Ahirette hesap günü nasıl olacak?

Güncelleme: 25.03.2019 13:23

Ahiret dünyadan sonra gidilecek son ve asıl mekanımızdır. Ebedi alemin adıdır. Ahiret hayatının 12 evresi vardır. Bunlar; Ba’s (Diriliş), Havz Haşr ve mahşer, Peygamber Efendimiz’in şefaati, Semâ ehlinin yeryüzüne inmesi, Cenâb-ı Hakk’ın tecellî etmesi, Hesapsız cennete girecek olanlar, Hesapsız cehenneme girecek olanlar, Amel defterlerinin açılması, Hesap, Mizan, Sırat. Peki Ahirette hesap günü nasıl olacak? Kuran'ı Kerim hesap günü için ne söylüyor? Ahirette hayvanatın hesabı nasıl olacak? Ahirette insanların hesabı nasıl olacak? Hesabın şiddeti nasıl olacak? Hesap günü neler sorulacak? İşte ayrıntılar...

Ahiret dünyadan sonra gidilecek son ve asıl mekanımızdır. Ebedi alemin adıdır. Ahiret hayatının 12 evresi vardır. Bunlar; Ba’s (Diriliş), Havz Haşr ve mahşer, Peygamber Efendimiz’in şefaati, Semâ ehlinin yeryüzüne inmesi, Cenâb-ı Hakk’ın tecellî etmesi, Hesapsız cennete girecek olanlar, Hesapsız cehenneme girecek olanlar, Amel defterlerinin açılması, Hesap, Mizan, Sırat. Peki Ahirette hesap günü nasıl olacak? Kuran'ı Kerim hesap günü için ne söylüyor? Ahirette hayvanatın hesabı nasıl olacak? Ahirette insanların hesabı nasıl olacak? Hesabın şiddeti nasıl olacak? Hesap günü neler sorulacak? İşte ayrıntılar...

Hayvanâtın Hesâbı

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir hadîs-i şerîflerinde hayvanâtın dahî hesâba tâbî tutulacağını bizlere şöyle haber vermişlerdir:

“Kıyâmet günü (üzerinize yüklendiğiniz) hakları mutlakâ (gerçek) sahiplerine vereceksiniz. Hattâ boynuzsuz koyun için boynuzlu koyundan kısas alınacaktır.” (Müslim, Birr, 60; Tirmizî, Kıyâmet, 2/2420)

Nitekim bir gün Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in yanında iki koyun otlamaktaydı. O esnâda koyunların biri diğerini boynuzladı ve yavrusunu düşürmesine sebep oldu. Bu hâdiseyi müşâhede eden Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz tebessüm buyurdular. Kendisine:

“‒Ey Allâh’ın Rasûlü, niçin tebessüm ettiniz?” diye sual edildiğinde ise şu mukâbelede bulundular:

“‒Şu koyunun hâline taaccüb ettim! Canım kudret elinde olan Zât’a yemin ederim ki, kıyâmet günü diğerine kısas yapılarak onun hakkı alınacak!” (Ahmed, V, 172)

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in bu beyanları, hem bu hâdisenin zâhirî mânâsıyla hakikî olarak vukū bulacağının bir işaretidir, hem de bizler için temsilî bir öğüt mâhiyetindedir. Yani hiç kimsenin hakkının bir başkasında bırakılmayıp hayvanlar arasında vâkî olan haksızlıkların bile eksiksiz bir sûrette karşılığını bulacak olması, bizleri ne kadar ciddî bir hesâbın beklediğini tahayyül ve tefekkür etmemizi de gerekli kılmaktadır.

Dolayısıyla, verilen bu haberden kendimize ders çıkarmalı, kul ve hayvan haklarını çiğnemekten var gücümüzle kaçınmalıyız. Hiç kimsenin hakkını yememeye gayret etmeli, buna ilâveten Hâlık’ın şefkat nazarıyla mahlûkâta bakış tarzı kazanarak bütün yaratılanlara engin bir şefkat, merhamet ve muhabbetle yaklaşmalıyız.

Unutmamalıyız ki bütün mahlûkât, insana hizmet ve ibret olarak yaratılmış ve yine insana emânet edilmiştir. Bu sebeple onlara merhametle yaklaşmak ve onların hukukunu korumak, insan için bir vicdan borcudur. Hayvanlara haksızlık etmek ise kıyâmette karşımıza çıkacak ağır bir vebâldir.

Bir keresinde Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ- Vâlidemiz hırçın bir deveye binmişti. Hayvanı sâkinleştirmek için onu sert bir şekilde ileri geri götürmeye başladı. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Hazret-i Âişe’ye:

“−Hayvana yumuşak davran! Çünkü yumuşaklık nerede bulunursa orayı güzelleştirir. Yumuşaklığın bulunmadığı her davranış çirkindir.” buyurdu. (Müslim, Birr, 78, 79)

Ecdâdımız Osmanlılar da, mahlûkâta şefkat ve onların haklarına riâyet hususunda örnek almamız gereken sayısız fazîlet misalleri sergilemişlerdir.

Nitekim ecdâdımız, hayvanlara haddinden fazla yük taşıtmayı kânunla yasaklamışlardır. Hattâ bazı zâbıta kuvvetleri, bu yasağı ihlâl edenleri takip edip hayvanı dinlendirmek ve sahibine de cezâ olarak aynı yükü taşıtmakla vazifelendirilmiştir.

Kânûnî Sultan Süleyman Hân’ın “Süleymâniye Câmii ve Külliyesi” inşâ edilirken yük taşıttırılan hayvanlar hakkındaki bir dizi fermânı da, bu hassâsiyetin bir nişânesidir. Bu fermanlar çerçevesinde çalıştırılan at, merkep ve katırların dinlenme ve çayırda otlama saatlerine riâyet edilmiş, hiçbir mahlûkâtın hakkına tecâvüz edilmemesine âzamî gayret gösterilmiştir. Kânûnî’nin bu muazzam mâbedin inşâsında kul ve hayvanât haklarına böylesine titizlik göstermesi, belki de Süleymâniye Câmii’ndeki o kâ‘bına varılmaz rûhâniyetin temel sâiklerinden biridir.

Yine bir gün Kânûnî Sultan Süleyman, sarayın bahçesindeki armut ağaçlarını kurutan karıncaların öldürülebilmesi için Şeyhulislâm Ebu’s-Suûd Efendi’den aşağıdaki beyitle fetvâ ister:

Dırahta ger ziyân etse karınca,
Zararı var mıdır ânı kırınca?

Hünkârın bu fetvâ talebi üzerine, Ebu’s-Suûd Efendi de bir beyitle şöyle cevap verir:

Yarın Hakk’ın dîvânına varınca,
Süleyman’dan hakkın alır karınca!

İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhumâ-; “Vahşî hayvanlar toplanıp bir araya getirildiğinde.” (et-Tekvîr, 5) âyet-i kerîmesiyle ilgili olarak;

“Her şey haşredilecek, hesap için Mahşer meydanına toplanacak, hattâ sinekler bile!” buyurmuştur.

