Temizlik değil kirlenmenin ifşası

Ülkemizde uzun zamandır temizlik konuşuluyor.
Oysa olan şey temizlik değil, kirlenmenin artık gizlenemesidir.
Adliye dosyaları kabarıyor, hapishaneler dolup taşıyor.
Ama mesele ne dosya sayısı ne de cezaevi doluluğudur.
Asıl mesele, kirle yüzleşmek yerine onu taraflara bölüp normalleştirmemizdir.
Bugün hep birlikte ekranlara bakıyor, manşetleri okuyor, kürsülerdeki konuşmaları dinliyoruz.
Temizlik.
Kimi "temizlik yapılıyor" diyor, kimi "operasyon" diye itiraz ediyor.
Ama galiba hep birlikte temel bir soruyu ıskalıyoruz.
Bu kadar çok temizlik konuşuyorsak, aslında ne kadar kirlendik?
Çünkü temiz bir yerde temizlik bu kadar sık konuşulmaz.
Her gün yeni dosyalar açılmaz.
Görüntüler, paralar, şüpheler bu kadar sıradanlaşmaz.
Demek ki mesele birkaç kişinin hatası değil.
Bu, görmezden geldikçe büyüyen, normalleştirdikçe kök salan bir kirlenmenin sonucudur.
Ama biz yüzleşmek yerine taraflara bölüyoruz.
Çünkü bölündüğünde, herkes kendi payını görmemeyi başarıyor.
Bir yolsuzluk haberi düştüğünde ilk soru hep aynı. "Kimden?"
Eğer bizdense küçültülüyor, görmezden geliniyor, hatta savunuluyor.
Karşı taraftansa büyütülüyor, genelleştiriliyor.
İşte burada "benim hırsızım–senin hırsızın" anlayışı devreye giriyor.
Bu, ahlaki çözülmenin en açık göstergesidir.
Hırsızlığa karşı ilkesel duruş yerini taraflı tepkilere bırakıyor, hırsızlığa yönelik itiraz çoğunlukla karşı taraf söz konusu olduğunda ortaya çıkıyor.
Oysa suç, failine göre değişmez.
Aynı suça farklı tepkiler veriliyorsa, orada adalet değil aidiyet vardır.
Bugün baskınlar, görüntüler, kayıtlar konuşuluyor.
Kimi alkışlıyor, kimi karşı çıkıyor.
Oysa üzerinde durmamız gereken asıl mesele şu.
Bu görüntüler neden bu kadar çoğaldı?
Çünkü cevap rahatsız edici.
Bu sadece suç işleyenlerin değil, göz yumanların da meselesidir.
Kir bir anda oluşmaz.
Küçük tavizlerle başlar.
"Bir kereden bir şey olmaz" denir.
Sonra o bir, alışkanlığa dönüşür.
Alışkanlık karakteri, karakter toplumu şekillendirir.
Biz başarıyı anlatırken dürüstlüğü geri plana itmişiz.
Kazananı alkışlamış ama nasıl kazandığını sormamışız.
Toplumu aydınlatması gerekenler çoğu zaman konfor alanını terk etmemiş.
Sivil toplum sessiz kalmış.
Kötülük sıradanlaşmış, iyilik istisna haline gelmiş.
Bugün halâ "temizlik" konuşuyoruz.
Oysa yaşanan, temizlik değil kirlenmenin açığa çıkmasıdır.
Bu söylem bazen bir perdeye dönüşüyor.
Sonuçları konuşmak kolaydır.
Sebeplerle yüzleşmek zordur.
Birini yakalamak kolay, o düzeni sorgulamak zordur.
Bu noktada başka bir hususa da dikkat çekmek gerekiyor. Uzun zamandır yapılan operasyonları hepimiz takip ediyoruz. Uyuşturucu ticaretinden altın ve rafineri kaçakçılığına, organize suç yapılarından farklı alanlardaki çetelere kadar uzanan geniş bir yelpazede ciddi müdahaleler yapılıyor. Ancak kamuoyunun gözünden kaçmayan bir durum daha var. Bu süreçlerin bir kısmında tutuklanan kişilerin belirli bir süre sonra yeniden tahliye edilmesi.
Bu tablo ister istemez başka soruları da beraberinde getiriyor. Eğer ortada gerçekten bir kirlenme varsa ve bu nedenle operasyonlar yapılıyorsa, neden bu kadar kısa süre içinde aynı isimler tekrar dışarı çıkabiliyor? Ya da daha basit bir ifadeyle, bu kadar ciddi iddialar ve operasyonlar varken süreçler neden kalıcı bir sonuç üretmiyor?
Burada kimseyi peşinen suçlu ilan eden bir yaklaşım içinde değilim. Ancak gözle görülür bir karmaşanın, bir tutarsızlığın ve toplumda adalet duygusunu zedeleyen bir döngünün varlığını da görmezden gelemeyiz. Eğer bir kirlenmeden söz ediyorsak, sadece operasyonların kendisini değil, bu operasyonların sonuçlarını ve topluma yansıyan etkilerini de konuşmak zorundayız.
Çünkü aksi halde ya "her şey normal" denilerek mesele geçiştiriliyor ya da sürekli operasyonlarla bir görüntü oluşturuluyor ama sistemin ürettiği sorunlar yerinde durmaya devam ediyor.
Bu süreçler gerçekten bir arınmayı mı ifade ediyor, yoksa aynı döngünün içinde sürekli tekrar eden bir tabloyla mı karşı karşıyayız?
Mesele sadece suçluları yakalamak değil,
neden bu kadar çok insanın suçlu hale geldiğini anlamaktır.
Bu sorunun peşine düşmezsek, bugün temizlenen yer yarın yeniden kirlenir.
Çünkü kir kişilerde değil, zihniyetlerdedir.
"Benden olsun da nasıl olursa olsun" anlayışı sürdükçe,
toplum hırsızlığa değil hırsızın kimliğine tepki verir.
O noktada adalet kaybolur, geriye sadece güç kalır.
Ama güç kimseyi kalıcı olarak korumaz.
Bu yüzden mesele taraf olmak değil, doğru tarafta durmaktır.
Yanlışa kim yaparsa yapsın karşı çıkabilmektir.
Bir toplumun yeniden ayağa kalkmasının başka yolu yoktur.
Çünkü bir toplumu ayakta tutan şey,
kanunların sertliği değil, insanların vicdanıdır.
Bugün ihtiyacımız olan daha fazla operasyon değil,
daha güçlü bir ahlak zemini.
Gerçekten temizlenmek mi istiyoruz,
yoksa sadece kendi kirimizin görünmemesini mi?
Cevap samimi olursa, bu toplum yeniden nefes alır.
Çünkü bu toplum halâ doğruyu savunan,
alın teriyle yaşayan, haksızlık karşısında içi sızlayan insanlarla ayakta duruyor.
Bir toplum, kötüler çoğaldığı için değil,
iyiler sustuğu için kaybeder.
İyiler yeniden konuşursa,
vicdan yeniden merkeze yerleşirse,
işte o zaman gerçek temizlik başlar.
Kamunun malını çalan, çırpan, bunu zamanla kendine hak görmeye başladı. "Çalıyorsa da çalışıyordur" gibi tehlikeli bir zihniyet, kendi hırsızına meşru alan açtı. Böylece yanlış, sadece görmezden gelinmedi, giderek normalleştirildi. Bugün gördüğümüz tablo ise buz dağının yalnızca suyun üstünde kalan kısmı. Asıl büyük kütle, henüz görünmeyen, konuşulmayan ve yüzleşilmeyen derinlikte duruyor.