Büyük devlet olmak istiyorsanız evvela kamu düzenini tesis etmeniz şarttır.
Çünkü istikrar sağlandığı takdirde ekonomik ve sosyal hayat anlam kazanırdı.
Bir çarkın dişlileri gibi bir birini tamamlayan toplumlarda, o sebepledir ki büyüme hep yukarı yönde olmuştur.
Bu manada 2023,2053 ve 2071 gibi büyük idealler hedefleyen Ankara, önündeki engelleri tek tek kaldırmak zorundaydı, kaldırıyordu da.
Bunun adına ister Anayasa deyin ister ekonomi.
Ancak odaklanılması gereken asıl konu, tüm problemlerin temelinde yer alan "Terör" sorunuydu.
Bunu çok iyi bilen Sn. Erdoğan 2005 yılında ilk hamlesini yapmıştı.
Bu minvalde tarihi Diyarbakır Konuşması, on yılların kangrene dönüşen probleminin çözümüne yeni bir soluk getirecekti.
Tüm ezberleri bozan bu teori, 2009'a geldiğinde ise bir "Devlet Projesi" olarak ivme kazanıyordu.
Artık üçaşamalı yol haritası (silahlı unsurlarının ülkeyi terk etmesi, müzakere ve silah bırakma ) heyetler arası görüşmelerde bir takvime bağlanmıştı.
"Milli Birlik ve Kardeşlik Süreci", yıllarca belli mihrakların Devletimizi dizayn etmek için kullandığı zehire panzehir olacaktı.
Artık her türlü engellemeye rağmen geri dönülemez bir yola doğru girilmişti.
"Kürt sorunu" ardı ardına gelen reformlar neticesinde, Sn. Cumhurbaşkanımızıın da ifade ettiği üzere sorun olmaktan çıkmıştı.
Fakat ne var ki bazı güçler, mevcut durumundan pekte hoşnut değildi.
Neden hoşnut olsunlar dı ki?
Terörün bitmesiyle Türkiye, bölgesel güç olma yolunda büyük bir engeli aşmış olacaktı.
Bu ise büyük devletlerin vazgeçilmez emellerinin (petrol, gaz, enerji yolları) sonu anlamına geliyordu.
Tabi buna Irak ve Suriye'deki savaş da eklenince, terör örgütünün popülaritesi daha da artıyordu.
Ve düğmeye basıldı.
Birilerinin terör örgütüne pompaladığı özgüveni; 7 Haziran seçimleri öncesi ve sonrası yaşananlarda ve siyasi kanadının nefret dilinde görebiliyorduk.
Yani hem örgüt hem de avenesi, sürecin ruhuna uymayarak samimiyet testinden geçememişti.
Devamında bölge insanı baskı altına alınırken, güvenlik güçlerimiz de kahpece suikasta uğruyordu.
Hülasa, Devletimize kamu düzenini sağlama noktasında, silahlı unsurlara müdahaleden başka bir seçenek bırakmamışlardı.
Tamda bu dönemde mültecilere faşist uygulamalarla gündeme gelen bazı devletlerin, insan haklarından dem vurması enteresandı.
Her gün şehit haberleriyle sarsılırken, içimizdeki bir takım zevatın Devletimizi suçlaması ise bir o kadar manidardı.
Propaganda yapacağız diye, milletin gözünün içine baka baka yalan söylemekten hiç çekinmiyorlardı.
Oysa uluslararası ajanların kılavuzluğunu yaptığı örgüte sahip çıkanlar, kendilerini deşifre ettiklerini bilmiyordu.
Eh, ne diyelim!
Her şerde, bir hayır vardı.
Aslına bakarsanız, bizce bahsedilen süreç farklı üç aşamadan ibaretti.
İlk aşama, Devletinin "Ret, inkar ve asimilasyon" politikalarını kaldırarak bölgenin kalkınmasına öncülük etmesiydi.
Devletin uzattığı elin muhataplarınca karşılık bulması, yani "karşılıklı helalleşme" ikinci aşamaydı. Üçüncü aşama ise bu kesimin aidiyet duygusunu, "Ortak vatan" paradigmasıyla canlandırmaktı.
Bu bağlamda çizdiğimiz çerçevenin günümüzde olumlu etkilerini esasen görebiliyorduk.
Çünkü bölge halkının, terör örgütüne destek vermeyerek bütün oyunları bozması bir başarıydı.
Diyeceğim o ki; muhalefetin her fırsatta eleştirdiği "Kardeşlik Sürecini", bu yönüyle değerlendirmekte fayda vardı.
Şimdi ise bölgenin duyarlı kanaat önderlerine ve malum parti içerisinde varsa vicdan sahiplerine, tarih bir görev yüklüyordu.
Cesaret ve aidiyet duygusuyla başka bir iklime geçmek üzere, bu sorumluluk artık onların omuzlarındaydı.
Zira Devletin bütünlüğünü içselleştirmiş yeni bir siyasi oluşum için tarihi fırsat yitirilmiş değildi
Bilakis tam vaktiydi.
Şayet aksi bir tavır sergilendiği takdirde, tarihe hesap veremeyeceklerini de bilmeliydiler.
Bekleyip görelim
Bakalım her şeye rağmen yeni bir muhalefet oluşturabilecekler mi?
Fakat unutmayın!
Hangi tarafı seçerlerse seçsinler kazanan yine Türkiye olacaktır.
Birileri istese de istemese de
Vesselam