Meryem Suresi Arapça ve Türkçe okunuşu | Meali ve tefsiri

Güncelleme: 06.05.2019 11:12

Meryem Suresi Hz. Meryem'in mucizevi şekilde hamile kalmasını, Hz. İsa'nın babasız olarak dünyayı gelmesini, bu hadiseye Yahudilerin verdiği tepkiyi, Hz. İsa'nın beşikte konuşması gibi olağan üstü vakaları anlatır. Ayrıca Meryem Suresi Zekeriya, İbrahim ve Musa (as) gibi bazı peygamberlerin de kıssalarına yer verir. Meryem suresinde Müslümanlara yönelik bazı nasihatler ve uyarılar da bulunur.

>>>SAYFA İÇİNDE BUL>>>
LATİN OKUNUŞA GİT>>>
ARAPÇA OKUNUŞA GİT>>>
MEALE GİT>>>
TEFSİRE GİT>>>

Meryem Suresi'nin Sırları Hakkında Rivayetler

Bu Sure yazılır ve bir su içine konulur, daha sonra korkmuş bir kişiye içirilirse, Allah'ın izniyle korkusu gider.

Bu sureyi 41 kere okuyan kimse fakirlikten kurtulur.

Hamile kalamayıp düşük yapan kişiler için , Meryem suresinin 5-15. ayetleri yazılıp zemzem suyuna konulur, yazılar o suda silininceye kadar bekletilir ve o sudan bu ayetler okunarak içilirse Bi-iznillah murad gerçekleşir.

Bir kadın hamile kalmak isterse, hayızdan yıkandığı zaman Meryem Suresi 19,21 ve 22. ayetleri ile Yasin Suresinin 82-83 ayeti kerimelerini yazar, zemzem suyunda yazılar çıkıncaya kadar bekletir ve o suyun şifa vereceğini Allah' Teladan ümit ederek içerse, Allah'ın izni ile hamile kalır.

Kolay doğum yapmak isteyen hamile bir kadının, bu sureyi çokça okuması ile bi-iznillah doğumu kolay geçer.

İşte sırasıyla Meryem Suresi Türkçe okunuşu, Meali, Arapça okunuşu ve Tefsiri...

Meryem Suresi Arapça ve Türkçe okunuşu ile mealini aynı anda okumak için ise TIKLYINIZ...

 

MERYEM SURESİ TÜRKÇE OKUNUŞU

1.

Kef ha ya ayn sad

2.

Zikru rahmeti rabbike abdehu zekeriyya

3.

İz nada rabbehu nidaen hafiyya

4.

Kale rabbi innı vehenel azmü minnı veştealer ra'sü şeybev ve lem eküm bi düaike rabbi şekıyya

5.

Ve innı hıftül mevaliye miv veraı ve kanetimraetı akıran feheb lı mil ledünke veliyya

6.

Yerisüni ve yerisü min ali ya'kube vec'alhü rabbi radıyya

7.

Ya zekeriyya inna nübeşşiruke bi ğulaminismühu yahya lem nec'al lehu min kablü semiyya

8.

Kale rabbi enna yekunü lı ğulamüv ve kanetimraeti akırav ve kad belağtü minel kiberi ıtiyya

9.

Kale kezalik kale rabbüke hüve aleyye heyyinüv ve kad halaktüke min kablü ve lem tekü şey'a

10.

Kale rabbic'al lı ayeh kale ayetüke ella tükellimen nase selase leyalin seviyya

11.

Fe harace ala kavmihı minel mıhrabi fe evha ileyhim en sebbihu bükratev ve aşiyya

12.

Ya yahya huzil kitabe bi kuvveh ve ateynahül hukme abiyya

13.

Ve hananem mil ledünna ve zekah ve kane tekıyya

14.

Ve berram bi valideyhi ve lem yekün cebbaran asıyya

15.

Ve selamün aleyhi yevme vülide ve yevme yemutü ve yevme yüb'asü hayya

16.

Vezkür fil kitabi meryem izintebezet min ehliha mekanen şerkıyya

17.

Fettehazet min dunihim hıcaben fe erselna ileyha ruhana fe temessele leha beşaren seviyya

18.

Kalet innı euzü bir rahmani minke in künte tekıyya

19.

Kale innema ene rasulü rabbiki li ehebe leki ğulamen zekiyya

20.

Kalet enna yekunü li ğulamüv ve lem yemsesnı beşeruv ve lem ekü beğıyya

21.

Kale kezalik kale rabbüki hüve aleyye heyyin ve li nec'alehu ayetel linnasi ve rahmetem minna ve kane emram makdıyya

22.

Fe hamelethü fentebezet bihı mekanen kasıyya

23.

Fe ecaehel mehadu ila ciz'ın nahleh kaletya leytenı mittü kable haza ve küntü nesyem mensiyya

24.

Fe nadaha min tahtiha ella tahzenı kad ceale rabbüki tahteki seriyya

25.

Ve hüzzı ileyki bi ciz'ın nahleti tüsakıt aleyki rutaben ceniyya

26.

Fe külı veşrabı ve karrı ayna fe imma terayinne minel beşeri ehaden fe kulı innı nezertü lir rahmani savmen fe len ükellimel yevme insiyya

27.

Fe etet bihı kavmeha tahmilüh kalu ya meryemü le kad ci'ti şey'en feryya

28.

Ya uhte harune ma kane ebukimrae sev'iv ve ma kanet ümmüki beğıyya

29.

Fe eşarat ileyhi kalu keyfe nükelimü men kane fil mehdi sabiyya

30.

Kale innı abdüllahi ataniyel kitabe ve cealenı nebiyya

31.

Ve cealenı mübaraken eyne ma küntü ve evsanı bis salati vez zekati ma dümtü hayya

32.

Ve berram bi validetı ve lem yec'alnı cebbaran şekıyya

33.

Vesselamü aleyye yevme vülidtü ve yevme emutü ve yevme üb'asü hayya

34.

Zalike ıysebnü meryem kavlel hakkıllezı fıhi yemterun

35.

Ma kane lillahi ey yettehıze miv veledin sübhaneh iza kada emran fe innema yekulü lehu küm fe yekun

36.

Ve innellahe rabbı ve rabbüküm fa'büduh haza sıratum müstekıym

37.

Fahtelefel ahzabü mim beynihim fe veylül lillezıne keferu mim meşhedi yevmin azıym

38.

Esmı'bihim ve ebsır yevme ye'tunena lakiniz zalimunel yevme fı dalalim mübın

39.

Ve enzirhüm yevmel hasrati iz kudıyel emr ve hüm fı ğafletiv ve hüm la yü'minun

40.

İnna nahnü nerisül erda ve men aleyha ve ileyna yürceun

41.

Vezkür fil kitabi ibrahım innehu kane sıddıkan nebiyya

42.

İz kale li ebıhi ya ebeti lime ta'büdü ma la yesmeu ve la yübsıru ve la yuğnı anke şey'a

43.

Ya ebeti innı kad caenı minel ılmi ma lem ye'tike fettebı'nı ehdike sıratan seviyya

44.

Ya ebeti la ta'büdiş şeytan inneş şeytane kane lir rahmani asıyya

45.

Ya ebeti ninı ehafü ey yemesseke azabüm miner rahmani fe tekune liş şeytani veliyya

46.

Kale erağıbün ente an alihetı ya ibrahım leil lem tentehi le ercümenneke vehcürnı meliyya

47.

Kale selamün aleyk se estağfiru leke rabbı innehu kane bı hafiyya

48.

Ve a'tezilüküm ve ma ted'une min dunillahi ve ed'u rabbı asa ella ekune bi düai rabbı şekıyya

49.

Felemma'tezelehüm ve ma ya'büdune min dunillahi vehebna lehu ishaka ve ya'kub ve küllen cealna nebiyya

50.

Ve vehebna lehüm mir rahmetina ve cealna lehüm lisane sıdkın aliyya

51.

Vezkür fil kitabi musa innehu kane muhlesav ve kane rasulen nebiyya

52.

Ve nadeynahü min canibit turil eymeni ve karrabnahü neciyya

53.

Ve vehebna lehu mir rahmetina ehahü harune nebiyya

54.

Vezkür fil kitabi ismaıyle innehu kane sadikal va'di ve kane rasulen nebiyya

55.

Ve kane ye'müru ehlehu bis salati vez zekati ve kane ınde rabbihı merdıyya

56.

Vezkür fil kitabi idrıse innehu kane sıddıkan nebiyya

57.

Ve rafa'nahü mekanen aliyya

58.

Ülaikellezıne en'amellahü aleyhim minen nebiyyıne min zürriyyeti ademe ve mimmen hamelna mea nuhıv ve min zürriyyeti ibrahıme ve israıle ve mimmen hedeyna vectebeyna iza tütla aleyhim ayatür rahmani harru süccedev ve bükiyya

59.

Fe halefe mim ba'dihim halfün edaus salate yettebeuş şehevati fe sevfe yelkavne ğayya

60.

İlla men tabe ve amene ve amile salihan fe ülaike yedhulunel cennete ve la yuzlemune şey'a

61.

Cennati adninilletı veader rahmanü ıbadehu bil ğayb innehu kane va'dühu me'tiyya

62.

La yesmeune fıha bükratev ve aşiyya

63.

Tilkel cennetülletı nurisü min ıbadina men kane tekıyya

64.

Ve ma netezzelü illa bi emri rabbik lehu ma beyne eydına ve ma halfena ve ma beyne zalik ve ma kane rabbüke nesiyya (58. Ayet secde ayetidir.)

65.

Rabbüs semavati vel erdı ve ma beynehüma fa'büdhü vastabir li ıbadetih hel ta'lemü lehu semiyya

66.

Ve yekulül insanü e iza ma mittü le sevfe uhracü hayya

67.

E ve la yezkürul insanü enna halaknahü min kablü ve lem yekü şey'a

68.

Fe ve rabbike le nahşürannehüm veş şeyatıyne sümme le nuhdırannehüm havle cehenneme cisiyya

69.

Sümme lenenzianne min külli şıatin eyyühüm eşeddü aler rahmani ıtiyya

70.

Sümme le nahnü a'lemü billezıne hüm evla biha sıliyya

71.

