Etrafımızda gelişen olaylardan bağımsız kalamayız. Türkiye artık oyun kurucu bir ülke olduğu iddiasını gözle görülür stratejilerle de göstermek durumunda. Hem komşuları ile hem de bölgesinde emelleri olan uzak ülkeler arasında edilgen değil etken bir ülke olduğunun ağırlığını hissettirmesi gerekir. Bu yüzden gelişmelerden bihaber olduğunu düşünmek yanıltıcı olur.
Yapılan strateji değişikliğinin ülkemiz ve bölgenin menfaatleri için yapılmakta doluğunu zaman içerisinde hep birlikte görmeyi ümit ediyoruz.
Zamana ve şartlara göre yeni stratejiler geliştirilebilir. Ezberci bir yaklaşım tarihi ve zamanın akışında cereyan eden olayları sağlıklı okumakta zorlanır. Nasıl ki hukuk dilince "tağayyurul ahkam bitağayyurul ezman" ilkesi var ise, siyaset biliminde de aynı dil geçerlidir.
Zamanın şartlarına göre yeni pozisyonlar almak gerekebilir. Bir başka ifade ile bu, düşmanın silahı ile silahlanma hatta daha iyisi ile donanma ilkesidir.
İşte bu anlayış ile, 2 Ekim 2014 tezkeresinin, 1 Mart 2003 tezkeresinden tamamen farklı olduğunu görebilmek lazım. Sadece verilere bakarak analoji yapmak yanlış algı sapmalarına neden olabilir.
Bir kere şu çok iyi bilinmelidir ki, 1 Mart tezkeresinde asıl amacın işgalci ABD'nin yanında yer alınarak büyük bir tuzağa çekilme planı vardı. Oysa 2 Ekim tezkeresinde Türkiye'nin oyun kurucu rolünün hayata geçirilme planı vardır. Bu tezkere ile aslında dış güçlerin ve içimizdeki işbirlikçilerin oyunları da bozulmuş oldu.
Savaşı kazanmanın en ince püf noktası, düşmanın düşüncelerini okuyup karşı atak geliştirebilme sanatında gizlidir. Bu sebeple "stratejik zihniyet" ile "stratejik planlama" arasında ayrılmaz bir bağlantı vardı.
Güvenliğimizin sağlanması için her an tetikte hazır olmak durumundayız. Tezkerenin çıkmış olması bizlerin potansiyel bir savaşın muharip gücü olacağımız anlamına gelmemelidir. Savaş ve kaosu önlemenin en önemli stratejilerinden birisi de savaşa hazır olma ilkesidir. Cenge hazır olmayan farkında olmadan kendisini savaşın ortasında hazırlıksız buluverir. Bu ise her açıdan mağlubiyeti kaçınılmaz kılar.
Avrupa ve ABD her ne kadar Türkiye'nin bu potansiyel savaşta yer almasını istiyor gibi görünseler de ciddi anlamda müdahil olmasından endişe duyuyorlar. Bizim dışımızdaki güçler bölgenin kontrolünün kendierinin dışında bir güce geçmesini asla istemezler. Avrupa, ABD ve Rusya'nın bölgede emelleri olduğunu kimse inkar edemez. Güç dengesinin kimin yana olacağını da yine bu bölgedeki gelişmeler belirleyecektir. Yeni bir güç olarak tarih sahnesine yeniden çıkmakta olan Türkiye'nin de bu gerçeğin farkında olduğunu biliyoruz.
Buna ek olarak, muhalefet daha düne kadar hükümeti İŞİD'e karşı pasif davranmakla, İŞİD ile işbirliği içinde olmakla suçluyordu. Oysa şimdi "hadi gidelim, birlikte mücadele edelim" denildiğinde, hipokratlar (münafıklar) gibi, ökçeleri üzerinde geri dönüp tezkereye hayır oyu verdiler. Görünen o ki, ŞİD'in bize medyadan gösterildiği gibi olmadığını zamanla öğrenecek gibiyiz. ABD'nin ne olduğu belli. Ülkeyi içerden kemirmeye ayarlı Paralel Yapı'nın da kime hizmet ettiği belli. O zaman İŞİD için acele etmemek lazım. Oyunculara bakarak oyun kurucuları farkedemeyiz. Oyunun ne için oyandığı ve kime hizmet ettiği önemli.
Davutoğlu'nun da ifade ettiği şu gerçek görmezden gelinemez "hayat, belirli bir diyalektik içerisinde ikilemler arasındaki belirli bir ilişki ile yürür. Doğduğumuz andan itibaren bu başlar ve bu dinamizm hayat boyu sürer. Dolayısıyla ikilemden kaçmak istediğinizde aslında bütün bir sosyal hayattan, hatta tarihten kaçmak anlamına gelir. Tarih ikilemler arasında yapılan tercihtir." Eğer biz de bu süreçte özne olmak istiyorsak, varlığımızı her gelişmede göstermek durumundayız. Zaten risk alınmadan elde edilen kazanç başarı değildir. Yavuz Sultan Selim risk alarak Ortadoğu'ya barış ve huzur getirmişti hatırlayalım.
Kürt kardeşlerimiz de bu tarihi fırsatı okuyabilseler tezkerenin kendileri için de çözüm sürecini, yani Kürt Varlığı'nı garanti altına almak olduğunun farkına varabilirler. İki kardeş milletin özbeöz milli davasıdır bu.
Şimdi, ABD başkan yardımcısı Joe Biden'in özür dilemesini bölgeyi ve bölge halklarını 1990'lı yılların şartlarına göre okumaya çalışmak istemesinden kaynaklandığını görebiliriz. Zaman ve şartlar değişiyor. Zamana ve şartlara uygun stratejiler geliştiremeyenlerin bu coğrafya'da söyleyebilecek sözü olamaz.