Yeryüzünde birçok devlet şekli ve devlet tasarımı vardır. Pratikte de teoride de bu çeşitliliği görebilirsiniz.
Bütün bu devlet tasarımlarının birbirinden farkı adalet ve özgürlükler konusuna yakınlığı ve yaklaşımı merkeze alınarak yapılır.
Devletler adil oldukça kutsal ve meşru olurlar. Adaletten uzaklaştıkça da meşruiyetlerini yitirirler.
Siyasal kurumlar ve kavramlar çoğu zaman güç kazanmak için teolojik anlamlar ve kılıflar edinirler. Siyasal ilahiyat denilen bu durumu daha önce bir yazımızda ele almıştık.
Ama tekrar hatırlatmakta yarar görüyoruz bu gün ki konu için.
Bir çok siyasal kavram aslında tamamen insani ve tamamen dünyevi olmalarına rağmen teolojik anlamlar yüklenmiştir. Veya yöneticiler yaptıkları işlerin ve ortaya koydukları yönetim tarzlarının inandırıcılğını ve meşruiyetini artırmak için dinin verilerine dayandırmışlardır.
Tevhidkelimesi de bu şekilde çok yaygın olarak kullanılan kavramlardan biridir. Nasıl mı?
Şöyle ki: Tevhid aslında birlik veya birleme anlamına gelen ilahın birliğine inanmak demektir.
Son derece teolojik ve itikadi bir anlam içeren bu terim giderek "toplumsal birlik" anlamında da kullanılmıştır.
Toplumsal birlik için kullanılan yardımcı iki kavram vardır: ümmet ve halifelik.
Bu iki kavram da Müslüman toplumun tek merkezden yönetilmesi ve yönlendirilmesine yakın anlamlar içermektedir.
Şimdi şu sorunun sorulması gerekmektedir. İlahın bir olduğuna inanmak ile toplumun tek merkezden yönetilmesi anlamına gelen ümmet ve halife arasında nasıl bir ilişki vardır?
Bu doğrudan özgürlüklerle ilgili bir durumdur. Eğer siz ümmetin tek merkezden ve halifelikten yönetilmesini istiyorsanız ümmetin yaşam tarzını, düşünce ve inanç tarzını etkilemeye niyetlenmişsiniz demektir.
Toplumu dönüştürmek ister zorla ister ikna, telkin, propaganda ile olsun her durumda iradesini etkilemeye yöneliktir.
Bunu tebliğ anlamında düşünebiliriz belki ama tebliğin bazen "dinde zorlamaya" dönüşeceği hassasiyeti de unutulmamalıdır.
Bu gün birçok ilahiyatçı, din adamı ve sıradan ortalama dindar insan "ümmetin birliğini" tevhid olarak niteleyebilmektedir.
Eğer tevhid itikadi bir kelimeyse ve tevhidin zıddı şirk ise ve toplumsal tevhid veya ümmetin birliğine inanmayanı veya uygulamayanı müşrik olarak nitelendirebiliyor muyuz?
Bu soruya evet dediğinizde, yani, ümmetin birliğinin gerekli olduğuna inanmayan şirki savunmuştur derseniz ve halifenin ve ümmetin birliğini bir itikad sorunu olarak ele alırsanız bu gün kendini "hak yolda" gören bütün mezhepler ve cemaatler kendilerine itaat etmeyenleri hak yoldan sapmışlar olarak görürler kaçınılmaz olarak.
Hatırlanacağı gibi DAEŞ ve TALEBAN ikisi de liderlerini halife olarak niteler ve "emir el-müminin" yani bütün mü'minlerin önderi olan "halife"ye itaat etmeyeni de mürted olarak kabul ederler.
Her iki örgüt de birbirinin liderine karşı ölüm fetvası yayınlamışlardı. Çünkü halifenin tekliği, ümmetin birliği için gereklidir ve bu tevhid inancının gereği olarak görülmüştür.
Geçmişten günümüze bütün Müslümanları tek çatı altında toplamaya yönelik anlayış tamamen siyasal egemenlik girişimi iken bunun bir tevhid inancı gibi anlatılmış olması tevhitten totalitarizm çıkarmıştır.
Oysa Allah insanları farklı ırklardan, renklerden, kültürlerden ve toplumlardan oluşturmuştur. Bunları tek tipleştirme girişimi ve merkezden yönlendirme ve dönüştürme çabası Allah'ın yaptığına bir tür meydan okumaktır.
Allah'ın özgür yarattığı insanlara bu özgürlüğü çok görmek siyasal hırs ve egemenlik tutkusundan başka bir şeyle izah edilemez. Çoğu zaman ekonomik olan bu kaygıya tevhid alet edilmiştir.