Ve im minküm illa varidüha kane ala kabbike hatmem makdıyya

72.

Sümme nüneccillezınet tekav ve nezeruz zalimıne fıha cisiyya

73.

Ve iza tütla aleyhim ayatüna beyyinatin kalellezıne keferu lillizıne amenu eyyül ferıkayni hayrum mekamev ve ahsenü nediyya

74.

Ve kem ehlekna kablehüm min karnin hüm ahsenü esasev ve ri'ya

75.

Kul men kane fid dalaleti felyemdüd lehür rahmanü medda hatta iza raev ma yuadune immel azabe ve immes saah fe seya'lemune men hüve şerrum mekanev ve ad'afü cünda

76.

Ve yezıdüllahüllezınehtedev hüda vel bakıyatüs salihatü hayrun ınde rabbike sevabev ve hayrum meradda

77.

E fe raeytellezı kefera bi ayatina ve kale leuteyenne malev ve veleda

78.

Ettaleal ğaybe emittehaze ınder rahmani ahda

79.

Kella senektübü ma yekulü ve nemüddü lehu minel azabi medda

80.

Ve nerisühu ma yekulü ve ye'tına ferda

81.

Vettehazu min dunillahi alihetel li yekunu lehüm ızza

82.

Kella seyekfürune bi ıbadetihim ve yekunune aleyhim dıdda

83.

E lem tera enna erselneş şeyatıyne alel kafirıne teüzzühüm ezza

84.

Fe la ta'cel aleyhim innema neuddülehüm adda

85.

Yevme nahşürul müttekıyne iler rahmani vefda

86.

Ve nesukul mücrimıne ila cehenneme virda

87.

La yemlikuneş şefaate illa menttehaze ınder rahmani ahda

88.

Ve kalittehazer rahmanü veleda

89.

Le kad ci'tüm şey'en idda

90.

Tekadüs semavatü yetefettarne minhü ve tenşekkul erdu ve tehırrul cibalü hedda

91.

En deav lirrahmani veleda

92.

Ve ma yembeğıy lir rahmani ey yettehıze veleda

93.

İn küllü men fis semavate vel erdı illa atir rahmani abda

94.

Le kad ahsahüm ve addehüm adda

95.

Ve küllühüm atıhi yevmel kıyameti ferda

96.

İnnellezıne amenu ve amilus salihati se yec'alü lehümür rahmanu vüdda

97.

Fe innema yessernahü bi lisanike li tübeşşira bihil müttekıyne ve tünzira bihı kavmel lüdda

98.

Ve kem ehlekna kablehüm min karn hel tühussü minhüm min ehadin ev temeu lehüm rikza

 

>>>SAYFA İÇİNDE BUL>>>
LATİN OKUNUŞA GİT>>>
ARAPÇA OKUNUŞA GİT>>>
MEALE GİT>>>
TEFSİRE GİT>>>

 

MERYEM SURESİ TÜRKÇE MEALİ

1.Kaf Ha Ya Ayn Sad.2.Bu, Rabbinin, Zekeriya kuluna olan merhametinin anılmasıdır.3.Hani o Rabbine gizli bir sesle yalvarmıştı.4.O şöyle demişti: "Rabbim! Şüphesiz kemiklerim gevşedi. Saçım sakalım ağardı. Sana yaptığım dualarda (cevapsız bırakılarak) hiç mahrum olmadım."5, 6."Gerçek şu ki ben, benden sonra gelecek akrabalarım(ın isyankar olmaların)dan korkuyorum. karım ise kısırdır. Bana kendi tarafından; bana ve Yakub hanedanına varis olacak bir çocuk bağışla ve onu hoşnutluğuna ulaşmış bir kimse kıl!"7.(Allah şöyle dedi:) "Ey Zekeriyya! Haberin olsun ki biz sana Yahya adlı bir oğul müjdeliyoruz. Daha önce onun adını kimseye vermedik."8.Zekeriyya, "Rabbim!" "Hanımım kısır ve ben de ihtiyarlığın son noktasına ulaşmış iken, benim nasıl çocuğum olur?"9.(Vahiy meleği) dedi ki: "Evet, öyle. (Ancak) Rabbin diyor ki: "Bu bana göre kolaydır. Nitekim daha önce, hiçbir şey değil iken seni de yarattım."10.Zekeriyya, "Rabbim, öyleyse bana (çocuğumun olacağına)bir işaret ver", dedi. Allah da, "Senin işaretin, sapasağlam olduğun halde insanlarla (üç gün) üç gece konuşamamandır" dedi.11.Derken Zekeriya ibadet yerinden halkının karşısına çıktı. (Konuşmak istedi, konuşamadı) ve onlara "Sabah akşam Allah'ı tespih edin" diye işaret etti.12, 13, 14.(Yahya dünyaya gelip büyüyünce onu peygamber yaptık ve kendisine) "Ey Yahya kitaba sımsıkı sarıl" dedik. Biz ona daha çocuk iken hikmet ve katımızdan kalp yumuşaklığı ve ruh temizliği vermiştik. O, Allah'tan sakınan, anne babasına iyi davranan bir kimse idi. İsyancı bir zorba değildi.15.Doğduğu gün, öleceği gün ve diriltileceği gün ona selam olsun!16, 17.(Ey Muhammed!) Kitapta (Kur'an'da) Meryem'i de an.Hani ailesinden ayrılarak doğu tarafında bir yere çekilmiş ve (kendini onlardan uzak tutmak için) onlarla arasında bir perde germişti. Biz, ona Cebrail'i göndermiştik de ona tam bir insan şeklinde görünmüştü.18.Meryem, "Senden, Rahman'a sığınırım. Eğer Allah'tan çekinen biri isen (bana kötülük etme)" dedi.19.Cebrail, "Ben ancak Rabbinin elçisiyim. Sana tertemiz bir çocuk bağışlamak için gönderildim" dedi.20.Meryem, "Bana hiçbir insan dokunmadığı ve iffetsiz bir kadın olmadığım halde, benim nasıl çocuğum olabilir?" dedi.21.Cebrail, "Evet, öyle. Rabbin diyor ki: O benim için çok kolaydır. Onu insanlara bir mucize, katımızdan bir rahmet kılmak için böyle takdir ettik. Bu zaten (ezelde) hükme bağlanmış bir iştir" dedi.22.Böylece Meryem çocuğa gebe kaldı ve onunla uzak bir yere çekildi.23.Doğum sancısı onu bir hurma ağacına yöneltti. "Keşke bundan önce ölseydim de unutulup gitmiş olsaydım!" dedi.24.Bunun üzerine (Cebrail) ağacın altından ona şöyle seslendi: "Üzülme, Rabbin senin alt tarafında bir dere akıttı."25.. "Hurma ağacını kendine doğru silkele ki sana taze hurma dökülsün."26."Ye, iç, gözün aydın olsun. İnsanlardan birini görecek olursan, "Şüphesiz ben Rahman'a susmayı adadım. Bugün hiçbir insan ile konuşmayacağım" de.27.Kucağında çocuğu ile halkının yanına geldi. Onlar şöyle dediler: "Ey Meryem! Çok çirkin bir şey yaptın!"28."Ey Harun'un kız kardeşi! Senin baban kötü bir kimse değildi. Annen de iffetsiz değildi."29.Bunun üzerine (Meryem, çocukla konuşun diye) ona işaret etti. "Beşikteki bir bebekle nasıl konuşuruz?" dediler.30.Bebek şöyle konuştu: "Şüphesiz ben Allah'ın kuluyum. Bana kitabı (İncil'i) verdi ve beni bir peygamber yaptı."31."Nerede olursam olayım beni kutlu ve erdemli kıldı ve bana yaşadığım sürece namazı ve zekatı emretti."32."Beni anama saygılı kıldı. Beni azgın bir zorba kılmadı."33."Doğduğum gün, öleceğim gün ve diriltileceğim gün bana selam (esenlik verilmiştir)."34.Hakkında şüpheye düştükleri hak söze göre Meryem oğlu İsa işte budur.35.Allah'ın çocuk edinmesi düşünülemez. O bundan yücedir, uzaktır. Bir işe hükmettiği zaman ona sadece "ol!" der ve o da oluverir.36.Şüphesiz, Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Öyleyse (yalnız) O'na kulluk edin. Bu, dosdoğru bir yoldur.37.(Fakat hıristiyan) gruplar, aralarında ayrılığa düştüler. Büyük bir günü görüp yaşayacakları için vay kafirlerin haline!38.Bize gelecekleri gün (gerçekleri) ne iyi işitip ne iyi görecekler! Ama zalimler bugün apaçık bir sapıklık içindedirler.39.Onları, gaflet içinde bulunup iman etmezlerken işin bitirileceği o pişmanlık günüyle uyar.40.Şüphesiz yeryüzüne ve onun üzerindekilere biz varis olacağız, biz! Ancak bize döndürülecekler.41.Kitapta İbrahim'i de an. Gerçekten o, son derece dürüst bir kimse, bir peygamber idi.42.Hani babasına şöyle demişti: "Babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana bir faydası olmayan şeylere niçin tapıyorsun?"43."Babacığım! Doğrusu, sana gelmeyen bir ilim bana geldi. Bana uy ki seni doğru yola ileteyim."44."Babacığım! Şeytana tapma! Çünkü şeytan Rahman'a isyankar olmuştur."45."Babacığım! Doğrusu ben, sana, çok esirgeyici Rahman tarafından bir azabın dokunmasından, böylece şeytana bir dost olmandan korkuyorum."46.Babası, "Ey İbrahim! Sen benim ilahlarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer vazgeçmezsen, mutlaka seni taşa tutarım. Uzun bir süre benden uzaklaş!" dedi.47.İbrahim şöyle dedi: "Esen kal! Senin için Rabbimden af dileyeceğim. Şüphesiz O, beni nimetleriyle kuşatmıştır."48."Sizi ve Allah'tan başka taptıklarınızı terk ediyor ve Rabb'ime ibadet ediyorum. Rabbime ibadet etmekle de mutsuz olmayacağımı umuyorum."49.İbrahim, onları da onların taptıklarını da terk edince ona İshak ile Yakub'u bağışladık ve her birini peygamber yaptık.50.Onlara rahmetimizden bağışta bulunduk. Onlar için yüce bir doğruluk dili var ettik (güzel bir söz ile anılmalarını temin ettik).51.Kitapta, Musa'yı da an. Şüphesiz o seçkin bir insan idi. Bir resül, bir nebi idi.52.Ona, Tur dağının sağ tarafından seslendik ve kendisi ile gizlice konuşmak için kendimize yaklaştırdık.53.Rahmetimiz sonucu kardeşi Harun'u bir nebi olarak kendisine bahşettik.54.Kitap'ta İsmail'i de an. Şüphesiz o sözünde duran bir kimse idi. Bir resül, bir nebi idi.55.Ailesine namaz ve zekatı emrederdi. Rabb'inin katında da hoşnutluğa ulaşmıştı.56.Kitap'ta İdris'i de an. Şüphesiz o doğru sözlü bir kimse, bir nebi idi.57.Onu yüce bir makama yükselttik.58.İşte bunlar, Adem'in ve Nuh ile beraber (gemiye) bindirdiklerimizin soyundan, İbrahim'in, Yakub'un ve doğru yola iletip seçtiklerimizin soyundan kendilerine nimet verdiğimiz nebilerdir. Kendilerine Rahman'ın ayetleri okunduğu zaman ağlayarak secdeye kapanırlardı.59.Onlardan sonra, namazı zayi eden, şehvet ve dünyevi tutkularının peşine düşen bir nesil geldi. Onlar bu tutumlarından ötürü büyük bir azaba çarptırılacaklardır.60, 61.Ancak tövbe edip inanan ve salih amel işleyenler başka. Onlar cennete, Rahman'ın, kullarına gıyaben vaad ettiği "Adn" cennetlerine girecekler ve hiçbir haksızlığa uğratılmayacaklardır. Şüphesiz onun va'di kesinlikle gerçekleşir.62.Orada boş söz işitmezler. Yalnızca (meleklerin) "selam!" (deyişini) işitirler. Orada sabah akşam rızıkları da vardır.63.İşte bu, kullarımızdan Allah'a karşı gelmekten sakınanlara miras kılacağımız cennettir.64.(Cebrail şöyle dedi:) "Biz ancak Rabbinin" emriyle ineriz. Önümüzdekiler, arkamızdakiler ve bunlar arasındakiler hep O'nundur. Rabbin unutkan değildir."65.(Allah) göklerin, yerin ve bu ikisi arasındakilerin Rabbidir. Şu halde, O'na ibadet et ve O'na ibadet etmede sabırlı ol. Hiç, O'nun adını taşıyan bir başkasını biliyor musun?66.İnsan, "Öldüğümde gerçekten diri olarak (topraktan) çıkarılacak mıyım?" der.67.İnsan, daha önce hiçbir şey değil iken kendisini yarattığımızı düşünmez mi?68.Rabbine andolsun, onları şeytanlarla beraber mutlaka haşredeceğiz. Sonra onları kesinlikle cehennemin çevresinde diz üstü hazır edeceğiz.69.Sonra her bir topluluktan, Rahman'a karşı en isyankar olanları mutlaka çekip çıkaracağız.70.Sonra, oraya girmeye en layık olanları muhakkak ki en iyi biz biliriz.71.(Ey insanlar!) Sizden cehenneme varmayacak hiç kimse yoktur. Rabbin için bu, kesin olarak hükme bağlanmış bir iştir.72.Sonra Allah'a karşı gelmekten sakınanları kurtarırız da zalimleri orada diz üstü çökmüş halde bırakırız.73.Âyetlerimiz kendilerine apaçık bir şekilde okunduğu zaman, inkar edenler, inananlara, "İki topluluktan hangisinin bulunduğu yer daha hayırlı meclis ve mahfili daha güzeldir?" dediler.74.Biz onlardan önce, mal-mülk ve görünümü daha güzel olan nice nesilleri helak ettik.75.(Ey Muhammed!) De ki: "Kim sapıklık içinde ise Rahman onlara, istenildiği kadar süre versin! Nihayet kendilerine vaad olunan azabı, ya da kıyameti gördüklerinde kimin yeri daha kötüymüş, kimin taraftarları daha zayıfmış bilecekler.76.Allah doğruya erenlerin hidayetini artırır. Kalıcı salih ameller Rabbinin katında sevap bakımından da daha hayırlıdır, sonuç itibari ile de.77.Âyetlerimizi inkar edip "Bana elbette mal ve evlat verilecek!" diyen kimseyi gördün mü?78.Gaybı mı görüp bilmiş, yoksa Rahman'dan bir söz mü almış?79.Hayır! (İş onun dediği gibi değil). Biz onun söylediklerini yazacağız ve azabını arttırdıkça arttıracağız!80.Onun (ahirette sahip olacağını) söylediği şeylere biz varis olacağız ve o bize tek başına gelecek.81.Onlar, kendileri için kuvvet ve şeref (kaynağı) olsunlar diye, Allah'tan başka ilahlar edindiler.82.Hayır! İlahları, onların ibadetlerini inkar edecekler ve kendilerine düşman olacaklar.83.Kafirlerin başına, onları durmadan (günaha ve azgınlığa) tahrik eden şeytanları gönderdiğimizi görmedin mi?84.Ey Muhammed! Şu halde onların azaba uğramalarını istemekte acele etme. Biz onlar için ancak (takdir ettiğimiz günleri) sayıp durmaktayız.85, 86.Allah'a karşı gelmekten sakınanları Rahman'ın huzurunda bir elçiler heyeti gibi toplayacağımız, suçluları da suya koşan susuz develer gibi cehenneme sevkedeceğimiz günü düşün!87.Rahman'ın katında söz almış olanlardan başkaları şefaat hakkına sahip olmayacaklardır.88.Onlar, "Rahman bir çocuk edindi" dediler.89.Andolsun, siz çok çirkin bir şey ortaya attınız.90, 91.Rahman'a çocuk isnat etmelerinden dolayı neredeyse gökler parçalanacak, yer yarılacak, dağlar yıkılıp çökecektir!92.Halbuki Rahman'a bir çocuk edinmek yakışmaz.93.Göklerdeki ve yerdeki herkes Rahman'a kul olarak gelecektir.94.Andolsun, Allah onları ilmiyle kuşatmış ve tek tek saymıştır.95.Onlar(ın her biri) kıyamet günü O'na tek başına gelecektir.96.İnanıp salih ameller işleyenler için Rahman, (gönüllere) bir sevgi koyacaktır.97.Ey Muhammed! Biz, Allah'a karşı gelmekten sakınanları Kur'an ile müjdeleyesin, inat eden bir topluluğu da uyarasın diye, onu senin dilin ile (indirip) kolaylaştırdık.98.Biz onlardan önce nice nesilleri helak ettik. Onlardan hiçbirini hissediyor yahut onların bir fısıltısını olsun işitiyor musun?

