüm damarlarını… Neden kadınlar sevince benziyor ve neden sürekli acı yüklü bulutlar kadınlara komşu… Şu depremleri de anlayamıyorum, neden çocuğunun rızkını helalinden kazanma gayretinde olan babaların yüreklerinde artçı üstüne artçılar… Yaşlılar, yaşlılar her şeyi görüyor ve dağları bölük pörçük etmek isterken elindeki küflü tütünü ciğerlerine dolamaktan başka elinden bir şey gelmeyen…

Gökyüzünün bu kadar sararmış olması hayra alamet olamaz… Bizim coğrafyamız işte bizim coğrafyamız, başıboş, bize uzak, bize tuzak…

Kubbelerin altında gözyaşları biriktiriyoruz, yorgun başlar mı bedene yük, yük taşımaktan aciz, ahşaplaşan beden mi başa kaçak…

Coğrafyamın diliyle konuşuyorum, tir tir titreyen gönlümün hakikatiyle sayıklıyorum…

Gece soğuk, toprak kuru, kefen korkunç, nasıl bir coğrafyasın ki sen, dilimin sayıklamaya varmadığı şu üçlüye vatan olan…

Acıların nesnesi ve öznesi, barbarların yüklemi ve menfaat tümcesi, coğrafyam, coğrafyam, Afrika gibi bir nefeslik ve koyu, Ortadoğu gibi kırık ve onarılamaz…

Hele söyleyin…

Biri yanıtlayabilir mi, bence biz gerçek olamayız, bu yaşanılanlar nasıl da ölgün bir mod. Bir ayık çıksa da dürtse şu çıkmazı…

Ey coğrafyam!

Sen bir ideoloji değilsin ve petrolden ibaret değilsin…

Anne kadar kutsal, baba gibi mübareksin…