Akşamüstü zihnime Nasreddin Hoca’nın o meşhur kıssası düştü yine. Tecrübeli bir devlet adamının isabetle hatırlattığı üzere; Hoca, anahtarını karanlık bir ahırda düşürmüş ama dışarıda, sokak lambasının altında arıyormuş. Komşuları şaşkınlıkla, "Hocam, orada düşürmediysen burada niye arıyorsun?" deyince; "Orası karanlık, burası daha aydınlık, işime geliyor" demiş. Biz bugün toplumsal çürümeyi, kaybettiğimiz ahlakı; ekranların ışıltılı aydınlığında, pavyon hayatını romantize eden dizilerin dans sahnelerinde arıyoruz. Oysa asıl kayıp, o loş ışıklı mekanların siyah duvarlarında ve vicdanın karanlık dehlizlerinde yaşanıyor.
Tarih, toplumların ahlaki çöküşü karşısında devlet reflekslerinin nasıl sertleşebileceğini acı örneklerle yazar. 1933 Berlin’inde, ahlaki sınırların kalktığı bir dönemde devletin nasıl bir beka refleksiyle hareket ettiğini, o günün şartlarında yozlaşma yuvası görülen yerleri bir gecede nasıl kapattığını biliyoruz. Biz elbette o günün yöntemlerini savunacak değiliz; ancak sosyolojik bir hakikati görmek zorundayız: Bir toplumda utanma duygusu yok olduğunda, devlet otoritesi dur demezse, sonu felakettir. Keşke Şanlıurfa’daki o çocuk istismarı vakasında devlet, o demir yumruğunu masaya vursaydı. Keşke o gün o failleri ters kelepçeyle, ibret-i alem için meydanda titrerken görseydik. Eğer Urfa’da o caydırıcılık sağlansaydı, bugün Ankara’daki o çakallar bu kadar rahat hareket edebilir miydi? Cezasızlık, suçun en büyük teşvikidir ve biz o gün o fırsatı kaçırdık. Bugün ise bir nesil gözümüzün önünde eriyor. Ortaokul sıralarındaki erkek çocuklarına bir sorun; çoğu mühendis veya zanaatkar olmak istemiyor. Hepsinin tek hayali; emek vermeden, ter dökmeden ulaşılan o kolay parayı bulmak, sanal bahisçilerin veya dizilerdeki racon kesen tiplerin o sahte saltanatına kavuşmak. Kızlarımıza bakıyoruz; durum daha da vahim. Daha reşit bile olmadan, en yoksul mahalledeki evladımız bile harçlığını biriktirip dudak dolgusu yaptırma, estetik merkezine koşma derdinde. Kendini yetiştirmek değil, sadece vitrini süslemek peşinde. İşte bu zahmetsiz kazanç ve sahte güzellik tutkusu, onları o pavyonların kapısına götüren ilk basamak oluyor.
Hukuk sistemimize ve toplumsal düzene güvenin neden %20’lere düştüğünü anlamak için, geçenlerde İstanbul Adliyesi’nde yaşanan o dehşet verici ve bir o kadar ironik olaya bakmak yeterli. Bir savcı, odasında oturan bir kadın hakimi silahla vurdu. İşin daha da vahim, daha da trajikomik tarafı; o savcının daha düne kadar Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesi Bürosu'nda görevli olmasıydı. Peki, namlunun ucundaki o kadın hakimi mutlak bir ölümden kim kurtardı dersiniz? Bir polis mi? Bir başka savcı mı? Hayır. Orada çaycılık yapan bir hükümlü araya girip savcıyı durdurdu. Adaleti dağıtmakla görevli savcının sıktığı kurşuna, cezasını çeken mahkumun göğsünü siper ettiği bir zamandayız. Tuzun koktuğu yer tam da burasıdır.
Tepede bunlar yaşanırken, aşağıda, Ankara’nın göbeğinde başka bir çürüme filizleniyor. Savcılık dosyalarından öğreniyoruz ki; 15 yaşındaki çocuklar o pavyonlara girebilsin, o bataklığa yasal olarak saplanabilsin diye, Mamak, Keçiören veya Altındağ’daki bazı Nüfus Müdürlüklerine sızmış hainler, sadece 500 lira rüşvet karşılığında çocukların yaşını büyütüp sahte kimlik düzenlemiş. O tecrübeli devlet adamı, imtihanımızın Masa, Kasa ve Nisa ile olduğunu söylemişti. Bir devlet memuru, üç kuruşluk menfaat için, devletin namusu olan mührü bir çocuğun istikbalini yakmak için kullanıyorsa; o 500 lira kursağından nasıl geçti? O masada otururken vicdanı hiç mi sızlamadı?
Meseleyi sadece pavyona düşen kimsesiz çocuklar zannetmek, büyük resmi görememektir. Bakın, dünyanın diğer ucunda Trump savaş tamtamları çalıyor; İran'a saldırma planları yapılıyor. Sınırın ötesindeki o çocuklar da masum değil mi? Onlar da can değil mi? Bir bombanın altında kalan İranlı çocukla, Ankara’nın loş ışıkları altında ruhu öldürülen çocuk arasında ne fark var? Celladın adı değişir; biri füze atar, diğeri sahte kimlik basar ama kurban hep aynıdır: Masumiyet. Biz, iş işten geçti demeden, ateş ister Tahran’a ister Mamak’a düşsün; o çocuklara siper olmak zorundayız. Çünkü o bataklık; masum bir sigara ile başlayıp, uyuşturucuya, oradan da Panel uygulamalarıyla istihbarat ve şantaj ağına uzanan bir ihanet zinciridir.
Ama biz umutsuz değiliz. Hamdolsun biliyoruz ki; bu devletin ışığı altında yetişen, aslan gibi memurları hala var ve onlar haini gözünden, kokusundan tanır. İşte o aslanlar; 15 yaşındaki iki kız çocuğunun bizi kurtarın çığlığını duydu, dört ay pusuya yattı ve o kapıları kırarak 60 zehir tacirini adaletin önüne attı. Devletin gerçek yüzü onlardır. Kadim medeniyetimizde Anasır-ı Erbaa denilen toprak, su, hava ve ateş; nasıl ki kendi başına buyruk değilse ve Pençe-i Kudretin elinde birer emir kuluysa; bu aslan gibi memurlar da hakikatin ve adaletin pençesi olarak o hainlerin yakasına öyle yapışmalıdır.
Şimdi o aslanların mücadelesine omuz vermek zorundayız. Çünkü bu fotoğrafın bir karesi hala eksik ve sadece mekan sahiplerine takılan kelepçe vicdanları soğutmaya yetmiyor. Herkesin aklında o yakıcı sorular var: O çocuğun yaşını 500 liraya büyüten o kravatlı hain nerede? O çocuğu elinden tutup o kapıya götüren aracı kim? Devletin o aslan gibi memurları, içerideki bu çakalları da temizlediğinde; işte o zaman kaybettiğimiz anahtarı bulacağız. Asıl ibret, o kalemi kırıp sahte kimliği basanların ters kelepçeyle, utanç içinde titrerken adalete teslim edildiği gün verilecektir. İşte o gün, bileklerine takılan o ters kelepçeler sıradan bir demir halka olmaktan çıkacak; Pençe-i Kudret’in adalet nişanesi olarak parıl parıl parlayacaktır. Ters kelepçe, en çok da milletin emanetine ihanet edene yakışır.