SAYFA İÇİNDE BUL
LATİN OKUNUŞA GİT
ARAPÇA OKUNUŞA GİT
MEALE GİT
TEFSİRE GİT

MERYEM SURESİ ARAPÇA OKUNUŞU


 

 

 

>>>SAYFA İÇİNDE BUL>>>
LATİN OKUNUŞA GİT>>>
ARAPÇA OKUNUŞA GİT>>>
MEALE GİT>>>
TEFSİRE GİT>>>




MERYEM SURESİ TEFSİRİ

Mushaf'taki sıralamaya göre kitabımızın 19, nüzul sıralamasına göre 44, ikinci miun grubunun beşinci ve son suresi olan Meryem suresi Mekke'de nazil olmuş olup ayetlerinin sayısı 98 dir.

"Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla"

Hamd yalnız ve yalnız alemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur. Salat ve selam Allah'ın Resulüne ve Onun pak aile halkına ve ashabına olsun. Rabbi-miz bizden kabul buyur. Çünkü sen her şeyi işitensin, her şeyi bilensin.

Meryem suresi kitabımızın 19. sırasına yerleştirilmiş, Mekke'de Rasulullah efendimizin bi'setinin beşinci yıllarında nazil olmuş 98 ayetlik bir suredir.

Rasulullah efendimizin davetinin önünü alamayacağını anlayan Mekke müşrikleri Ona ve beraberindeki bir avuç müslümana her türlü işkenceyi artırmışlardı. Allah'ın Resulü kafirlerin işkenceleri altında bunalmış müslümanlara bir hicret yurdu arıyordu. İşte böyle bir ortamda Habeşistan'a hicret öncesi bu sure nazil oluyordu. Sanki Habeşistan öncesi bir azık olarak Rabbimiz bu sureyi indiriyordu. Çünkü orada başlarına nelerin geleceğini Rabbimiz çok iyi biliyordu. Habeş kralı Necaşi'nin Meryem anamız hakkında, babasız dünyaya gelmiş \u00cesa (a.s) hakkında soracağı soruların çok net ve açık bir şekilde açıklandığı bir sure indiriyordu Rabbimiz. Sanki bu suresiyle müslümanlara diyordu ki: Ey kullarım, sizler, size dininizi yaşama fırsatı vermeyen vatanınızdan bu imkanı bulabileceğiniz bir Hıristiyan ülkeye gidiyorsunuz. Gittiğiniz o ülkede korkmadan, cesurca Benim bu surede anlattığım şekilde Meryem'i ve oğlu \u00cesa'yı tebliğ edeceksiniz. \u00cesa (a.s) nın Allah'ın oğlu olmadığını, tanrı olmadığını, tanrının yetkilerine sahip olmadığını, Meryem'den dünyaya gelme bir kul ve elçi olduğunu açıkça Hıristiyanlara tebliğ etmelisiniz diye size böyle bir sure indiriyorum.

Arkadaşlar, Rabbimiz bu surede yedi yerde müminlere gündem belirlemesi yapar. Kitapta Zekeriya'yı an, kitapta Meryem'i an, kitapta İbrahim'i an, Musa'yı, İsmail'i, İdris'i an diye gündem maddelerimizi, gündeme almamız gereken imamlarımızı, önderlerimizi hatırlatır. Gündemlerimizi bu elçileriyle bu imamlarımızla oluşturmamızı, onları tanımamızı, onlar gibi bir hayat yaşamamızı ister. Surenin ilk ayeti mukatta ayetiyle başlıyor:

Meryem Suresi 1. "Kaf, Ha, Ya, Ayn, Sad."