Bütün mahlûkat Mahşer meydanında toplandıktan sonra hesaplar görülmeye başlanacaktır. Lâkin hayvanlar arasındaki dâvâlar, insanlardan evvel hükme bağlanacaktır. Bu hesaplaşmanın neticesinde bütün hayvanat tekrar toprak olacaktır.

Âyet-i kerîmede buyrulur:

“Yeryüzünde yürüyen hayvanlar ve (gökyüzünde) iki kanadıyla uçan kuşlardan ne varsa, hepsi ancak sizin gibi topluluklardır. Biz o kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Nihayet (hepsi) toplanıp Rab’lerinin huzûruna getirileceklerdir.” (el-Enʻâm, 38)

Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh- bu âyet-i kerîme hakkında şöyle buyurur:

“Kıyâmet günü bütün mahlûkat Mahşer meydanına toplanır. Hayvanlar, böcekler, kuşlar ve her şey… Allâh’ın adâleti tam olarak tahakkuk eder, hattâ boynuzsuz koyunun hakkı bile kendisine zarar veren boynuzlu koyundan alınır. Sonra Cenâb-ı Hak hayvanlara; «Toprak olun!» buyurur. İşte o zaman (bu hâli gören) kâfir kimse (hesâba çekilecek olmanın dehşetinden); «Ah keşke ben de (şu hayvanat gibi) toprak olsaydım!»[44] diyecektir.” (Hâkim, Müstedrek, II, 345/3231. Krş. Hâkim, IV, 619/8716)

Hiç şüphesiz ki bu hâl, o günkü pişmanlık, utanç ve korkunun ne raddeye varacağını göstermektedir!

Hayvanların haklarının bile birbirlerinden inceden inceye alınacak olması, insanoğlunu ne derin bir tefekküre dâvet etmektedir!

Nitekim Osmanlı Şeyhulislâmlarından Kadızâde şöyle der:

“İnsan, haksızlık yaptığı kimselerle dünyada helâlleşmediyse, âhirette hak sahibi hakkını ister. Üstelik hak sahibi hayvan veya kâfir ise iş daha da zordur. Zira hayvana ve kâfire mü’minin sevaplarından verilmez. Kâfirin günahı da mü’mine yüklenmez. Dolayısıyla bu ikisinden bilhassa sakınmak ve kaçınmak lâzımdır.”

 

 

İnsanların Hesâbı

Mahşerde insan için en korkulu an, hesâba çekileceği zamandır. Zira o an, imtihan dershânesi olan şu fânî dünyada yapmış olduğu bütün her şeyden hesâba çekilecek ve böylece ebedî hayatının istikâmeti belirlenecektir. Bu sebeple insan, hesap esnâsında tedirginlik, endişe ve sıkıntının zirvesine çıkar.

Bir kimse Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-’a gelerek:

“‒Mahşer yerinde olanların hepsine aynı anda nasıl hesap sorulur?” diye sormuştu.

Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- bu suâle şu hikmet dolu cevapla mukâbelede bulundu:

“‒Allah Teâlâ nasıl hepsine aynı anda rızık veriyorsa, kıyâmet günü de aynı şekilde hepsine birden hesap sorar!”

Rivâyete göre toplu hesaplar, ferdî hesaplardan önce görülecektir. Yani Mahşer yerinde insanlara; “Ey şu günahı işleyenler!” diye nidâ edilecek, o günahı işlemiş olanlar ayağa kalkacak ve Mahşer halkının bakışları altında rezil-rüsvâ olacaklardır.

Tâbiînden meşhur zâhid ve hakîm Ebû Hâzim el-Aʻrac da buradan hareketle kendisini sık sık sorgular ve nefsini şu ifâdelerle hesâba çekermiş:

“Ey Ebû Hâzim! Kıyâmet günü; «Ey şu günahı işleyenler!» diye nidâ edilecek, sen o günahı işleyenlerle beraber ayağa kalkacaksın! Sonra başka bir günah için nidâ edilecek, sen o zaman da ayağa kalkacaksın! Öyle zannediyorum ki ey Aʻrac, sen her günah ehliyle birlikte tekrar tekrar ayağa kalkmak istiyorsun!” (Ebû Nuaym, Hilye, III, 230; İmâm Şârânî, Ölüm Kıyâmet Âhiret, s. 152-153)

Toplu hesaplar bittikten sonra da insanlar tek tek hesâba çekileceklerdir.

İbn-i Ebî Müleyke -radıyallâhu anh- şöyle nakletmektedir:

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in zevce-i tâhiresi Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ- bilmediği bir şey duyduğunda hemen onu araştırır, kaynağına mürâcaat ederek hâdisenin hakîkatini iyice öğrenirdi. Bir gün Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Kim hesâba çekilirse azâba uğramış olur!” buyurmuşlardı.

Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ-:

“–Peki, yâ Rasûlâllah! Allah Teâlâ; «O vakit kitabı sağ eline verilen kimse kolay bir hesap ile muhâsebe olunur.»[47] buyurmuyor mu?” diye sordu.

Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Bu âyette bahsedilen husus «arz»dır. Lâkin kim inceden inceye hesâba çekilirse o helâk olur!” buyurdular. (Buhârî, İlim 36, Rikāk 49; Müslim, Cennet, 79, 80; Ebû Dâvûd, Cenâiz, 1/3093)

Hadîs-i şerîfte zikredilen “arz”dan maksat, amellerinin tartılması için insanların Mîzân’a arz edilmesi veya amellerin sahiplerine arz edilmesidir. Arz günündeki hesâbın, “Ashâb-ı Yemîn” denilen sâlih insanlar için pek kolay geçeceği Kur’ân-ı Kerîm’de ifâde buyrulmaktadır.[48] Ehl-i Yemîn, hesâba mâruz kaldıkları gün, af ile müjdelenmiş olacak ve amelleri kendilerine arz edildiğinde, kusurlarıyla birlikte, nâil olacakları büyük nîmetleri de göreceklerdir. Bu sebeple onlar hesap esnâsında fazla sıkıntı çekmeyeceklerdir. Af müjdesi alamayan insanların hesâbı ise çok ağır olacaktır. Hesap esnâsında, hasenattan zannedilen nice amellerin kabul edilmediği ortaya çıkacağından, bu münâkaşa kişiyi azâba götürecek veya başa baş nihâyete erse bile bu münâkaşanın kendisi azâb olacaktır.

Hasenât zannedilen nice ameller vardır ki, haram para ile yapılmış olması veya riyâ gibi çirkin hâllerle kirletilmiş bulunmasından dolayı ind-i ilâhîde kabul görmeyecektir. Bu sebeple de sevâbına ermeyi uman sahibi için bu ameller, âhirette büyük bir hüsran ve nedâmet yaşamasına sebebiyet verecektir.

