Tarihin yönünü kimler belirleyecek?

Son yıllarda Orta Doğu’da yaşanan gelişmeler, modern uluslararası siyasetin en temel sorularından birini yeniden gündeme taşımaktadır: Askerî üstünlük, gerçekten kalıcı bir siyasal düzen kurabilir mi? Özellikle Trump’ın ikinci başkanlık döneminde hız kazanan Amerikan-İsrail saldırıları, bu soruya daha yakıcı biçimde cevap aramaya zorlamaktadır. İran’a yönelik geniş çaplı saldırılar, Gazze’de devam eden yıkım, Lübnan’daki kırılganlık ve Yemen’de derinleşen çatışmalar; bölgeyi yalnızca yeni bir güvenlik mimarisine değil, aynı zamanda uzun süreli bir istikrarsızlık sarmalına sürüklemektedir. Askerî amaç ile siyasal sonuç arasındaki mesafe giderek açılmaktadır.

Trump yönetiminin yaklaşımı büyük ölçüde “zorbalıkla düzen kurma” anlayışına dayanmaktadır. İran’a, Lübnan’a ve Filistin’e yönelik saldırılar bu stratejinin somut yansımalarıdır. ABD-İsrail ekseni, bölgeyi kendi stratejik öncelikleri doğrultusunda yeniden şekillendirmeye çalışmaktadır. Ancak tarihsel tecrübeler, askerî kapasitenin tek başına siyasal meşruiyet üretemediğini defalarca göstermiştir. Afganistan’dan Irak’a uzanan süreç, yıkılan devletlerin yerine istikrarlı siyasal bir düzen kurmamıştır.

Nitekim bugün İran, ağır ekonomik ve askerî kayıplara rağmen hâlâ ayakta kalabilmekte ve direnç gösterebilmektedir. Benzer şekilde Hamas, Hizbullah ve Husiler de ciddi darbeler almalarına rağmen tamamen tasfiye edilememiştir. Bu durum, asimetrik savaşların temel doğasını yeniden gözler önüne sermektedir: Amerika yüksek bir yıkım kapasitesine sahip olabilir; ancak bu savaşı meşru kılacak ahlaki ve siyasal gerekçelere sahip değildir.

Diğer yandan bölgedeki çatışmalar yalnızca askerî değil, aynı zamanda siyasi ve sosyolojik sonuçlar da üretmektedir. “İbrahim Anlaşmaları” ile bölgesel normalleşmenin sağlanacağı iddia edilmişti. Ancak işgal, kimlik, aidiyet ve tarihsel hafıza gibi temel sorunlar çözülmeden, diplomatik mutabakatların tek başına kalıcı bir barış üretmesi mümkün değildir. Bu nedenle söz konusu anlaşmalar, beklenen toplumsal meşruiyeti oluşturamamıştır.

Lübnan ve Yemen örnekleri de bu gerçeği açık biçimde göstermektedir. Hizbullah’ın zayıflatılması, Lübnan’da otomatik olarak güçlü bir devlet yapısı üretmemiş, aksine ülkenin iç dengelerini daha kırılgan hâle getirmiştir. Yemen’de Husilere yönelik yoğun saldırılar ise hareketi tamamen çökertmeye yetmemiştir. Daha da önemlisi, savaşın maliyeti yalnızca hedef alınan ülkelerle sınırlı kalmamıştır.

Körfez ülkeleri enerji altyapılarının kırılganlığını daha net biçimde görmüş, Hürmüz Boğazı çevresindeki kriz küresel ekonomiyi doğrudan etkileyen bir unsur hâline gelmiştir. Petrol piyasalarındaki dalgalanmalar ve enerji güvenliği tartışmaları, bölgesel çatışmaların küresel ekonomik sistemi de istikrarsızlaştırdığını göstermektedir.

Bugün gelinen noktada asıl mesele, “Ortadoğu”nun dış müdahalelerle nasıl “yeniden dizayn edileceği” değil, bölge halklarının kendi siyasal geleceklerini belirleme iradesinin kabul edilip edilmeyeceğidir. Zira dış müdahalelerle kurulan düzenler çoğu zaman kısa ömürlü olmuş, baskı yoluyla tesis edilen dengeler ise yeni çatışmaları beslemiştir. Güç kullanımı belirli hedefleri geçici olarak bastırabilir, ancak toplumsal hafızayı, kimlikleri ve siyasal talepleri ortadan kaldıramaz.

Belki şehirler yıkılabilir, limanlar vurulabilir, gökyüzü ateşle kaplanabilir. Ancak hiçbir bombardıman, bir halkın hafızasını tamamen susturamaz. Zira tarih göstermiştir ki, zorbalık kısa süreli korkular üretebilir, fakat kalıcı bir düzen kuramaz. “Ortadoğu” bugün yalnızca askerî bir hesaplaşmanın değil, aynı zamanda irade ile tahakküm arasındaki büyük mücadelenin merkezindedir. Gücün adaletin yerine geçtiği her düzen, er ya da geç kendi krizini üretir. Nihayetinde saldırganlar değil, acıyı hafızaya kazıyanlar tarihin yönünü belirleyecektir....