Sure huruf-ı mukatta ile başlıyor. Bu konuda önceki surelerde geçmişti.

Meryem Suresi 2. "Bu, Rabbinin kulu Zekeriya'ya olan rahmetini anmadır."

Kulu Zekeriya (a.s)'a Rabbimizin rahmetinin gündemidir bu. Rabbimizin kulu Zekeriya (a.s)'a lütuf ve ikramlarını gündeme alan bir suredir bu. Meryem anamız ve Ona lütfedilen \u00cesa (a.s) nın zikri, hatıraları, gündeme alınışlarıdır bu sure. Evet bu sure, Meryem suresi tıpkı Âl-i İmran suresi gibi İmran ailesini, Zekeriya'yı, Meryem'i, Yahya'yı ve \u00cesa (a.s)'ları bizim gündemimize getiren bir suredir. Her an bizi ilgilendiren, her an muhtaç olduğumuz Rabbimizin rahmetinin Zekeriya (a.s)'a ulaşması hadisesinin zikri. Acaba Rabbimiz kulu Ze-keriya (a.s)'a diğer insanlardan farklı neler lütfetmiş?

Meryem Suresi 3,4. "O Rabbine içinden yalvarmıştı. Şöyle demişti: "Rab-bim! Gerçekten kemiklerim zayıfladı, saçlarım ağardı. Rabbim! Sana yalvarmakla şimdiye kadar bedbaht olup bir şeyden mahrum kalmadım."

Zekeriya (a.s) gizlice, kendi kendine, içinden Rabbine dua et-mişti. Çok yaşlanmıştı Zekeriya (a.s), ihtiyarlık döneminde dua ediyordu Rabbine. Bakın diyordu ki: Ya Rabbi ben çok yaşlandım. Benim kemiklerim gevşedi. Saçlarım da ağardı. Aklar düştü başıma. Ama ya Rabbim, şimdiye kadar ben hiçbir zaman sana dualarımda bedbaht olmadım. Sana dualarımda kem talih olmadım. Senden hiçbir zaman ümitsizliğe düşmedim. Lakin şu anda Senden isteyeceğim şey konusunda duanın şartlarından birisi olan esbaba tevessül imkanım yoktur.

Çünkü isteyeceğim şey konusunda o kadar yaşlıyım ki saçlarım beyazların tutuşturduğu bir alev içindedir. İhtiyarlığın alameti beni çepeçevre sarmıştır. Gücümü kaybettim. Ama ya Rabbi biliyorum ki senden şimdiye kadar ne istediysem beni mahrum etmedin. Tüm du-alarıma icabet buyurdun. Tüm istediklerimi bana verdin. Onun için senin rahmetinden asla ümit kesmeden içinde bulunduğum bu ihtiyarlığım, bu acizliğim, zaaflarım içinde de olsa senin rahmetinin genişliğine tamah ederek Sana dua ediyorum.

Meryem Suresi 5,6. "Doğrusu, benden sonra yerime geçecek yakınlarımın iyi hareket etmeyeceklerinden korkuyorum. Karım da kısırdır. Katından bana bir oğul bağışla ki, bana ve Yakup aline mirasçı olsun. Rabbim! Onun, rızanı kazanmasını da sağla"

Ya Rabbi ben arkamdan geleceklerden korkuyorum. Arkama kalacak akrabalarımdan endişe ediyorum. Benim varislerimin, akrabalarımın durumunu beğenmiyorum. Onların benim arkamdan dinimi, yolumu değiştirmelerinden korkuyorum. Arkamdan geleceklerin ümmete halifelik görevini yapamayacaklarından endişe ediyorum. Benim dinimin, benim davamın, benim yolumun takipçilerinin biteceğinden korkuyorum.

Onun için ya Rabbi senden sulbümden dinimi ayakta tutacak, yolumu diri tutacak salih bir evlat, salih bir mirasçı istiyorum. Ya Rab-bi ben kendime bir şey isteyecek, bir şey talep edeceğim ama ben çok yaşlıyım, karım da kısır. Bana katından, hazinenden bir veli lütfet. Bana bir dost, bir halef, bir yardımcı, bir evlat ver ya Rabbi. Benim yo-lumu takip edecek, benim davamı sürdürecek, benim dinimi yaşatacak, benim mirasıma sahip çıkıp onu gelecek nesillere aktaracak bir evlat ver ya Rabbi.

Buhari ve Müslim'in birlikte rivayet ettikleri bir hadislerinde Ra-sulullah efendimizin şöyle buyurur:

"Biz peygamberler topluluğu miras bırakmayız. Biz peygamberlerin mirasçısı olmaz. Biz arkamızda ne bırakırsak o sadakadır"

Zekeriya (a.s) da: Ya Rabbi bana bir evlat ver ki o evlat bana varis olsun derken elbette malına mülküne değil dinine, yoluna varis olmasını istiyordu. Ya Rabbi bana bir evlat ver ki Yakup ailesine varis olsun, ve de ya Rabbi Sen ondan razı ol. Senin kendisinden razı ola-cağın bir evlat ver bana ya Rabbi. Senin katında ve yaratıklarının ya-nında sevimli olsun. Senin de mahlukatının da sevdiği salih bir kul olsun. Sana ve kullarına karşı zalim ve zorba birisi olmasın. Senden, Sana kulluktan, Senden gelenlerden, Senin hükümlerinden razı ve hoşnut olsun. Yani o peygamber olsun.

İşte evlat bunun için istenecekti. Malıma, mülküme sahip olsun diye değil. Adımı, namımı sürdürsün diye değil. Bana hizmet etsin di-ye değil. Benim dinimi sürdürsün diye, benim yolumu, benim dinimi, benim davamı takip edip devam ettirsin diye istenir evlat.

Evet ihtiyar, karısı da kendisi kadar yaşlı ve kısır. Allah'ın kutlu elçisi içinde bulunduğu Yahudi toplumuna bakıyor, insanların alabildiğine tefessüh ettiğini görüyor ve için için ağlıyor, bu manzara karşı-sında ve Rabbine dua dua yalvarıyordu. Çevresine bakıyor, İsrail oğullarının Davud ve Süleyman (a.s) lar dönemindeki kulluklarının, iz-zet ve şereflerinin zirvedeki durumlarını kaybedip, zilletin, tedenninin en alt sınırına doğru hızla yuvarlanmaya başladıklarını görüyor, böylesine materyalistleşmiş bir toplum içinde davasını, yolunu sürdürecek ciddi, samimi müslümanların azaldığını görüyor ve gelecek ko-nusunda endişe içine düşüyordu.

Allah'ın elçisi hayattayken gözleriyle yolunun takipçisini görmek ve arkasından emin olmak istiyordu. Allah'ın elçilerinin tümünde aynı endişeyi görüyoruz. Kendilerinden sonra kendi misyonlarını üstlenecek, kendi davalarına sahip çıkacak, yollarını kaybetmeyecek bir oğlu, bir varisi hepsi de görmek istemektedirler. Gözleri arkada kalmasın istemektedirler. Çevrelerinde, akrabaları arasında böyle kendi kulluklarını devam ettirecek birilerini göremeyince de üzülüyorlar.

İşte Zekeriya (a.s) da böyle bir halet-i ruhiye içinde Rabbine dua ediyordu. Tek arzusu vardı, o da dininin kıyamete kadar devam ettirilmesi. Gerçi Rabbimiz bu dinin kendileriyle kaim olmadığını, dininin kıyamete kadar yeryüzünde sahipsiz bırakılmayacağını onlara bildirmiş, güven vermiş ama yine de Allah'ın elçisi gözleriyle bunu görmek istiyordu.

Rasulullah efendimizin hayatında da bunun benzerini görüyoruz. Allah'ın Resulü zaman zaman dininin, davasının hakimiyetini ha-yattayken bir an evvel gözleriyle görmek istiyordu. Davasının galibiyetine, düşmanlarının hezimetine şahit olmak istiyordu da Rabbimiz Kur'an'ın pek çok yerinde onu bu konuda uyarıyordu. Mesela bakın Ra'd suresindeki uyarılarından birisi şöyleydi:

"Ey Muhammed! Onlara vaad ettiğimiz azabın bir kısmını sana göndersek de, senin canını alsak da, vazifen sadece tebliğ etmektir. Hesap görmek Bize düşer"

(Ra'd 40)

Ey peygamberim! Biz onlara vaad ettiğimiz azabın bir kısmını dünyada sana gösteririz, yahut da biz seni onların arasından çekip alırız. Sen bunu hiç düşünmeden, bunun hesabına girmeden tebliğ görevine devam et.

Tabii her dava adamı hayatındayken davasının yeşerdiğini, davasının galibiyetini, davasının önünü kesmek isteyen düşmanlarının mağlubiyetini gözleriyle görmek ister. Bunu dünyada görememeye dayanamaz. Mutlaka bunun için sabırsızlanır.

İşte zaman zaman düşmanlarının zahiren güçlüymüş gibi görünmesi, davasının zahiren hüsnükabul görmemiş gibi görünmesi karşısında Rasulullah efendimiz de sabırsızlanıyor, üzülüyor, sıkıntı çekiyordu. Allah davasının bir an evvel insanlar tarafından anlaşılıp sahiplenilmesini istiyordu. Davasından habersiz insanların cehenneme gidişine dayanamıyordu da Rabbimiz buyuruyordu ki:

Ey peygamberim! Sen bunu hiç düşünme. Davanın galibiyetini hiç kafana takma. Bu dava Benim davamdır ve bu davayı galip geti-recek olan Benim. Ama bu hemen olmayabilir. Dünyada acilen olmayabilir. Bunu sen hayatında görebilirsin de, görmeyebilirsin de. Sen sabret, dayan, diren! Aldırış etmeden yoluna devam et! Bıkma! Usan-ma! Şunu kesinlikle bilesin ki Allah'ın vaadi haktır. Allah seni ve dava-nı mutlaka galip getirecektir. Allah senin düşmanlarını mutlaka mağlup edecektir, bundan en küçük bir endişen olmasın. Sen görevini yap gerisini düşünme. Şunu kesinlikle unutma ki netice sana ait değildir. Bu dava senin davan değil Allah'ın davasıdır ve de bu dava seninle bağımlı değildir buyuruyordu.

