Dünyada olduğu gibi Ülkemiz de tam bir geçiş döneminde. Ekonomisinden siyasetine, sosyolojisinden yönetim sistemine kadar yenilenen bir misyon ve vizyon söz konusu. Doğal olarak gerçekleşen bu değişim de kolay olmuyor. Nihayetinde her yenilenme sürecinin, sancılı geçtiği gibi de bir realite var dünyada. Kaldı ki kişisel olarak en ufak bir alışkanlığımız değiştirdiğinde bile bu duyguyu tadabiliyoruz. Zahmet olmadan, rahmet te olmuyor kısacası. Yani hedefler doğru belirlendiğinde, çekilen sıkıntılarda güzelliklerle neticelenebiliyor.
Dünyanın kanunu bu, sonuçta her şeyin bir bedeli var. Gerçi bizler devlet ve millet olarak bu bedeli yıllardır ödüyoruz. Ne zaman başımızı kaldırsak, küresel figüranlardan yükselen bir cızırtı ve menşei dışarıda zorbalıklarla karşılaşıyoruz. En son Yunanistan Savunma Bakanının "Lozan'ı feshedeceksek, Sevr'e dönebiliriz" çıkışı da böyle bir parazit işte. Bunu ilk duyduğumda, hemen Yeşilçam'ın o meşhur Tosun Paşa filmi geldi aklıma. Hani "kızdırmayın küçük enişteyi" repliği olan var ya. Sizce de boyuna posuna bakmadan atarlanan ve sonunda da hep Seferoğlularından dayak yiyen küçük enişte tiplemesi, Yunan Bakan Kammenos'a benzemiyor mu Allah aşkına.
Bu süreçte, içimizden Yunan Bakana eşlik edenler de oldu tabi. Ötesi de düşünülemezdi. Çünkü en ufak bir meseleyi propaganda haline dönüştürecek maharetteydiler akıllarınca. Hatta öylesine bu göreve kendilerini adamışlar ki, Aladağ'daki elim yurt yangınını bile ideolojik temellere oturtabiliyorlardı. En hafif tabirle, bir aymazlık durumu… Yurdun dini bir vakfın idaresinde olması hasebiyle, "tüm tasavvufi yurtlar kapatılsın" kampanyası başlatmaları, aslında başka tabirleri hak ediyor da neyse… Toplumun kahir ekseni her şeyin farkında çok şükür.
Anlayacağınız karşımızda duruma göre şekillenen bir güruh vardı. Bunların nesebini ise en iyi bizler biliyorduk tarihi tecrübeyle. Yoksa İstiklal Savaşı verdiğimiz bir demde, çoluk çocuk her kesin döviz bozdurmasından ve tüm kurumlarının Türk Lirasına dönmesinden neden rahatsızlık duyulurdu ki? Bu olaya küresel çevrelerden beklenen tepkinin, milli şuurumuza yönelik istihza ile içimizden yükselmesi ise bir o kadar manidar. Zaten 15 Temmuzda tankın önüne yatmayan ve FETÖ'den tutuklananları meydanlarda alkışlatanlardan başka ne beklenirdi ki?
Mesela aynı kitlenin AB adına kamuoyunu adeta ateşe vermesi de tıpkı böyle bir şey. Dünyadaki değişim ve dönüşümü doğru okuyamayan bu çevrelerin, Devletimizin ne yaptığını anlayamamasını da çok görmemek lazım. O zaman söyleyelim; bu geçiş sürecinde Ankara'nın dış hamleleri, sadece AB veya Şangay Birliği arasında yapılacak bir tercih olarak algılamamalı. Çünkü Şangay Birliğini AB'ye alternatif olarak görmeyen Devletimizin, bu noktada tercihten ziyade menfaatleri adına bir çeşitlendirme yaptığı açıktır. Yani buna; yalnızca bir unsura bel bağlamak yerine, yerel para üzerinden ticaret yapacağımız alternatifleri geliştirmekte diyebiliriz. İlişkilerin çerçevesi bu doğrultuda belirlendiği takdirde, illa uluslararası bir kuruluşta bulunmamız da şart değildir.
Bu dönem Devletimizin en önemli girişimi, İslam Birliğinin etkinleştirilmesi olacaktır kanaatindeyim. Dönem başkanlığını yaptığımız toplantılarda; ortak istihbarat kurulması ve fakirlikle mücadeleye 10 milyar dolarlık bir fon ayrılması gibi kararlar, bu açıdan heyecan vericidir. Zira "İslam kimliği" altında ortak değerlerin öncelendiği bir dayanışma, zamanımızdaki çoğu yaraya merhem olacaktır kesinlikle. Bu büyük potansiyelin, prangalarından kurtulup "İslami Nato" seviyesine yükselmesi ise tüm dengeleri değiştirecektir.
Hülasa, Türkiye'nin ceddine yaraşır olarak soyunduğu bu tarihi vizyon, bir çok küresel operasyona maruz kalmasının esas sebebidir. Lakin devran daima böylece gitmeyecek ve bu kutlu yürüyüş elbet menzile varacaktır. O cihetle içimizdeki yabancıların, Putin'in de belirttiği üzere "tek kutuplu bir dünyanın artık hayal" olduğunu kavraması gerekiyor. Yoksa her an ayazda kalabilirler. Bizden söylemesi…
Vesselam…