Âyet-i kerîmelerde Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır:

“Çalışmış fakat boşuna yorulmuştur. Kızışmış bir ateşe atılır!” (el-Ğâşiye, 3-4)

“De ki: Size, (yaptıkları) işler bakımından en çok ziyana uğrayanları bildirelim mi? (Bunlar) iyi ve güzel işler yaptıklarını sandıkları hâlde, dünya hayatındaki çabaları boşa giden kimselerdir.” (el-Kehf, 103-104)

Bu sebeple, meselâ kişinin sağlığındayken yaptırdığı câmi, Kur’ân kursu veya diğer hayır müesseselerine -nâmını sürdürmek gayesiyle- kendi ismini vermesi; riyâ, kibir ve şöhrete kapı açacağından, doğru bir davranış olarak görülmemiştir. Çünkü riyâ -nebevî tâbiriyle- “küçük şirk”tir.[50] Hâlbuki tevhîd akîdesinin ortaklığa aslâ tahammülü yoktur. Lâkin hayır sahibinin vefâtından sonra, duâlarla anılmasına vesîle olması niyetiyle o esere isminin verilmesinde -riyâ tehlikesi ortadan kalkmış olduğu için- bir beis yoktur.

Sağlam Şahitler

Kul, âhirette hesâba çekilirken, yanında şahitler de bulunacaktır. Zira kâfirler ve fâcirler, dünyada olduğu gibi huzûr-i ilâhîde hesâba çekilirken de inkâr ve îtirazlarına devam ederler. O zaman Cenâbı Hak onların ağızlarına mühür vurur ve diğer âzâlarına konuşmalarını emreder.

Âyet-i kerîmelerde şöyle buyrulur:

“O gün, (dünyada iken) yapmış olduklarına dilleri, elleri ve ayakları şahitlik eder.” (en-Nûr, 24)

“Bugün onların ağızlarını mühürleriz de yaptıklarını bize elleri anlatır ve ayakları da şahitlik eder.” (Yâsîn, 65)

“Nihayet oraya vardıklarında; kulakları, gözleri ve derileri, yaptıkları işler hakkında aleyhlerine şahitlik edecektir.” (Fussilet, 20)

“Onlar derilerine:

«‒Niçin aleyhimize şahitlik ettiniz?» derler.

Derileri de onlara:

«‒Her şeyi konuşturan Allah Teâlâ, bizi de konuşturdu. İlk defa sizi O yaratmıştır ve yine O’na döndürülüyorsunuz.» derler.” (Fussilet, 21)

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de bu hususta şöyle buyurmuşlardır:

“…Kıyâmet günü Allah Teâlâ kuluna:

«–Ben’imle karşılaşacağını hiç aklından geçirmiş miydin?» diye sorar. Kul:

«–Ey Rabbim! Sana, kitaplarına ve peygamberlerine inandım. Namaz kıldım, oruç tuttum, sadaka verdim!» der ve elinden geldiğince (Hak Teâlâ hakkında) güzel medh ü senâlarda bulunur.

Allah Teâlâ:

«–Dur öyleyse! Şimdi senin aleyhine bir şahit gönderilecek!» buyurur.

Kul kendi kendine; «Benim aleyhime şahitlik yapacak da kim?» diye içinden geçirir. Kulun ağzı mühürlenir. Uyluğuna, etine ve kemiklerine:

«–Haydi, konuşun!» denir.

Uyluğu, eti ve kemikleri konuşup, onun amellerini haber verirler. Bu, ona, ileri sürebileceği bir mâzeret bırakmamak içindir. Bu kişi, Allâh’ın gazabına uğrayan münâfıktır.” (Müslim, Zühd, 16)

Diğer bir rivâyette de şöyle buyrulmuştur:

“Kul der ki:

«–Ey Rabbim, Sen beni zulümden korumadın mı?» Allah Teâlâ:

«–Evet korudum!» buyurur.

Bunun üzerine kul:

«–Fakat ben bugün, kendime, kendimden başka bir kimsenin şahit olmasını aslâ istemiyorum.» der.

Hak Teâlâ:

«–Bugün sana tek şahit olarak nefsin, çok şahit olarak da Kirâmen Kâtibîn kâfîdir!» buyurur.

Ağzına mühür vurulur ve diğer âzâlarına; «Konuşun!» denilir. Onlar adamın amellerini haber verirler. Sonra adamın konuşmasına izin verilir. Adam âzâlarına:

«–Yazıklar olsun size! Defolun buradan! Ben sizin için mücâdele ediyordum.» der.” (Müslim, Zühd, 17)

Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede, insanın kendi âzâlarının yanında, üzerinde yaşadığı yeryüzünün de şahitlik edeceğini şöyle bildirmektedir:

“O gün yeryüzü, bütün haberlerini anlatır. Çünkü Rabbin ona bunları vahyetmiştir.” (ez-Zilzâl, 4-5)

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir defasında bu âyet-i kerîmeleri okudular ve ashâbına:

“–Arz’ın (yeryüzünün) anlatacağı haberleri nelerdir, biliyor musunuz?” diye sordular. Onlar:

“–Allah ve Rasûlü daha iyi bilir!” diye cevap verince Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

“–Onun haberleri, kadın veya erkek her kulun Arz üzerinde işlemiş olduğu amellere şahitlik etmesi ve; «Şu gün, şu vakitte, şu şu işleri yaptı.» demesidir. İşte bunlar, yeryüzünün haberleridir.” buyurdular. (Tirmizî, Kıyâmet 7/2429; Tefsir 99/3353; Ahmed, II, 374; Hâkim, II, 281/3012)

Yine bir başka hadîs-i şerîfte şöyle buyrulmaktadır:

“Yeryüzünden sakının! Çünkü o sizin annenizdir, yani içinde yaşadığınız ve sonunda dönüp varacağınız yerdir. Üzerinde işlenen iyi ya da kötü bütün amelleri haber verecektir.” (Heysemî, I, 241)

İşte o gün insan, şaşkın bir vaziyette; “Ne oluyor bu yeryüzüne! Nasıl bütün haberleri anlatabiliyor?!” diyerek büyük bir dehşet içinde kalacaktır.

O gün melekler ve insanlardan da şahitler vardır. Fakat şahitlerin en büyüğü, hiç şüphesiz ki Yüce Rabbimiz’dir.

Âyet-i kerîmede buyrulur:

“Herkes ne yaptıysa, karşılığı tastamam verilir. Allah, onların yaptıklarını en iyi bilendir.” (ez-Zümer, 70)

Eğer biz bu hakîkati gerçek mânâda idrâk edebilir de, O’ndan lâyıkıyla hayâ ederek her türlü kötülükten vazgeçebilirsek, kullarına çok merhametli olan Allah Teâlâ’dan başka hiçbir şahide gerek kalmaz.

Bu hususta Şeyh Şiblî Hazretleri’nin şu kıssası ne kadar hikmetlidir:

Bir vâiz, kürsüde âhiret ahvâlini anlatmaktaydı. Cemaatin arasında Şeyh Şiblî Hazretleri de vardı. Vâiz efendi, Cenâb-ı Hakk’ın âhirette soracağı suallerden bahsederek:

“–İlmini nerede kullandın, sorulacak! Malını-mülkünü nereden kazanıp nereye harcadın, sorulacak! Ömrünü nasıl geçirdin, sorulacak! İbadetlerin ne durumda, sorulacak! Harama-helâle dikkat ettin mi, sorulacak!..”