İşte Zekeriya (a.s) da kesin biliyor ve inanıyordu ki Allah kendi dinini, kendi davasını yeryüzünde sahipsiz bırakmayacaktı ama yine de bir varis isteyerek bunu hayattayken gözleriyle görmek istiyordu. Çünkü Âl-i İmran suresinde anlatıldığına göre Rabbimizin Meryem'e ihsanlarını görmüş, daha önce yine Rabbimizin yaşlılık döneminde üstelik karısı da çok yaşlı iken ama İbrahim (as)'ın karısı kısır değil, sadece yaşlıydı ona bir evlat lütfettiğini biliyordu. Bunu bildiği için Rabbine dua dua yalvarıyor, bir evlat istiyordu. Bakın Allah'ın elçisinin bu samimi duasının karşılığına:

Meryem Suresi  7. "Allah: "Ey Zekeriya! Sana, Yahya isminde bir oğlanı müjdeliyoruz. Bu adı daha önce kimseye vermemiştik" buyurdu."

Evet ey Zekeriya, Yahya adında bir oğulla seni müjdeleriz. Yahya ile müjdeler olsun sana. O öyle bir evlat ki şimdiye kadar yeryüzünde bu isim hiç kimseye verilmemiştir. Şimdiye kadar yeryüzünde Yahya isminde bir çocuk dünyaya gelmemiştir. Bu isimde hiçbir kimseye Allah bir çocuk vermemiştir.

Yahya diri demektir. Yahya hayat sahibi demektir. Diri, dirilik, canlılık demektir. Neden böyle bir ismi vermişti Rabbimiz ona? Son derece yaşlı bir babadan, yine onun gibi çok yaşlı, çocuk doğuramayacak kadar ihtiyar ve üstelik de kısır bir anadan meydana gelen, ta-biri caizse, iki kurudan, iki ölüden dünyaya gelecek bir diriydi Yahya. Kemikleri gevşemiş, saçları ağarmış bir babadan ve kısır bir anadan meydana geliyordu Yahya. Yahya ile olmazı olduruyordu Rabbimiz. Yahya ile müstahili, mümkün olmayanı mümkün kılıyordu Allah. Tıpkı daha önce atamız İbrahim (a.s)'a ve hanımı, annemiz Sara'ya çok ih-tiyar hallerinde İshak (a.s)'ı lütfedip olmazı oldurduğu gibi.

Rabbimiz kendisine dua dua yalvaran elçisi Zekeriya'ya bir oğul müjdeliyordu ki bu oğulun adını da bizzat Rabbimiz kendisi koyuyordu. Yahya, yani hayat sahibi, dirilik sahibi bir evlat. Yahya (a.s) nın hayatı, dünyaya gelişi dirilik olduğu gibi vefatı da dirilikti. Genç yaşında, babasından evvel şehadeti yudumlaması sebebiyle vefatı da dirilik olacaktı. Genç yaşında oğlunun Allah yolunda şehadetini gören yaşlı baba da Onun arkasından şehadet şerbetini içecek, O da ölümsüzlük makamına, dirilik makamına erişecek, baba oğul, iki kutlu elçi ebediyen dirilik özellikleriyle cennete kanat açarlarken, peygamberler kanına girenler, müşrik Roma ve onlarla işbirliği eden Yahudi toplumu da kıyamete kadar horluk, hakirlik damgasını yiyecek ve cehennemi boylayacaktı.

Evet Allah'ın bu iki kutlu elçileri kıyamete kadar tüm müminlerin dilinde, gönlünde diriliğini muhafaza ederlerken, sadece onların kanına değil, yüzlercesinin kanına giren bu lanetlik toplum, Allah'ın arzında Allah'ın elçilerine hayat hakkı tanımayan, şu anda da yeryüzünde Allah'a inanan müminlere hayat hakkı tanımamaya çalışan bu lanetlik toplum, daha sonra \u00cesa (a.s)'a karşı, daha sonra Muhammed (a.s)'a karşı da aynı şeyi yapmaya çalışan bu lanetlik toplum yeryüzünde en büyük zulmü, en büyük cinayeti işlediler.

Allah, Zekeriya (a.s)'a Yahya adında bir evlat müjdeliyor. Böyle bir durumda, böyle bir ortamda, baba Zekeriya (a.s) nın çok yaşlandığı bir dönemde, ölüme çok yaklaştığı, kendisinden ve hanımından ümidini kestiği bir dönemde, her ikisinden de bir çocuğun dünyaya gelme ihtimalinin adeta imkansız göründüğü bir dönemde Onun duasını kabul ederek Rabbimiz Ona bir oğul müjdeliyordu ki dipdiri, canlı bir Yahya idi O. Doğarken, doğuşu Yahya idi, hayatı, Yahya idi, yaşayışı Yahya idi, ölürken, şehit edilirken, ölümü Yahya idi, Allah'ın selamına, selametine layık oluşu Yahya idi, dirildiği gün Rabbinin Ona selam deyişi Yahya idi. Allah'ın en büyük lütuflarına erişmiş bir Yahya idi O. Rabbinin bu müjdesini alan Zekeriya (a.s) şaşkınlık ve hayret içinde dedi ki:

Meryem Suresi 8. "Zekeriya: "Rabbim! Karım kısır, ben de son derece kocamışken nasıl oğlum olabilir? dedi."

Ya Rabbi, bu durumda benim nasıl bir çocuğum olabilir? Çün-kü ben yaşlılığın zirvesindeyim. Hayatın son merdivenlerine dayanmışım, karım da kısırdır. Onun da çocuk doğurma ihtimali yoktur. Nasıl olacak bu iş? Bizden, bizim gibi iki ölüden, bizim gibi iki ihtiyardan na-sıl bir çocuk dünyaya gelebilir?

Zekeriya (a.s) hem kendisine bir evlat isteyecek Allah'tan, bunun için dua dua yalvaracak Rabbine, hem de hayret ederek diyecek ki: Ya Rabbi, bu yaşta bu şartlarda bizden nasıl bir çocuk dünyaya gelecek? Tabii Onun bu sözleri böyle bir ihtimali uzak görmesi anlamına gelmiyordu. Rabbinin böyle bir şeye gücünün yeteceğine kesin inanıyordu Zekeriya (a.s). Rabbinin olmazı olduracak bir mutlak bir güç ve kudret sahibi olduğunu biliyordu.

Lakin bir insan olarak, bir beşer olarak Allah'ın kendisine müjdelediği o çocuğun nasıl olacağını açıkça öğrenmek için böyle diyor-du. Acaba kendisi ve karısı böyle çocuk doğuracak bir yaşta olmadıkları halde mi çocuğa kavuşacaklardı? Yoksa her ikisi de çocuğa ulaşacak bir yaşa mı indirilecekler, yani gençleştirilecekler miydi?

Anladınız değil mi espriyi? Allah'ın kutlu elçisi önce Allah'tan bir oğul istedi. Yolunu devam ettirecek, dinine inancına, davasına va-ris olacak tertemiz bir varis istedi, bir zürriyet istedi. Hem istedi, hem de Allah'ın müjdesiyle karşı karşıya gelince de sarsılıverdi, heyecanlanıp hayretini izhar ediverdi, Nasıl olacak bu iş diye. İnanıyordu, şekki şüphesi yoktu. Allah'ın olmazı oldurma gücüne sahip olduğunu çok iyi biliyordu.

Ama belki atası İbrahim (a.s) in Bakara 260. ayetinin kalplerin mutmain oluşunun ikinci yolu olarak anlattığına göre meşhud ayetleri görme arzusu içine doğmuştu. Hani İbrahim (a.s): Ya Rabbi ölüleri ölümünden sonra nasıl dirilttiğini görmek istiyorum! demişti de Allah: İnanmıyor musun ey İbrahim? Buyurunca: İnanıyorum ya Rabbi! Ancak:

"Kalbim tatmin olsun için"

(Bakara 260)

İstiyorum bunu! demişti ya. Değilse atamız İbrahim'in insanların diriltileceği konusunda hiçbir şüphesi filan yoktu. Ama işte böyle bir görsel ayete tanık olarak kalbinin itminana kavuşmasını istiyordu. İşte aynen Onun gibi Zekeriya (a.s) da bir benzerini söylüyordu. Onun bu talebine karşılık bakın Rabbimiz de buyurdu ki:

Meryem Suresi 9. "Allah: "Rabbin böyle buyurdu; çünkü bu Bana kolaydır, nitekim sen yokken daha önce seni yaratmıştım" dedi."

Allah buyurdu ki işte böyle. İşte Allah böyle dilediği yapandır ve bu Bana hiç de zor değildir. Bu iş Bana kolaydır. Nitekim sen hiçbir şey değildin. Sen yoktun da; daha önce seni yaratmıştım. Seni daha önce yoktan nasıl var etmişsem bu da bana çok kolaydır buyuruyor Rabbimiz. Senin yaratılışın neyse, senden iznimle bir çocuk yarat-mam da aynıdır.

Durum aynen senin dediğin gibidir. Yani sen bir çocuk dünyaya getiremeyecek kadar yaşlısın, karın da kısırdır. İkinizden de bir ço-cuğun normal şartlarda meydana gelmesi mümkün değil gibidir. Ama Ben istemişsem kendi koyduğum yasaları değiştirir, olmazı oldururum. Benim için her şey kolaydır, hiçbir şey Bana zor gelmez. Çünkü Ben göklerde ve yerde tek egemen olanım. Ben dilediğimi yapanım. Benim dileğimi, Benim emrimi kim engelleyebilir? Benim fermanımın önüne kim geçebilir? Hayat tümüyle Bana aitken, yaratma Bana aitken, Benim yaratma dileğimin önünde kim durabilir? Kim engel olabilir? Dilediğimi dilediğim zamanda, dilediğim biçimde yaratan, dilediğime hayat veren, dilediğimi öldüren Benim. Benim hayat verdiklerimi kim öldürebilir? Benim öldürdüklerimi kim diriltebilir? Var mı Benden başka hayatın sahibi? Var mı Benden başka göklere ve yere egemen? Var mı Benden başka güç kuvvet sahibi?

