Öncelikle bir hakikati açıkça ifade etmek gerekir:
Bu mesele konuşulurken adalet elden bırakılmamalıdır.
Çünkü elbette Kur’an’ı ve sahih sünneti merkeze alan, insanları Allah’a kulluğa çağıran, ümmetin derdiyle dertlenen samimi tarikat ehli de vardır. Tarih boyunca nice Allah dostu; insanlara ihlası, takvayı, ahlakı, merhameti ve sünneti öğretmek için mücadele etmiştir.
Onlar insanları kendilerine değil Allah’a çağırdılar.
Şahsiyetlerini değil Kur’an’ı büyüttüler.
Makam peşinde değil ümmetin yaralarını sarmanın derdinde oldular.
Bugün de hâlâ ümmet için gözyaşı döken, gençleri bidatten korumaya çalışan, Kur’an ve sünnet çizgisinden ayrılmamaya gayret eden samimi insanlar vardır ve onları aynı kefeye koymak büyük bir haksızlık olur.
Çünkü İslam adalet dinidir.
Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adaletli olun; bu takvaya daha uygundur.”
(Maide 8)
Fakat bütün bunlar, ümmete zarar veren yanlış yapıların eleştirilmesine de engel değildir.
Bugün problem; tasavvufun özü değil, özünden koparılmış şeklidir.
Sorun; Allah’a çağıran samimi mürşidler değil, dini kendi otoritesini büyütmek için kullanan yapılardır.
Çünkü bir tarikat düşünün…
Mensuplarına ümmet bilinci vermiyor…
Küfrün İslam coğrafyası üzerindeki oyunlarını anlatmıyor…
Müslümanın derdiyle dertlenmeyi öğretmiyor…
Kur’an’ı anlamayı değil ezberlenmiş bağlılığı öne çıkarıyor…
Sahih sünnet yerine menkıbeleri merkeze koyuyor…
İnsanları Allah’a değil şahıslara bağımlı hâle getiriyor…
İşte burada ciddi bir kırılma başlıyor.
Çünkü insanları Allah’a ulaştırması gereken bir yapı, eğer insanlarla Kur’an arasına giriyorsa; orada bir problem vardır.
Gerçek tarikat, insanı Kur’an’a yaklaştırır.
Gerçek tarikat, sünnete bağlılığı artırır.
Gerçek tarikat, kula kulluğu değil Allah’a teslimiyeti öğretir.
Allah Resûlü (sav) şöyle buyurdu:
“Size iki şey bıraktım; onlara sımsıkı sarıldığınız sürece sapıtmazsınız: Allah’ın kitabı ve benim sünnetim.”
Ölçü budur.
Eğer bir yapı Kur’an’dan uzaklaştırıyorsa…
Sünnet yerine şahısları dokunulmaz hâle getiriyorsa…
Eleştiriye tahammül etmiyorsa…
Delil yerine bağlılığı kutsuyorsa…
O zaman insanlar haklı olarak şu soruyu sorar:
Bu yapı insanı Allah’a mı götürüyor, yoksa İslam’ın önüne mi geçiyor?
Çünkü İslam’da hiç kimse sorgulanamaz değildir. Masum olan yalnızca peygamberlerdir.
Bugün ümmetin en büyük ihtiyaçlarından biri “İslami şuur”dur.
Gençlerin sadece slogan değil bilinç kazanmasıdır.
Kur’an’ı anlayan, sünneti yaşayan, ümmetin acısını hisseden nesiller yetişmesidir.
Gazze yanarken susan…
Mazlumların çığlığına kulağını kapatan…
Küfrün kültürel ve siyasi operasyonlarını konuşmayan…
Ama kendi yapısının propagandasını gece gündüz sürdüren anlayışlar ümmete fayda değil zarar verir.
Çünkü Allah mümini sadece bireysel ibadetten sorumlu tutmuyor; ümmet bilinciyle hareket etmeyi de emrediyor:
“Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin dostlarıdır. İyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar.”
(Tevbe 71)
Bugün ise bazı çevreler insanlara hakkı söylemeyi değil sessiz kalmayı öğretiyor. Düşünmeyi değil itaat etmeyi telkin ediyor. Böyle olunca da ortaya şuursuz kalabalıklar çıkıyor.
Hâlbuki İslam’ın istediği insan tipi; akleden, araştıran, delil arayan, hakkı ayakta tutan mümindir.
Allah defalarca:
“Aklınızı kullanmaz mısınız?”
diye soruyor.
Ama ne yazık ki bazı yapılar insanların Kur’an’la doğrudan bağ kurmasını istemiyor. Çünkü Kur’an’ı anlayan insan kula değil Allah’a bağlanır.
İşte bu yüzden mesele tarikat düşmanlığı değil; İslam’ın özünü koruma meselesidir.
Samimi, ihlaslı, Kur’an ve sünnet çizgisindeki her oluşum ümmet için nimettir. İnsanları ahlaka, takvaya, sünnete ve Allah korkusuna çağıran herkes başımızın tacıdır.
Fakat dini şahıslaştıran, bidat ve hurafeleri din gibi sunan, ümmet bilincini yok eden ve insanları hakikatten uzaklaştıran anlayışlar da mutlaka konuşulmalıdır.
Çünkü susulan her yanlış zamanla büyür.
Ve unutulmamalıdır ki;
Kıyamet günü herkes bağlı olduğu grubun değil, Allah’ın huzurunda hesap verecektir.
“Hepsi kıyamet günü O’na tek başına gelecektir.”
(Meryem 95)
Kurtuluş; şahıslarda değil, Allah’ın kitabına ve Resûlü’nün sahih sünnetine sımsıkı sarılmaktadır.