Bunların ardından; “Şunlar şunlar da sorulacak!..” diye, hepsi de son derece mühim olan pek çok husus saydı. Fakat bu kadar tafsîlâtlı îzâha rağmen, meselenin özüne dikkat çekilmemesi üzerine, Şiblî Hazretleri yumuşak bir üslûpla vâize seslendi:

“–Ey vâiz efendi! Suallerin en mühimlerinden birini unuttunuz! Allah Teâlâ esas şunu soracak:

«Ey kulum! Ben seninleydim, sana şah damarından daha yakındım; fakat sen kiminleydin?!»”

Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmelerde şöyle buyuruyor:

“…Nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir…” (el-Hadîd, 4)

“…Biz ona (insana) şah damarından daha yakınız.” (Kāf, 16)

“…Şunu iyi bilin ki Allah, insan ile kalbi arasına girer…” (el-Enfâl, 24)

“Kullarım Sana, Ben’i sorduğunda (söyle onlara): Ben çok yakınım…” (el-Bakara, 186)

Yani zamandan ve mekândan münezzeh olan Cenâb-ı Hak her an biz kullarıyla beraber, her hâlimize vâkıf ve her amelimize şahit… Dolayısıyla mü’minler olarak bu hakîkatin şuur ve idrâki içinde, kulluk edebimize yakışmayacak hâl ve tavırlardan titizlikle sakınmalıyız.

O büyük hesap gününde, İki Cihan Serveri Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de ümmetine şahit olarak getirilecektir. Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur:

“Her bir ümmetten bir şahit getirdiğimiz ve Sen’i de onlara şahit olarak gösterdiğimiz zaman hâlleri nice olacak!” (en-Nisâ, 41)

Bu dünya hayatında dahî, bir kimsenin sevdikleri önünde işlediği bir suç dolayısıyla hesâba çekilmesi gönlüne girân gelmekte iken, düşünmek lâzımdır ki, o gün peygamberler, önderler ve diğer şahitler huzûrunda hesâba çekilen kimsenin hâli nice olur? Zira bu dünyada gizlice işlediği günahlar, orada pek çok şahidin önünde sergilenecek!..

Bu sebeple, âlemlere rahmet olarak gönderilen ve ümmetine çok merhametli olan Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Vedâ Hutbesi’nde bizlere şöyle seslenmiştir:

“…Haberiniz olsun ki; ben, önceden gidip Havz’ın başında sizi bekleyeceğim! Diğer ümmetlere karşı, sizin çokluğunuzla sevineceğim. Sakın, (günah işleyerek) yüzümü kara çıkarmayınız!..”[52]

Bir âyet-i kerîmede de Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

“Küfür yoluna sapıp Peygamber’i dinlemeyenler, o gün yerin dibine batırılmayı temennî ederler ve Allah’tan hiçbir haberi gizleyemezler.” (en-Nisâ, 42)

Velhâsıl bugün Allah ve Rasûlü’nden uzak bir hayat yaşamak, insanı o büyük hesap gününde kahredici bir utanca ve yerin dibine geçmeyi arzu ettirecek kadar şiddetli bir mahcûbiyete dûçâr edecektir.

Hesâbın Şiddeti

Fânî hayatlarında hep hesapsız, sorumsuz ve âhiretsiz bir dünya hayali kuran kâfir, fâsık ve gâfiller, kıyâmetin o dehşetli manzaralarıyla karşılaştıkları zaman, o çetin ve belâlı günün azâbından kurtulmak için dünyadayken sahip oldukları her şeylerini, hattâ kat kat fazlasını fidye olarak vermeye râzı olacaklardır. Lâkin o gün, iş işten geçmiş, fırsat elden kaçmış olacaktır. Bu hâl, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle bildirilmektedir:

“Günahkâr kimse ister ki, o günün azâbından (kurtulabilmek için), oğullarını, hanımını, kardeşini, kendisini koruyup barındıran bütün ailesini ve yeryüzünde kim varsa hepsini fidye olarak versin de tek kendini kurtarsın!” (el-Meâric, 11-14)

Nebiyy-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de ilâhî hesâbın şiddeti hakkında şu haberleri vermişlerdir:

“Kıyâmet günü kâfir getiri­lir ve ona:

«‒Ne dersin, şu anda dünya dolusu altının olsa, onları (şu azaptan kurtulmak için) fidye olarak verir miydin?»diye sorulur.

Kâfir (hiç tereddüt etmeden):

«‒Evet!» der.

Bunun üzerine ona:

«‒(Yalan söyledin! Dünyada) senden, bundan daha az ve kolay bir şey (yani tevhîd) is­tenmişti (de sen bundan kaçınmıştın)!» denilir.” (Buhârî, Rikāk, 49; Müslim, Münâfikûn, 52-53)

Diğer rivâyette bu suâlin, “Cehennem ehlinden azâbı en hafif olana” sorulacağı beyân edilmektedir.

Adiy bin Hâtim -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:

“Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir gün:

«‒Kendinizi Cehennem ateşinden koruyunuz!» buyurdular ve mübarek yüzlerini çevirip kendilerini geri çektiler… Bunu üç defa tekrarladılar. O zaman biz, Muhterem Efendimiz’in Cehennem’e bakarak konuştuklarını anladık. Sonra şöyle buyurdular:

«‒Bir hurmanın yarısıyla bile olsa kendinizi Cehennem ateşinden koruyunuz! Bunu da bu­lamayan, güzel bir sözle kendini ateşten korusun!»” (Buhârî, Rikāk, 49)

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz buna benzer bir hadîs-i şerîflerinde de şöyle buyurmuşlardır:

“…Her biriniz mutlakâ Allah Teâlâ’nın huzûrunda durdurulursunuz. Cenâb-ı Hak ile (kul) arasında ne bir perde ne de Allâh’ın kelâmını tercüme ede­cek bir tercüman bulunmaz. Allah Teâlâ o kula:

«‒Ben sana mal vermedim mi?» diye sorar.

O da:

«‒Evet, verdin yâ Rabbi!» der.

Sonra Allah Teâlâ:

«‒Ben sana Rasûl göndermedim mi?» diye sorar.

Kul:

«‒Evet, gönderdin yâ Rabbi!» der.

O kimse sağına bakar, Cehennem’den başka bir şey göremez; soluna bakar, Cehennem’den başka bir şey göremez.

O hâlde her biriniz bir hurmanın yarısı ile de olsa Cehennem ateşinden korunsun! Onu da bulamazsa güzel bir sözle kendisini Cehennem ate­şinden korusun!” (Buhârî, Zekât, 9)

İslâm’da mülk, Allâh’a âittir. Cenâb-ı Hak, dînen zengin sayılan kulundan, kendisine ihsân ettiği -aslî ihtiyaçların dışındaki- malın kırkta birini her sene “zekât” olarak istemektedir. Kişinin araştırıp bu miktarı yerine ulaştırması farzdır.

Bunun dışında Rabbimiz, kullarından bir de “sadaka ve infak”ta bulunmalarını arzu etmektedir. Nitekim âyet-i kerîmede şöyle buyurmaktadır:

“Sevdiğiniz şeylerden infâk etmedikçe aslâ «birr»e (yani hayrın kemâline) eremezsiniz! Her ne infâk ederseniz, Allah onu hakkıyla bilir.” (Âl-i İmrân, 92)

Bu da infâkın bizi Cenâb-ı Hakk’a yaklaştıran en mühim vâsıtalardan biri olduğuna delildir.