Allah için yaratıkların büyüğü küçüğü, zoru kolayı olmaz. Şu kainatı, ayı, güneşi, yıldızları, semayı, arzı, dağları, bu muazzam kainatı yaratmaya gücü yeten Allah'ın ihtiyar bir babadan, kısır ve yaşlı bir anadan bir çocuk yaratmaya gücü yetmez mi? Allah'ın azameti ve kudreti yanında daha büyük ve daha küçük diye bir şey olur mu? Allah'a daha kolay, daha zor diye bir şey söz konusu olur mu? Hayır hayır Allah için zor diye bir şey düşünülemez. O ol! der, her şey oluverir.

Yaşlı bir erkeğin ve kısır bir kadının doğuramama yasasını koyan Allah, bu yasaya söz geçiren Allah, elbette bu yasanın tersine de güç yetirecektir.

Evet Rabbimizin bu uyarına muttali olan Zekeriya (a.s) bu konuda Rabbimizden bir alamet, bir işaret istedi.

Meryem Suresi 10. "Zekeriya "Rabbim! Öyleyse bana bir alamet ver" dedi. Allah: "Senin alametin, sağlam ve sıhhatli olduğun halde üç gün üç gece insanlarla konuşmamandır" buyurdu."

Zekeriya (a.s) dedi ki: Ya Rabbi bana bir ayet kıl. Bana bu ko-nuda bir alamet ver. Bu işi takdir buyurduğun zaman, bana oğul ver-me işi gerçekleştiği zaman bana bir işaret ver. Ben ne bileyim? Nasıl anlayayım oğlumun dünyaya geleceğini? Bana bunu anlayabilmem için bir delil, bir işaret ver. Çünkü benim karım hamile olacak, çocuk doğuracak yaşta değildir. Bu konuda senden bir alamet isterim ey Rabbim dedi. Allah buyurdu ki:

Onun alameti, Onun ana rahmine düştüğünün işareti, karıyın Ona yüklü oluşunun delili senin üç gece peş peşe insanlarla konuşamamandır. Azaların, organların yerli yerinde ve sıhhatte olmakla beraber sen bu üç gece içinde insanlarla konuşamayacaksın. Konuşmaktan ala konacaksın.

Âl-i İmran suresinde de üç gün konuşamayacaksın buyurulur. Aslında gecenin zikri gündüzü de kapsar. Yani anlıyoruz ki sen üç gün, üç gece konuşamayacaksın deniliyor. Yine Âl-i İmran suresinin beyanıyla ancak bir işaretle, bir remizle konuşabileceksin, işte senin istediğin alamet, işaret budur buyuruluyor.

Evet Zekeriya (a.s) nın istediği işaret de böylece belirlendi.

Aynen Rabbimizin buyurduğu gibi oldu. Zekeriya (a.s) herhangi bir hastalığı olmadığı halde üç gün üç gece insanlarla, kavmiyle konuşamadı. Ve artık Rabbimizin bu işaretiyle Zekeriya (a.s) ın karısı Yahya'ya hamileydi, Yahya dünyaya gelecekti. Rabbimizin fermanı gereği Zekeriya (a.s) insanlarla konuşamadığı, Rabbi tarafından nutkunun alındığı o üç gün, üç gece içinde elbette boş duracak değildi. Allah'ın elçisi bu süre içinde yine kendisine konuşma yeteneğini veren, onu kendisinden alma gücüne sahip olan Rabbini zikredecek, Rabbini tesbih edecek, Rabbine kulluğa devam edecek ve insanları bu kulluğa davet etmeye devam edecekti. Çünkü Allah öyle istiyordu. O da Rabbinin istediği gibi hareket ediyordu.

Meryem Suresi 11. "Zekeriya bunun üzerine mabetten çıkıp milletine:" Sabah akşam Allah'ı tesbih edin" diye işarette bulundu."

Evet konuşabilecek dili elinden alınmış ne gam? İşaretle konuşmak ne güne duruyordu? Eli kolu da hareket etmiyor değildi ya? Allah'ın emriyle kavmine, insanlara konuşamıyordu ama hareketleriyle, tavırlarıyla, işaretleriyle kavmini kendi kulluğuna, kendi teslimiyetine çağırıyordu.

Tesbih zaten sadece dille olmaz. Bedenle, hareketlerle, ta-vırlarla, amellerle, azalarla da Allah tesbih edilecektir. Malın tesbihatı da o malı verenin, malın gerçek sahibinin bilinip iktisap ve sarf yollarının Onun istediği biçimde ayarlanması, o mal konusunda Allah'ın söz sahipliğinin bilinip Onun yolunda harcanmasıdır.

Evet Zekeriya (a.s) işaretle kavmine sabah akşam Rablerini tesbih etmelerini, Rablerini kendisini tanıttığı gibi tanımalarını, tüm noksan sıfatlardan münezzeh ve tüm mükemmel sıfatlarla muttasıf bilmelerini ve hayatlarını böyle bir Rab adına yaşamalarını öğütlü-yordu. Böylece Rabbine kendisine lütfundan dolayı şükrediyor ve kavmini de şükretmeye davet ediyordu.

Ve işte böylece Yahya (a.s) dünyaya geliyordu. Rabbimiz da-ha gençlik çağında Yahya'ya hikmet verdi, peygamberlik verdi, bilgi verdi. Babası Zekeriya (a.s)ın duasını tümüyle kabul buyurdu Rab-bimiz. Tam Onun istediği bir evlat, tam Onun istediği varis kıldı Onu. Bakın burada Rabbimiz hemen Yahya (a.s)'a sözü çevirerek şöyle buyuruyor:

Meryem Suresi 12,14. "Ey Yahya! Kitaba kuvvetle sarıl" deyip daha çocukken ona hikmet, katımızdan kalp yumuşaklığı ve safiyet verdik. O, Allah'tan sakınan ve anasına babasına karşı iyi davranan bir kimse idi, baş kaldıran bir zorba değildi."

Yahya (a.s) nın doğumu, çocukluğu, büyümesi konusunu hiç anlatmıyor Rabbimiz. Hadisenin ayrıntılarına girilmiyor. Bize lazım da değil zaten. Bize lazım olacak, bizim kulluğumuza örnek olacak bölümü anlatır Rabbimiz. Bize lazım olan yönü neymiş Yahya (a.s) nın? Büyüyüp elçi olunca Rabbimiz buyuruyor ki: Ey Yahya kitaba kuvvetlice sarıl. Kitaba kuvvetlice tutun. İşte Yahya (a.s) şahsında bizden istenen de budur.

Ey Yahya kitaba kuvvetle sarıl. Bu kitabın, Rabbimizin Musa (a.s)'a verdiği ve kendisinden sonra İsrail oğullarının peygamberlerinin tabi olup kendisiyle yol bulduğu Tevrat olduğu söylenir. Peki acaba kitaba kuvvetlice tutunmayı nasıl anlayacağız?

Kitaba sarılmak demek kitabın ayetlerini ve o ayetlerin ortaya koyduğu manayı hiç kaybetmeden hayatta uygulamaya çalışarak onu muhafaza etmek demektir. Ben bunsuz yaşayamam. Ben bunsuz hayatıma çeki düzen veremem. Ben bunsuz yol bulamam. Ben bu kitapsız hayat programı yapamam. Ben bunsuz hayat programı yapıp cennete ulaşamam. Ben bunsuz dünyamı da, ahiretimi de kazanamam, ben bunsuz Rabbimin rahmetine ulaşamam diyerek kitabın ayetlerine sarılıp, kitabın ayetlerini anlayıp sürekli onlar kılavuzluğunda yol bulmak, yolunu onlara sormak ve onlarla bir hayat yaşamak demektir.

Kitaba sımsıkı, kuvvetlice sarılmak demek tüm ciddiyetle, tüm himmet ve dikkatle O kitaba sarılıp onu kendimizden, kendimiz de asla ondan ayırmamak, kitabı her şeyin önüne geçirmek, her şeyden önce onu tanıyıp, onunla amel etmek demektir. Kitaba tüm kuvvetimizle, tüm himmet ve gayretimizle tutunup onu asla elimizden bırakmamak, kitabın sürekli elimizde ve önümüzde olması ve her konuda ona müracaat etmemiz, tüm hayatı onunla düzenlememiz demektir.

Kitaba sarılmak sürekli kitabın ayetlerini konuşmak, sürekli onu gündeme getirmek, sürekli onu zikretmemiz, yani hayatımızı onunla düzenlemek için onu sürekli hafızalarımızda canlı tutmamız demektir.

Kitaba sarılmak demek onu insanlara duyurmak, onu insanların gündemine indirmek ve hayatın her alanında onun uygulanmasını sağlamak demektir.

Evet Rabbimiz Yahya (a.s)'a işte bunu emrediyordu. Allah'ın emriyle kitaba sarılan Yahya (a.s) kitapla dirilik kazanıyordu. Kitapla canlılık kazanıyordu ve Yahya oluyordu. Çünkü kitabın bir adı da ruh-tur, hayattır. Kitabın olmadığı yerde, kitabın olmadığı gönüllerde, kita-bın olmadığı toplumlarda iman yoktur, orada inanç yoktur ve bunun için de orada hayat yoktur. Çünkü vahiyden uzak olan bir yerde hayat da yoktur. Kur'an ve Sünnetin olmadığı bir yerde, vahyin bulunmadığı bir yerde, bir evde, bir ülkede kesinlikle hayat da yoktur. Vahiyle irtibatları olmadığı için ölüdür onlar.

Ama şurasını hiçbir zaman unutmayalım ki Yahya (a.s)'a hitap eden bu emir şu anda bizim kitabımızda bir ayettir. Öyleyse bu sadece Yahya (a.s)'a ve Onun toplumu olan İsrail oğullarına değildir bu hitap. Bu kitap bize gelmiştir. Bize de bir kitap verilmiştir. Öyleyse bu emir aynı zamanda bize de veriliyor ve biz de kitaba böylece sarılacağız. Demek ki biz de Allah'ın bize gönderdiği bu kitaba sımsıkı kuvvetlice tutunmak zorundayız.

