İnsan, zayıf bir varlıktır. Güvenmek ister. Dayanmak ister. Sırtını yaslayacağı bir güç arar. Kimi zaman insanlara, kimi zaman servetine, kimi zaman da makamına sarılır. Oysa tarih boyunca değişmeyen bir hakikat vardır: İnsan, fani olana yaslandıkça yıkılır; baki olana yöneldikçe ayağa kalkar.
Hz. Ali’nin (r.a.) şu hikmet dolu sözü, bu hakikati adeta bir cümlede özetler:
“Kim insanlara güvenirse usanır, kim malına güvenirse azalır, kim gücüne/makamına güvenirse ayağı kayar. Ama kim Allah’a dayanıp güvenirse; ne usanır, ne azalır, ne de ayağı kayar.”
İşte bu sözün özünde tek bir kavram yatar: Tevekkül.
Ama tevekkül, çoğu zaman yanlış anlaşılan bir kavramdır. Kimi onu hiçbir şey yapmadan beklemek sanır. Kimi ise sadece dilde kalan bir teslimiyet zanneder. Oysa tevekkül; sebeplere sarılıp sonucu Allah’a bırakmaktır. Çalışırken kalben Allah’a güvenmek, mücadele ederken sonucu O’ndan bilmektir.
Kur’ân bu gerçeği açıkça ilan eder:
“Kim Allah’a tevekkül ederse, O ona yeter.” (Talak, 3)
Bu ayet, mümin için bir garanti belgesidir. Çünkü Allah’ın “yeterim” dediği bir kul, aslında hiçbir şey kaybetmez. Belki imtihan edilir, belki zorlanır, ama asla sahipsiz kalmaz.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) tevekkülün nasıl olması gerektiğini şöyle anlatır:
“Eğer siz Allah’a gereği gibi tevekkül etseydiniz, sabah aç çıkıp akşam tok dönen kuşlar gibi rızıklandırılırdınız.” (Tirmizî)
Kuşlar yuvalarında beklemez. Uçar, arar, çabalar. Ama kalben Rabbine güvenir. İşte tevekkül budur: Hem hareket hem teslimiyet.
Bugün insanlığın en büyük yanılgısı, güvenilecek yeri şaşırmış olmasıdır. İnsan, insanı ilahlaştırıyor. Makamı ebedî zannediyor. Malı kendisine zırh görüyor. Oysa Kur’ân bu aldanışı şöyle yüzümüze vurur:
“Mal ve evlatlar dünya hayatının süsüdür. Kalıcı olan ise salih amellerdir.” (Kehf, 46)
Nice zenginler gördük; mallarıyla beraber yok olup gittiler. Nice güçlüler gördük; bir zamanlar önünde eğilenler, sonra onları unuttular. Nice makam sahipleri gördük; bir gün alkışlanan, ertesi gün terk edilen…
Çünkü insanın dayandığı her şey geçicidir.
Ama Allah’a dayanan…
İşte o, kaybetmeyenlerdendir.
Zira Allah şöyle buyurur:
“Allah müminlerin velisidir.” (Bakara, 257)
Bir kul için bundan daha büyük bir güvence olabilir mi? İnsanların dostluğu çıkarla sınırlıdır. Ama Allah’ın dostluğu ebedîdir. İnsanlar seni terk edebilir; ama Allah seni terk etmez.
Tevekkül eden insanın kalbi huzurludur. Çünkü bilir ki sonuç ne olursa olsun, Allah onun için en hayırlısını takdir eder. Bu yüzden tevekkül eden kaybetmez; sadece öğrenir, olgunlaşır ve Rabbine daha da yaklaşır.
Bugün kendimize sormamız gereken en önemli soru şudur:
Biz gerçekten kime güveniyoruz?
İnsana mı?
Mala mı?
Makama mı?
Yoksa Allah’a mı?
Eğer cevabımız Allah değilse, kaybetmeye mahkûmuz. Ama eğer kalbimiz O’na dayanıyorsa, işte o zaman en büyük kazanç bizimdir.
Çünkü tevekkül, sadece bir inanç değil; bir duruştur.
Ve bu duruşu sergileyenler, dünya yıkılsa bile yıkılmaz.
Tevekkül edenler kaybetmez. Çünkü onlar, asla kaybetmeyecek olana güvenmiştir.