Yukarıdaki hadîs-i şerîfte bahsedilen “yarım hurma”, verecek başka hiçbir şeyi olmayan içindir. İmkânı geniş olan biri tutup hurma dağıtır da kendisini infak mes’ûliyetinden kurtardığını zannederse büyük bir hatâya düşmüş olur. Bu ifâde bizlere, infâkın, insanı Cehennem’den kurtarma hususunda çok mühim bir yere sahip olduğunu ve aynı zamanda herkes için zarurî bir ibadet olduğunu göstermektedir. Bir hurması olan kişiye bile yarısını vermesi emrediliyorsa, daha fazla imkânı olanların nasıl bir fedakârlık içinde bulunması gerektiği, buna kıyâs edilerek anlaşılabilir.

Nitekim Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, ashâbının fakirlerinden Ebû Zer -radıyallâhu anh- Hazretleri’ne:

“−Yâ Ebâ Zer! Çorbana biraz daha su kat ve komşunu da gözet!” buyurmuşlardır. (Müslim, Birr, 142)

İnfâkı emreden âyet inince fakir sahâbîler bile dağlara çıkıp odun kesmiş, pazara getirip satmış ve kazandıklarını Allah için infâk etmişlerdir.

Cenâb-ı Hak bu hususta bir ölçü olarak şöyle buyuruyor:

“O (takvâ sahipleri) ki bollukta da darlıkta da Allah için infâk ederler…” (Âl-i İmrân, 134)

“…(Rasûlüm!) Sana (hayr u hasenât yolunda) neyi infâk edeceklerini sorarlar. De ki: «İhtiyaç fazlasını (verin)!..»” (el-Bakara, 219)

Kıyâmetteki hesâbın şiddetiyle alâkalı olarak yine Nebiyy-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Kıyâmet günü Âdemoğlu âdeta bir kuzu gibi getirilip Allah Teâlâ’nın huzûrunda durdurulur. Allah Teâlâ ona:

«–(Ey kulum!) Sana (hayat, sıhhat, âfiyet, âzâ gibi sayısız nîmetler) verdim, (evlât, hizmetçiler, mal, makâm gibi) bol bol ihsanlarda bulundum, (Kitap indirmek ve Peygamber göndermek gibi) büyük inʻâmlarda bulundum. Peki, bütün bunlara mukâbil sen ne yaptın?» buyurur.

Kul:

«–Yâ Rabbi, bana lûtfettiğin malları topladım, onları üretip artırdım ve olduğundan daha fazla bir hâlde geride bıraktım. Beni dünyaya geri gönder[55] de onların hepsini (Sen’in yolunda infâk ederek) Sana getireyim.» der.

Allah Teâlâ:

«–Bana, önceden âhirete gönderdiğin sâlih amelleri göster!» buyurur.

Kul yine:

«–Yâ Rabbi, bana lûtfettiğin malları topladım, onları üretip artırdım ve olduğundan daha fazla bir hâlde geride bıraktım. Beni dünyaya geri gönder de onların hepsini Sana getireyim.» der.

O, âhiret için hiçbir sâlih amel işlememiş bir kuldur ve derhâl Cehennem’e götürülür.” (Tirmizî, Kıyâmet, 6/2427. Krş. Müslim Zühd, 16)

Cenâb-ı Hak hesâba çektiği gâfil insanların içine düştüğü müşkül hâli âyet-i kerîmede şu şekilde ifâde buyurmaktadır:

“Onlar orada:

«–Ey Rabbimiz! Bizi çıkar, (tekrar dünyaya gönder de daha önceleri) yaptığımızın yerine sâlih ameller yapalım!» diye feryâd ederler.

(Onlara denir ki:)

«–Size düşünecek kimsenin düşünebileceği kadar bir ömür vermedik mi? Size uyarıcı da gelmedi mi? (Niçin inanmadınız?) Şimdi tadın (azâbı)! Zâlimlerin yardımcısı yoktur.»” (Fâtır, 37)

Bu, üzerinde ciddiyetle tefekkür etmemiz gereken, çok ibretli bir âyet-i kerîmedir. Şu fânî dünya hayatı, âhirete kıyasla kısacık bir fasıl olmasına rağmen, düşünüp ibret almak isteyen biri için fazlasıyla yeterli bir zaman dilimidir. Yani bu dünyada hepimize düşünecek kadar bir zaman da verildi, bizi âhiret azâbından îkaz eden bir peygamber de geldi. Günümüze kadar, O Peygamberʼi ve Oʼnun getirdiği Kitâbʼı îzah eden sayısız eser de kaleme alındı. Böylece Cenâb-ı Hakkʼa karşı bütün mâzeret kapılarımız kapanmış oldu.

O hâlde bugün, yanlış hâl ve davranışları terk edip sâlih amellere yönelmekte geç kalmayalım! İlâhî mîzanda hesâba çekilmeden evvel kendimizi sık sık ve ciddiyetle hesâba çekelim ki o gün vereceğimiz hesâbımız kolay olsun…

Mü’minlere Rahmet Tecellîsi

Bir sıfatı da “ayıpları gizleyip örten” mânâsında “Settâru’l-Uyûb” olan Cenâb-ı Hak, affedeceği günahkâr mü’min kullarının bir kısmını, günahları ortaya dökülüp de mahcub olmasınlar diye, gizlice hesâba çekecektir.

Nitekim Safvân bin Muhrız el-Mâzinî -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:

“Ben bir defasında Abdullah bin Ömer -radıyallâhu anh-’ın elin­den tutmuş giderken birisi karşımıza çıktı ve İbn-i Ömer Hazretleri’ne:

«‒Necvâ hususunu Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’den nasıl işittiniz?» diye sordu.

İbn-i Ömer -radıyallâhu anh- da şöyle buyurdu:

«‒Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in şöyle buyurduklarını işittim:

“–Muhakkak ki Allah Teâlâ kıyâmet günü mü’mini yaklaştırır, üzerine perdesini indirerek onu örter (ve hiç kimsenin görmediği bir vaziyette tek başına hesâba çeker):

«‒Filân günahı biliyor musun? Falan gü­nahı biliyor musun?» diye sorar.

Mü’min de (büyük bir nedâmet içerisinde):

«‒Evet; biliyorum, biliyorum ey Rabbim!» der.

Bu şekilde günahlarını ikrâr edip (günahlarının çokluğu sebebiyle) artık kesinlikle helâk olacağına kanaat getirdiği bir anda Cenâb-ı Hak:

«‒Onları dünyada gizlemiştim (ortaya çıkarmamış ve başkalarına göstermemiştim), bugün de senin için hepsini mağfiret ediyorum!» buyurur. Ve mü’mine hasenat defteri verilir.