İkinci boyutu da kuvvetli müminler olarak kitaba tutunun demektir bunun manası. Kavi müminler olarak, kuvvetli müminler olarak, ciddi, imanı bütün müminler olarak kitaba sarılın diyor Rabbimiz. Yani iman kuvvetini, amel kuvvetini, ahlak kuvvetini gündeme getirerek bu kitaba sarılın. Çünkü imanla, amelle, ahlakla desteklenmeyen bir tutuş kuvvetli bir tutuş değildir. Hayatta kitabın içindekileri, kitabın ayetlerini tatbik gerçeğiyle desteklenmeyen bir tutuş ciddi bir tutuş değildir.

Sadece okunan, sadece ezberlenen, sadece konuşulan ama hayatta tatbik edilmeyen, hayatta yaşanmayan bir kitap, kitap olarak korunma özelliğini kaybedecektir. Bireysel hayatla, aile hayatıyla, toplum hayatıyla, ekonomik hayatla, siyasal hayatla hukukla ve tüm hayat programlarıyla görüntülenerek, tatbik edilerek desteklenmeyen bir tutuş gerçek bir tutuş değildir.

Mesela düşünün ki şu anda toplum olarak, müslümanlar olarak kitapla diyalog kursak, gece gündüz kitabın ayetlerini okuyup an-lasak, okunup anlaşılması adına paneller, konferanslar düzenlesek, ama anladığımız bildiğimiz bu ayetleri bireysel hayatımızda, aile hayatımızda, toplum hayatımızda, hukuk hayatımızda, ekonomik hayatımızda, toplum hayatımızda uygulamıyorsak, bu ayetlerin istediği bir hayatı yaşamıyor ve hayatımızı onlarla düzenlemiyorsak o zaman biz ne o kitaba inanmış sayılırız, ne de o kitaba kuvvetlice tutunmuş sayılırız.

Yani inandığımız, okuduğumuz, anladığımız kitabın ayetleri hayatımızda görüntülenmiyorsa, hukukumuzda bu kitabın etkisi görülmüyorsa, kılık kıyafet konusunda bu kitap kendini hissettirmiyorsa, ekonomide etkili değilse, kılık kıyafet bu kitabın ayetlerine göre şekil-lenmiyorsa, kazanmamız harcamamız bu kitabın istediği biçimde şe-killenmiyorsa, evimiz, eğitimimiz, amellerimiz bu kitaba göre şekillen-miyorsa, yani ortada kitaba dayalı görünür bir hayat yoksa, bir gö-rüntü, bir eylem, bir amel bir aksiyon yoksa bu iman Allah'ın istediği bir kitap imanı olmadığı gibi, bu tutuş da Allah'ın istediği bir tutuş değildir. Çünkü Allah'ın istediği tutuş kuvvetle, iman kuvvetiyle, amel kuvvetiyle uygulama kuvvetiyle bir tutuştur.

İşte Rabbimiz bu ayetinde Yahya (a.s) şahsında bizlerden kitabına böyle bir tutuş istemektedir.

Evet kendimiz bu kitaba böyle kuvvetlice tutunup sarıldığımız gibi, çevremizdekilere de bu kitabı emredeceğiz. Çevremizdekileri de bu kitaba tutunup onunla amel etmelerini emredeceğiz ki onlar da bu kitaba sarılıp hayatlarını bu kitapla düzenlesinler. Eğer bunu yaparsanız, kendiniz Benim kitabıma kuvvetlice tutunur, onun emirlerini uygular, nehiylerinden de kaçınırsanız ve de onu toplumunuza duyurursanız, toplumunuz da Allah'ın kitabıyla en güzel bir şekilde diyalog kurar ve hayatlarını onunla düzenlerlerse kesinlikle bilesiniz ki Ben sizi de diriler yapacağım, sizin hayatınızı da bereketlendirecek ve düşmanlarınız karşısında sizi de zafere ulaştıracağım diyor Rabbimiz.

Evet daha çocuk yaşındayken Ona hikmet verdik, hüküm verdik. Kuvvetle sarılmasını emrettiğimiz kitabın bilgisini, kitabı anlama, kavrama gücünü, kitapla hareket etme yeteneğini, kitabı hadiselere, hayatın problemlerine indirgeme, hayatı kitapla yorumlama gücünü, kitap bilgisiyle hayatı düzenleme, kitabı hayata indirgeyip intibak ettirme bilgisini, kitabı hayatta hakim kılma gücünü verdik Yahya'ya.

Ve yine katımızdan bir kalp yumuşaklığı ve safiyet, temizlik verdik Ona. O, Allah'tan sakınan, Allah'ı sevendi. O Allah'ı seviyor, Allah da Onu seviyordu.

Elbette Allah'ı en çok sevenler ve Allah tarafından en çok sevilenler Allah elçileriydi. Allah'ı en yüce derecede sevenler ve bu sevgilerine Allah dununda hiçbir şeyi ortak etmeyenler Allah elçileridir. Onların sevgileri Allah içindi. Sevdiklerini Allah sevgisinden ötürü severler, sevmeyip düşman olduklarına da Allah düşmanlığından dolayı düşman olurlardı. Allah'ın razı olduklarından razı olurlar, Allah'ın gazap ettiklerine de gazap ederlerdi. Sevgileri, nefretleri, kabulleri, retleri hep Rablerine raci idi, Rablerine bağımlı idiler. Hayatı tertemizdi Yahya (a.s) nın. Rabbimizin terbiye ettiği, Rabbimizin eğitip bize yasal örnek yaptığı Allah elçilerinin hayatlarında şirk gibi, zulüm gibi, haksızlık gibi, günah gibi, riya gibi hiçbir necaset yoktu.

Aynı zamanda O bir muttaki idi. Allah'tan bir takva sahibiydi. Hayatını Allah için yaşıyordu. Yolunu Allah'la buluyordu, hayat programını Rabbinden alıyordu. Hayatını Allah için yaşıyordu. Yaptıklarını Allah'a layık yapmaya çalışıyor, Allah'a kulluğunun, Allah kontrolünde bir hayat yaşadığının bilincindeydi. Tüm hayatını Allah'ın beğenisine sunmaya çabalıyordu.

Ve anasına babasına karşı iyi davranan bir kimse idi. Sebebi vücudu olan ebeveynine karşı muhsin davranıyordu. Onlar karşısında Allah huzurunda olduğunu unutmadan davranıyordu. Ebeveynine karşı baş kaldıran, itaat etmeyen bir zorba değildi. Hem Rabbine kar-şı hem de ana-babasına karşı asi ve zorba olmadı O. Allah'a karşı itaatliydi, ebeveynine karşı da muhsin idi. Allah'a itaatinin gereği olarak Allah kullarına karşı da son derece merhametli davranıyor, Allah'ın kendisine verdiklerini Allah kullarıyla paylaşma, Allah kullarına ulaştırma kavgası veriyordu.

Tabii bütün bu güzel özellikler çalışıp çabalamakla elde edilecek cinsten şeyler değil Rabbimizin verdiği özelliklerdi. Elbette Rabbi-miz yeryüzünde sözcü seçtiği bu mübarek elçilerine, bu gönül mimarlarına böyle bir kalp yumuşaklığı, insanları temizlemek, arındırmakla görevli elçilerine böyle bir temizlik, böyle bir arınmışlık lütfedecek, in-sanlara itaatin ne olduğunu gösterecek bir itaat örnekliği verecekti.

Elbette takvanın yolunu insanlara gösterecek olan elçilerine böyle bir takva özelliği verecekti. Çünkü onlar Allah'ın yeryüzünde seçtiği yasal örneklerdi. Hayatlarında asla falso olmayan, kendilerine tabi olanları dosdoğru hakka, hayra hidayete sevk edecek model kul-lardı onlar.

Meryem Suresi 15. "Doğduğu günde, öleceği günde ve dirileceği günde, ona selam olsun!"

Selam Onun üzerine olsun. Selam Yahya'nın üzerine olsun. Ona selam dedi Rabbimiz doğduğu gün, şehit olduğu gün, dirildiği gün. Allah'ın selam ismine mazhar olsun Yahya (a.s). Bizler de şu anda selam diyoruz Ona. Selam gönderiyoruz kutlu imamımıza. Allah'ın selamı, selameti Yahya efendimizin üzerine ve cümle Enbiyanın üzerine olsun diyoruz.

Evet Meryem suresinin bu bölümünde Rabbimiz mutlak surette gündeme almamızı emrettiği yasal imamlarımızdan Zekeriya ve Yahya (a.s)'ların perdesini kapatıp karşımıza bir başka perde açıyor. Belki yaratılışı Yahya (a.s)'dan çok daha fevkalade olan İmran ailesinin bir başka üyesi, bir başka yasal imamımız \u00cesa (a.s) nın Meryem annemizden dünyaya gelişini gündemimize getirecek. \u00cesa (a.s) nın yaratılışı Yahya (as)'ın yaratılışından çok daha enteresan ve hayret vericidir. Yahya (a.s) nın yaratılışında ihtiyar da olsa baba var, ana var, ama \u00cesa (a.s) babasız, bakire bir kızcağızdan dünyaya gelecektir.

İmamımız \u00cesa (a.s) nın dünyaya gelişi gerçekten insanlık tarihinin şahit olduğu en garip bir hadisedir. Gerçi yine Kur'an'ın beyanıyla Adem (a.s) in yaratılışı bundan da gariptir ama, insanlık bu ilk atamızın yaratılışına şahit olmamıştır. Onu sadece Rabbimizin gaybi beyanından öğreniyoruz. Sanki bu konunun anlatılmasından önce ona bir mukaddime olarak bu konu anlatıldıktan sonra bakın Rabbi-miz yeni bir gündem maddesini şöylece ortaya koyuyor.

Meryem Suresi 16. "Ey Muhammed! Kitapta Meryem'i de an. O, ailesinden ayrılarak, doğu yönünde bir yere çekilmişti."

Ey peygamberim kitapta Meryem'i de an. Kitapta Meryem'i de gündem yap. Kitapta Meryem de bulunsun. Rabbinin kitabıyla Meryem ile de tanış. Meryem'i de gündemine al. Ve ey peygamber yolunun yolcuları, sizler de anın Meryem'i. Sizler de tanışın Meryem'le. Sizler de gündem maddesi yapın Meryem'i.

