Terörsüz Türkiye sürecini nasıl okumalıyız?

Bu konuda kafalar oldukça karışık. Bir kesim, yaşanan süreci PKK’ya verilen tavizler olarak okuyor. Diğer tarafta ise PKK’nın, on yıllarca süren silahlı mücadelenin ardından askeri olarak geldiği noktaya rağmen süreci kendi tabanına bir “siyasi başarı” olarak sunduğu ve bu söylem üzerinden tabanını konsolide ettiği görülüyor.

Bence asıl mesele, sürecin yalnızca kanuni düzenlemeler ve hukuki adımlar üzerinden değerlendirilmemesidir.

Sadece kanun yetmez. Gelecek dönemde sahayı kim doldurursa, kim toplumsal alanda etkili olursa, kazançlı çıkan taraf o olacaktır.

Bizim açımızdan bu sürecin anlamı; yalnızca silahların susması değil, Allah Resulü’nün Hudeybiye’de ortaya koyduğu stratejik yaklaşımda olduğu gibi, barış ve kardeşlik ortamını hayırlı sonuçlara dönüştürmek olmalıdır.

Malum, Hudeybiye Antlaşması Müslümanlar ile Mekke müşrikleri arasında yapılan bir ateşkes anlaşmasıydı. İlk bakışta bazı şartları Müslümanların aleyhine gibi görünüyordu. Ancak Allah Resulü bu süreci, çatışmanın sona erdiği ve insanların birbirleriyle daha rahat temas kurabildiği bir zemine dönüştürdü. Neticede oluşan huzur ve güven ortamı, İslam'ın tebliği ve yayılması açısından büyük bir fırsat meydana getirdi.

Terörsüz Türkiye sürecine de böyle bakmak gerekir.

Önümüzdeki yaklaşık on yıllık dönem, sadece güvenlik tedbirleriyle veya hukuki düzenlemelerle geçirilmemelidir. Eğer gerçekten barış ve kardeşlik hedefleniyorsa, bu dönemin oluşturacağı huzur iklimi; ırkçılığın ve ayrılıkçı düşüncelerin geriletilmesi, yeniden İslami kardeşlik şuurunun güçlendirilmesi ve toplumun ortak değerler etrafında bütünleştirilmesi için değerlendirilmelidir.

Burada özellikle okullara, ailelere ve sivil toplum kuruluşlarına büyük görev düşmektedir.

Yeni neslin etnik kimlik üzerinden ayrıştırılmasına karşı, ortak tarih, ortak medeniyet ve İslami kardeşlik fikrini güçlendiren eğitim ve irşad faaliyetleri yürütülmelidir. Ancak bunu kuru bir propaganda diliyle değil; ahlak, adalet, kardeşlik, ortak kader ve birlikte yaşama bilinci üzerinden yapmak gerekir.

Çünkü sahayı boş bırakırsanız, o alan mutlaka başka birileri tarafından doldurulur.

PKK'nın silahlı gücünün tasfiye edilmesi, örgütün ideolojisinin ve toplumsal etkisinin kendiliğinden ortadan kalkacağı anlamına gelmez. Silah bırakmak başka, zihinsel ve ideolojik dönüşüm başka bir meseledir.

Bu nedenle asıl mücadele bundan sonra başlayacaktır.

Ben bölgede bunu bizzat görüyorum: refah yükseliyor, şehirler gelişiyor, tarım ve hayvancılık,ulaşım ve altyapı imkânları artıyor ve ciddi bir sosyoekonomik dönüşüm yaşanıyor. Bu gelişmeler son derece kıymetli. Çünkü refahın yükselmesi, eğitim seviyesinin artması ve insanların gelecek beklentisinin güçlenmesi, terör örgütlerinin toplumsal zeminini de daraltacaktır.

Fakat ekonomik kalkınma tek başına yeterli değildir.

Refah bedeni, eğitim ise zihni dönüştürür. İkisini, güçlü bir kardeşlik ve ortak aidiyet anlayışıyla buluşturabilirsek, terörün yalnızca silahlı gücünü değil, beslendiği toplumsal ve ideolojik zemini de ortadan kaldırabiliriz.

Aksi halde ortaya paradoksal bir durum çıkabilir:

Silahlar susar ama ideoloji güçlenir.

Bu durumda süreç, farkında olmadan PKK'nın ideolojik yükselişine ve siyasi söyleminin daha geniş bir tabana yayılmasına katkı sağlayabilir.

Dolayısıyla mesele sadece “PKK silah bıraktı mı?” sorusundan ibaret değildir.

Asıl soru şudur:

Silahların sustuğu bu dönemde sahayı kim dolduracak?

Eğer sahayı eğitim, refah, adalet, STK'lar, tebliğ ve irşad faaliyetleri, ortak tarih ve İslami kardeşlik şuuru doldurursa; Terörsüz Türkiye süreci gerçekten milletimizin hayrına sonuçlar doğurabilir.

Hudeybiye'nin bize öğrettiği stratejik ders de budur:

Barış sadece savaşın bitmesi değildir; barış dönemini doğru değerlendirerek kalıcı bir kardeşlik ve birlik zemini inşa etmektir.

İşte Terörsüz Türkiye'yi de bu perspektifle okumak ve önümüzdeki dönemi buna göre değerlendirmek gerekir.

Vesselam...