Kâfirlere ve münâfıklara gelince; şahitler, onlar hakkında herkesin içinde:

«İşte bunlar, Rab’lerine karşı yalan söyleyenlerdir, derler. Bilin ki, Allâh’ın lâneti zâlimlerin üzerinedir!»” (Buhârî, Mezâlim 2, Tefsîr 11/4; Ahmed, II, 74)

Hesap esnâsında mü’min kulun Rabbiyle baş başa kalması, çok ayrı bir lûtuftur. Bu sebeple Hak âşıklarının hesâba bakışı farklı olmuştur. Nitekim Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri bir gün:

“‒Bütün insanlar hesaptan kaçarlar, ben ise Cenâb-ı Hak’tan beni hesâba çekmesini istiyorum.” buyurmuşlardı. Kendisine:

“‒Niçin?” diye sorulunca, şu muhteşem cevâbı verdiler:

“‒Belki Cenâb-ı Hak, hesap esnâsında bana; «‒Ey kulum!» diye hitâb eder, ben de «‒Lebbeyk/buyur yâ Rabbi!» derim! O’nun bana; «‒Ey kulum!» buyurması, benim için dünya ve içindekilerden daha sevimlidir. Sonra bana dilediğini yapsın!”

Hesap Günü Neler Sorulacak?

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz ibadetlerden ilk sorulacak suâlin, dînin direği olan “namaz” hakkında olacağını şöyle haber vermişlerdir:

“Kıyâmet günü kulun hesâba çekileceği ilk amel, namazdır. Eğer kul, namazlarını Allâh’ın istediği şekilde edâ etmiş ise, felâha erer ve maksûduna nâil olur. Namazlarını edâ etmemiş veya gafletle kılmışsa, kaybeder ve hüsrâna uğrar.

Şayet farzlarından bir şey noksan olursa, Azîz ve Celîl olan Rabbimiz:

«Kulumun nâfile namazları var mı, bakınız?» buyurur. Farzların eksiği nâfilelerle tamamlanır.

Sonra kul, diğer amellerinden de bu minvâl üzere hesâba çekilir.” (Tirmizî, Salât, 188/413; Nesâî, Salât, 9/462)

Kul hakları içinde ise ilk olarak “haksız yere akıtılan kanların” hesâbı sorulacaktır. Nitekim Nebiyy-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Kıyâmet günü insanlar arasında ilk görülecek dâvâ, kan dökmekle alâkalı olanlardır.” (Buhârî, Diyât, 1; Müslim, Kasâme, 28)

Kan dökmeyle alâkalı günahların hesapta en başa alınması, Cenâb-ı Hakk’ın, haksız yere adam öldürme ve yaralamaya ne kadar çok gazaplandığını da ortaya koymaktadır.

Dünyevî bir meseleden dolayı adam öldürmek, büyük günahtır. Lâkin bir kimsenin, mü’min olduğunu bildiği hâlde bir başkasını öldürmesi, çok daha büyük bir günahtır. Cenâb-ı Hak böyle bir kimsenin cezâsını âyet-i kerîmede şöyle ifâde buyurmaktadır:

“Kim bir mü’mini kasten öldürürse cezâsı, içinde ebediyyen kalacağı Cehennem’dir. Allah ona gazap etmiş, onu lânetlemiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.” (en-Nisâ, 93)

Kıyamet Günü Hesap Sorulacak Sorular

Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, kıyâmet günü hesâbı verilecek diğer hususları ise hadîs-i şerîflerinde şöyle haber vermişlerdir:

“Kıyâmet günü kula ilk (olarak hesâbı) sorulacak nîmetlerden biri şudur:

Ona; «Biz senin bedenine sıhhat vermedik mi? Seni (sıcak günlerde) soğuk suya kandırmadık mı?» denir!” (Tirmizî, Tefsîr, 102/3358)

“Hiçbir kul, kıyâmet günü şu beş şeyden hesâba çekilmeden bir adım dahî atamaz:

– Ömrünü nerede tükettiğinden,

– İlmini nerede kullandığı ve onunla ne ameller işlediğinden,

– Malını nereden kazandığından,

– Malını nereye harcadığından ve

– Vücudunu (gençliğini) nerede yıprattığından.” (Tirmizî, Kıyâmet, 1/2417)[59]

“İlim asrı” denilen ve her türlü bilgiye ulaşmanın son derece kolaylaştığı bir zamanda yaşıyoruz. Öyle ki artık cehâlet, neredeyse mâzeret olmaktan çıktı. Dînini öğrenmek isteyen bir müslüman; okumak, araştırmak ve sormak için pek çok imkâna sahip durumda. Bu büyük nîmetin şükrünü ne kadar edâ edebildiğimizden, akıl dağarcığımızı hangi bilgilerle doldurup gönüllerimizi nelerle yoğurduğumuzdan da bir gün hesap vereceğimizi unutmamalıyız. En hayâtî ve öncelikli tahsîlin, dînimizi doğru öğrenip takvâ üzere hayatımıza tatbik edebilmek olduğunu hatırımızdan çıkarmamalıyız.

Üniversiteyi bitirmiş, yüksek tahsil yapmış, bilgili, kültürlü nice gençler görüyoruz. Ne yazık ki Kur’ân ve Sünnet kültüründen haberleri yok. Yaptıkları tahsilin de, Kur’ân ve Sünnet’te medhedilen ilim olduğunu zannediyorlar. Hâlbuki insanın zihnini ve kalbini Allâh’a götürmeyen, O’nun kudret ve azamet-i ilâhiyyesini idrâke ulaştırmayan bilgiler, kişiye belki bu dünyada bir etiket ve apolet kazandırır, fakat onu ebedî bir hüsrâna düşmekten kurtaramaz.

Yûnus’un dediği gibi;

İlim ilim bilmektir,
İlim kendin bilmektir,
Sen kendini bilmezsen;
Bu nice okumaktır?

En büyük ilim, Cenâb-ı Hakk’ı tanıyabilmek, O’na güzel bir kul olabilmektir. Kendimizi sık sık hesâba çekerek Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet-i Seniyye’ye dâir ilimlerin hayatımızda ne kadar yer tuttuğuna iyi bakmalıyız. Zira yarın bunun da hesâbını vereceğiz.

Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede şöyle buyuruyor:

“Sonra siz muhakkak kıyâmet günü Rabbinizin huzûrunda muhâkemeye duracak (birbirinizden dâvâcı olacak)sınız.” (ez-Zümer, 31)

Bu âyet-i kerîme nâzil olunca ashâb-ı kirâmdan Zübeyr -radıyallâhu anh-:

“‒Yâ Rasûlâllah! Dünyada dâvâlaştıktan sonra aramızdaki husûmet âhirette de tekrarlanacak mı?” diye sordu.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

“‒Evet, (her hak sahibine hakkı verilinceye kadar devam edecek)!” buyurdular.

Zübeyr -radıyallâhu anh-:

“‒O zaman iş çok ciddî ve çetin!” dedi. (Tirmizî, Tefsîr, 39/3236)

Zira o gün, mazlumun zâlimden alınmadık hiçbir hakkı bırakılmayacaktır.

Ashâb-ı kirâm, kıyâmet günü hesâbını veremeyecekleri bir işi yapmamaya büyük titizlik gösterir, bu hususta gaflet ve ihmâli olanları da îkaz ederlerdi.

Nitekim Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh-, bir gün süte su karıştırıp satan bir kişiye rastlamıştı. Ona, şu fânî hayatı değil de, sonsuz olan âhiret yurdunu unutmadan hareket etmesi gerektiğini ifâde sadedinde:

“‒Kıyâmet günü sana; «Suyu sütten ayır bakalım!» denilirse hâlin nice olur?!» buyurdu. (Beyhakî, Şuab, VII, 231/4927)

Bir gün Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz devesinin üzerinde, arkadaşları da O’nun önünde gidiyorlardı. Muâz bin Cebel -radıyallâhu anh-:

“–Ey Allâh’ın Elçisi! Sen’i rahatsız etmeyeceksem, yanına yaklaşmama izin verir misin?” diye sordu. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Yaklaş!” buyurdu. Hazret-i Muâz O’na yaklaştı, yan yana ilerlemeye başladılar. Muâz -radıyallâhu anh-:

“–Canım Sana fedâ olsun, yâ Rasûlâllah! Cenâb-ı Mevlâ’dan niyâzım, bizim (can) emânetimizi Sen’den önce almasıdır. Allah göstermesin, eğer Sen bizden önce vefât edersen, Sen’den sonra hangi ibadetleri yapalım?” diye sordu.

Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bu soruya cevap vermedi. Bunun üzerine Muâz -radıyallâhu anh-:

“–Allah yolunda cihâd mı edelim?” diye sordu. Efendimiz şöyle buyurdu:

“–Allah yolunda cihâd güzel şeydir; ama insanlar için bundan daha hayırlısı vardır.”

“–Yani oruç tutmak, zekât vermek mi?”

“–Oruç tutmak, zekât vermek de güzeldir.”

Muâz -radıyallâhu anh-, bu minvâl üzere insanoğlunun yaptığı bütün iyilikleri sayıp döktü. Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- her defasında:

“–İnsanlar için bundan daha hayırlısı vardır.” diyordu. Hazret-i Muâz:

“–Anam, babam Sana kurban olsun, insanlar için bunlardan daha hayırlı olan nedir?” diye sordu. Peygamber Efendimiz ağzını gösterdi ve:

“–Hayır konuşmayacaksa susmak.” buyurdu.

Muâz -radıyallâhu anh-:

“–Konuştuklarımızdan dolayı hesâba mı çekileceğiz?” diye sordu.

Bunun üzerine Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Muâz’ın dizine hafifçe vurdu ve ona şunları söyledi:

“–Allah hayrını versin ey Muâz! İnsanları yüzüstü Cehennem’e sürükleyen, dillerinin söylediğinden başka nedir ki?

Kim Allâh’a ve âhiret gününe inanıyorsa, ya faydalı söz söylesin veya sussun, zararlı söz söylemesin! Sizler hayırlı söz söyleyerek kazançlı çıkınız; zararlı söz söylemeyerek rahat ve huzura kavuşunuz.” (Hâkim, IV, 319/7774)

Demek ki kıyâmet günü, dünya hayatımızda ağzımızdan çıkan bütün sözlerin de hesâbı sorulacaktır. Bu husustaki bazı istisnâları da Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle bildirmişlerdir:

“Âdemoğlunun, iyiliği tavsiye edip kötülükten sakındırmak veya Allah Teâlâ’yı zikir hâriç, bütün sözleri aleyhinedir, lehine değildir.” (Tirmizî, Zühd, 63/2412)

Sözlerin Hesabı Sorulur
Ağızdan çıkan boş ve zararlı sözler gibi, söylemek gerekirken söylenmeyen sözlerin de hesâbı vardır:

Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:

“(Biz, ashâb-ı kirâm arasında şu hakîkati) duyardık:

Kıyâmet gününde bir kişinin yakasına, hiç tanımadığı biri gelip yapışır. Adam şaşırır ve:

«–Benden ne istiyorsun? Ben seni hiç tanımıyorum ki!» der.

Yakasına yapışan kişi ise:

«–Dünyada iken beni hatâ ve çirkin işler üzerinde görürdün de îkaz etmez, beni o kötülüklerden alıkoymazdın.» diyerek ondan dâvâcı olur.” (Münzirî, et-Terğîb ve’t-Terhîb, III, 164/3506; Rudânî, Cem’u’l-Fevâid, V, 384)

Dolayısıyla tebliğ ve irşadda bulunma imkânımız varken ihmâl ettiğimiz nice kimsenin Mahşer günü yakamıza yapışıp;

“‒Sen, senden öncekilerin ihlâslı gayretleri neticesinde İslâm ile müşerref olmuştun. İslâm nedir, îman nedir biliyordun. Bana niçin anlatmadın? Benim ateşten kurtulmam için, niçin yardımını esirgedin?!” diyebileceğini unutmamalıyız.

Ebû Ali ed-Dekkâk Hazretleri haksızlık karşısında hak ve hakîkati tebliğden uzak durmanın bir îman zaafı olduğunu ifâde sadedinde şöyle buyurmuştur:

 “Hakkı söylemeyip sükût eden kişi, dilsiz şeytandır.” (Kuşeyrî, Risâle, I, 245; Nevevî, Ezkâr, s. 335/1030)

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Sizden her kim bir kötülük görürse onu eliyle düzeltsin, buna gücü yetmezse diliyle düzeltsin, buna da gücü yetmezse kalbiyle buğz etsin ki bu, îmânın en zayıf hâlidir.” (Müslim, Îmân, 78)

Hâsılı insan, hayır veya şer nâmına küçücük bir zerrenin bile gözden kaçmayacağı bir günde her şeyin hesâbını vereceğini aklından çıkarmamalıdır.

Hesâbı Hafifletmek İçin
Kıyâmet gününün dehşet verici hesâbından selâmetle çıkabilmek için bilhassa kul haklarından sakınıp hak sahipleriyle helâlleşmek zarûrîdir. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, bu hususta ümmetine pek çok tavsiyelerde bulunmuşlardır. Nitekim bir hadîs-i şerîfte şöyle buyrulur:

“Kimin üzerinde bir din kardeşinin ırzı, nâmusu veya malıyla ilgili bir hak varsa, altın ve gümüşün bulunmayacağı kıyâmet günü gelmeden evvel o kimseyle helâlleşsin!

Aksi hâlde, kendisinin sâlih amelleri varsa, yaptığı zulüm miktârınca sevaplarından alınır (hak sahibine verilir). Şayet iyilikleri yoksa, zulmettiği kardeşinin günahlarından alınarak onun üzerine yükletilir.” (Buhârî, Mezâlim 10, Rikāk 48)

Diğer bir hadîs-i şerîfte ise şöyle buyrulur:

“Ey insanlar! Kimin üzerinde bir (kul) hak(kı) varsa, onu hemen ödesin, dünyada rezil-rüsvâ olurum diye düşünmesin! İyi biliniz ki dünya rüsvâlığı âhirettekinin yanında pek hafif kalır.” (Taberânî, Kebîr, XVIII, 280; İbn-i Esîr, el-Kâmil, II, 319; Heysemî, IX, 26)

Yine Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- âhiretteki hesâbı kolaylaştırmak için bu dünyada helâlleşmenin elzem olduğunu ifâde sadedinde; “Böyle yapan (helâlleşen) kula Allah rahmet eylesin!” diye duâda bulunmuşlardır. (Tirmizî, Kıyâmet, 2/2419)

Unutulmamalıdır ki hakk-ı ibâd, yani kul hakkı çok mühimdir ve kıyâmete kalan bir hâdisedir. Kıyâmet gününe kul hakkı ile çıkmak da hadîs-i şerîfte buyrulduğu üzere kişiyi “müflis” durumuna düşürür.

Nitekim Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir gün ashâbına:

“–Müflis kimdir, biliyor musunuz?” diye sormuştu. Onlar da:

“–Bize göre müflis, parası ve malı olmayan kimsedir.” şeklinde cevap verdiler.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:

“–Şüphesiz ki ümmetimin müflisi şu kimsedir:

Kıyâmet günü namaz, oruç, zekât gibi ibadetlerden hâsıl olan sevaplarla gelir. Fakat şuna kötü söz söylediği, buna zinâ isnad ve iftirasında bulunduğu, şunun malını yediği, bunun kanını döktüğü ve şunu dövdüğü için iyiliklerinin sevâbı şuna-buna verilir. Üzerindeki kul hakları bitmeden sevapları biterse, hak sahiplerinin günahları kendisine yükletilir ve neticede Cehennem’e atılır.” (Müslim, Birr, 59; Tirmizî, Kıyâmet, 2/2418; Ahmed, II, 303, 324, 372)

İşte gerçek iflâs budur. Kul -Allah korusun- Cennet’e gideceği yerde Cehennem yolcusu oluverir.

Süfyân-ı Sevrî g şöyle buyurmuştur:

“Allah -azze ve celle-  Hazretleri’nin huzûruna, O’nunla senin arandaki yetmiş günah ile çıkman, seninle kullar arasındaki bir günah ile çıkmandan senin için daha hafiftir.”

Bu sözle alâkalı olarak, tefsir, hadis ve fıkıh âlimi İmâm Kurtubî şöyle der:

“Bu söz doğrudur. Zira Allah Teâlâ ganî ve cömerttir, Âdemoğlu ise fakir ve yoksuldur. İnsan o gün, üzerindeki günahı uzaklaştıracak bir haseneye bile muhtaçtır ki, onunla Mîzân’ı ağır bassın, hayır ve sevâbı çok olsun.” (Kurtubî, Tezkire, s. 726)

Muhammed bin Cahş -radıyallâhu anh- anlatıyor:

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in yanında oturuyorduk. Başını semâya kaldırdı, sonra elini alnına koyup:

“–Sübhânallah! Ne kadar ağır bir hüküm indirildi!” buyurdu.

Biz çok korktuk ve sükût ettik. Ancak ertesi gün:

“–Ey Allâh’ın Rasûlü! O indirilen ağır hüküm neydi?” diye sorabildim.

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:

“–Nefsim kudret elinde olan Allâh’a yemin ederim ki, bir kişi Allah yolunda öldürülse, sonra diriltilip tekrar öldürülse, sonra diriltilip tekrar öldürülse, üzerinde bir borç varsa, borcu ödeninceye kadar Cennet’e giremez.” (Nesâî, Büyû, 98/4681)

Diğer bir hadîs-i şerîfte de:

“Şehîdin, kul hakkı dışındaki bütün günahlarını Allah Teâlâ mağfiret eder.” buyrulmaktadır. (Müslim, İmâre, 119)

Kul hakkı hususunda, âhirette peygamberlerden sonra en yüksek mertebelerde olan şehidlerin durumu bile böyle olursa, diğer insanların hâlinin nice olacağını düşünmek gerekir!..

En büyük haklardan biri de anne-baba hakkıdır ve hiçbir iyilikle ödenemez. İslâm’da Allâh’a ve Rasûl’üne itaatten sonra ana-babaya itaat gelir. Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede şöyle buyurur:

“Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana-babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine «Öf!» bile deme; onları azarlama; ikisine de güzel söz söyle.” (el-İsrâ, 23)

Çünkü anne-babamız, dünyaya geliş vesîlemiz ve velî-nîmetimizdir. Cenâb-ı Hak kendi rızâsını, ana-babanın rızâsına bağlamıştır. Bu hakîkati Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle haber vermişlerdir:

“Allah Teâlâ’nın rızâsı, anne ve babayı hoşnut ederek kazanılır. Allah Teâlâ’nın gazabı da anne ve babayı öfkelendirmek sûretiyle celbedilir.” (Tirmizî, Birr, 3/1899)

Dolayısıyla anne-babalarımızın üzerimizdeki hakları, sayıya gelmeyecek kadar çoktur. Hayatın fırtınalarında üzerimize toz konmasın diye bütün varlıklarını seferber eden anne-babaların hakkını ödeyebilmek, hiç mümkün müdür? Hadîs-i şerîfte bu hakîkate şöyle bir teşbihle dikkat çekilmektedir:

“Hiçbir evlât, babasının hakkını ödeyemez. Şayet onu köle olarak bulur ve satın alıp âzâd ederse, babalık hakkını (ancak o zaman) ödeyebilmiş olur.” (Müslim, Itk, 25; Ebû Dâvûd, Edeb, 119-120; Tirmizî, Birr, 8/1906)

Anne-baba gayr-i müslim bile olsa, Cenâb-ı Hak onlarla iyi geçinmeyi, meşrû isteklerini yerine getirip gönüllerini hoş etmeyi emreder. Ancak, Allâh’a isyan sayılacak hususları bunun dışında tutar.[60] Zira Allâh’a isyan hususunda hiçbir kula itaat yoktur.

Velhâsıl Cennet’in yolu, anne-babanın rızâsından geçer. Cenâb-ı Hak Cennet’i sâliha annelerin ayakları altına sermiş, babayı da Cennet’in orta kapısı kılmıştır.[61] Artık dileyen onları memnun etsin, dileyen de kırıp incitsin!..

Anne-baba hakları bu kadar mühim olmakla birlikte, şayet bir anne-baba, evlâdının mânevî terbiyesini ihmâl eder veya onu Allâh’ın râzı olmadığı şekilde yetiştirip günahkâr bir kul olmasına sebebiyet verirse, bu defa kıyâmet günü evlât, anne-babasından dâvâcı olur. “Yâ Rabbi, bunlar bana hak ve hakîkati öğretmedi, güzel örnek olmadı, anne-babalık vazifelerini lâyıkıyla yapmadılar!..” diyerek şikâyetçi olur. İşte o zaman ebeveynler, evlâtlarından kaçacak yer ararlar.

Ahirette amel defterlerinin açılması nasıl olacak?

Ahirette kimler hesapsız cehenneme girecek?

 

Bir işe başlarken okunacak dua

Yeşil çayın zararları

Ayva yaprağının mucizevi faydaları

Ezan okunurken Kur'an okumaya devam edilir mi?
Dua ederken nelere dikkat etmeliyiz?

Ashab-ı Bedir okumanın faziletleri

Kumar neden haram?

Gülmek abdest bozar mı?