Evet işte bizim örneklerimizden, örnek ailelerimizden birisi gündem yapılıyor burada. Hayatları kesin doğru, mutlak doğru olarak Allah tarafından tescil edilmiş elçiler sunuluyor bize. Ama Allah korusun da bakıyoruz bugün müslümanlar bu yasal örnekleri bir kenara bırakıp, iyilikleri, hayatları, takvaları, takva anlayışları tartışılabilecek bir kısım insanları gündeme getiriyorlar. Onları gündemlerine alıyorlar, onları konuşuyorlar, onları tanımaya çalışıyorlar, onlar için anma törenleri, yad etme günleri düzenliyorlar. Günlerce sözlerini, hayatlarını tartışıyorlar. Ama Rabbimizin tanıttığı, Rabbimizin kulluk maddesi yaptığı peygamberleri tanıtmak ve tanıtmak için gündeme almıyorlar.

Halbuki yarın bunların hiçbirisinden hesaba çekilmeyeceğiz. Peygamberiniz, imamınız, örneğiniz, modeliniz kimdi? diye sorulacak. Kime uymuştunuz? Kimi örnek almıştınız? Kimin peşindeydiniz? Amellerinizi kimden almıştınız? Kimi gündemde tutmaya çalışıyordunuz? Kimi tanıyıp onun gibi olma savaşı veriyordunuz? Kimin anma törenlerini düzenleme savaşı veriyordunuz? Peygamber mi yoksa başkaları mı? Kimin sözlerini öğrenmeye, kimin sözlerini ısrarla öğretmeye çalışıyordunuz? Kimin Sünneti, kimin modeli kafalarınızda canlıydı? Peygamberinkiler mi? Yoksa başkalarınınkiler mi? Unutmayın ki yarın bundan hesaba çekileceğiz.

Eğer Allah'ın yasal örneklerini, bu örneklerin hayatlarını bize aktaran Rabbimizin şu ayetlerini, şu gündem maddelerini bir kenara bırakır da hep kendi oluşturduğunuz konularla, kendi oluşturduğunuz gündemlerle, kendi oluşturduğumuz kitaplarla, kendi oluşturduğunuz önderlerle, liderlerle günlerimizi, gecelerimizi doldurursak, tıpkı bizden önceki Allah'ın lanetlik toplumu Yahudi'ler gibi bizim imanlarımızdan kaynaklanmayan bir hayatın adamı olursak, yani hem bu ayetlere, bu elçilere inandığımızı iddia eder, hem de bu imanlarımız bu kitaba ve bu kitapla gündeme alınan peygamberlere hayat hakkı tanımamayı emrederse Allah korusun işimiz bitmiş demektir.

Hayır hayır tüm sun'i gündemleri, tüm şeytan gündemlerini bir kenara bırakıp Rabbimizin bu gündemlerini ilk dert edinmek zorundayız. Eğer şu anda müslüman olduğumuzu iddia eden bizler önümüze sunulan her şeyi bir kenara iterek Allah'ın haber verdiği bu gerçek haberlerle ilgilenir, bu gerçek haberlerle beslenir, gece-gündüz bu haberlerle beraber olursak kesinlikle bilelim ki o zaman hem dünyamız düzelecek, hem ahiretimiz güzelleşecektir. Ama eğer şu anda İslam dışı tavırlarımızdan vazgeçmez, rahmetinin gereği Rabbimizin dünya ve ahiret kurtuluşumuz için bize seçip haber verdiği bu örnek ailelerin haberleriyle ilgilenmez, onları tanıyıp kendimize örnek almaya çalışmazsak, işte Zekeriya (a.s)'ı, Yahya (a.s)'ı, Meryem'i, \u00cesa (a.s)'ı gündemimize almadan bir hayat yaşar, onlar kaynaklı, onlar örnekli bir hayata yönelmezsek kesinlikle bilelim ki yaşadığımız hayatta asla doğruyu, hakkı, hidayeti bulamayacak, dünyamızı da, ahi-retimiz de berbat etmiş olacağız.

Çünkü Allah'ın bizim seçip anlattığı bu örnek aileleri tanımayan, onları kendilerine örnek alamayan insanlar mutlaka kendilerine örnek olarak başka aileleri bulacaklar, onlar gibi olmaya çalışacaklar ve dünyada onlar gibi mutsuz oldukları gibi ahirette de onların gittiği cehenneme gideceklerdir. Gerçekten şu anda Allah'ın örnekleyip onayladığı, bu peygamberleri, bu örnek şahsiyetleri tanımayanların mutlaka onların yerini dolduracak başka örnekler peşine düştüklerini görüyoruz. Şu anda Allah'ın kitabını, Resulünün Sünnetini bir kenara bırakıp oraya buraya koşup kendilerine örnek şahsiyet arayanların peygamberleri tanıma zahmetine katlanamayanların zavallılıklarını müşahede ediyoruz. Öyleyse arkadaşlar unutmayalım ki şu anda biz-ler iki seçenekten birisiyle karşı karşıyayız.

1: Ya Allah'ın kitabıyla, peygamberin Sünnetiyle beraber oluruz, Allah'ın kitabında haber verdiği bu haberleriyle beraber oluruz, Allah'ın kitabında bize tanıttığı bu örnek aileleri, bu peygamberleri tanıyıp kendimize örnek kabul ederiz, Hz. Adem'le başlayıp Hz. Muhammed (a.s) ile son bulan bu şahsiyetler dünyada bizim örneğimiz olur, böylece hem dünyamız, hem de ahiretimiz düzgün olur.

2: Ya da kitabı ve peygamberi, kitabın ve peygamberin bize aktardığı bu haberleri bir kenara bırakır, Allah'ın bize seçtiği bu örnekleri bir kenara bırakır, kendimizi, kendimiz gibileri örnek alır dünyamızı da ahiretimizi de mahvederiz. Şu anda bu seçim bizim elimizdedir. Sonucuna kendimiz katlanmak şartıyla dilediğimizi tercih edebiliriz.

Evet, ya gece-gündüz kitapla beraber olur, kitabın haber verdiği peygamberlerle beraber olur, onları kendi öz anamızdan, öz ba-bamızdan, kendi oğlumuzdan, kendi kızımızdan, kendi evimizden, barkımızdan, dükkanımızdan, işimizden, aşımızdan daha iyi tanırız. Yani ya bu kitap ve peygamberler aklımıza, fikrimize, kalbimize, bel-leğimize, duygumuza, düşüncemize, gözümüze, kulağımıza herkes-ten ve her şeyden daha çok yerleşir, hayatımızda onların örneklilik-leri canlanır, attığımız her adımda, verdiğimiz her kararda, sergile-diğimiz her tavırda onlar gözümüzün önünde canlanır ve böylece ha-yatı onlarla birlikte yaşarız, Allah'ın rızası ve cennet bizimle olur, yahut da başkalarını örnek alır dünyamız da, ahiretimiz de onlarınki gibi olur.

Evet ey peygamberim ve ey müslümanlar kitapta Meryem'i de an. O, ailesinden ayrılarak, doğu yönünde bir yere çekilmişti. Meryem anamız, gencecik bir kızcağız. İmran ailesinin daha ana karnındayken Allah'a kulluğa, Allah'ın mabedine, Mescid-i Aksa'ya hizmete adan-mış, akrabası Allah'ın kutlu elçisi Zekeriya'nın (a.s) gözetiminde, vekaletinde büyüyen tertemiz bir genç kızcağız. Henüz bu haliyle dünyanın gündemine girmemiş bir kızcağız. Ama ileride Allah'ın bir yasasını, Allah'ın bir kelimesini doğuracak ve kıyamete kadar bir imamımızın annesi olarak tarihe geçecek, bize gündem olacak, kadınlar alemi içinden seçilip üstün kılınacak, ama bu şerefiyle orantılı olarak ta yeryüzünde kadın cinsinin imtihanlarının belki en büyüğüne, en çetinine, en dayanılmazına tabi tutulacak bir genç kızcağız. İşte bakın hemen Rabbimiz bu imtihanların en büyüğünü şöylece anlatmaya başlıyor:

Meryem, genç kız ailesinden doğu tarafına, mescitte bulunduğu bölgenin doğusuna doğru gitmişti. Yakınlarından kaçıp gözden ırak olmayı gerektiren, ama kitabımızın onun özel bir durumunu deşifre etmediği için bilemediğimiz bir sebeple yalnız kalmayı tercih ediyor.

17. "Sonra, insanlardan gizlenmek için bir perde germişti. Cebrail'i göndermiştik de ona tam bir insan olarak görün-müştü."

Evet insanlarla kendi arasında da bir perde vardı. Yani kendisini gizliyordu insanlardan. İnsanlardan uzak, ama Rabbiyle baş başa huzur içinde Rabbine ibadet ederken bir de bakıyoruz ki gerçekten dehşetli, tüyler ürperten bir manzarayla karşı karşıya geliveriyor. Bir de baksın ki karşısında seviyyen bir beşer, mükemmel ve her şeyi yerinde birisi duruyordu. İnsanlardan saklanmaya, hicaplaşmaya çalışan tertemiz, iffet abidesi kızcağızın karşısında bir insan vardı. Rabbimiz buyurur ki: Biz ona Ruhumuzu göndermiştik de o, ona tam bir insan şeklinde görünmüştü.

Buradaki Ruh Cebrail (a.s) dır. Kitabımızın başka yerlerinde ve Rasulullah efendimizin Sünnetinde bu Ruhun Cebrail (a.s) olduğu anlatılır. Evet Rabbimizin göndermesiyle Cebrail (a.s) Onun karşısına bir beşer olarak çıkıverdi. Şimdi böyle bir ortamda o tertemiz, iffet abidesi, afife kızcağızın halet-i ruhiyesini bir düşünün. Toplumun, İs-rail oğullarının yozlaştığı, peygamberlerinin yolundan uzaklaşıp, Allah'ın elçilerine düşmanlıklarını onların kanına girmeye kadar götürdükleri ve hızla Allah'a kulluktan uzaklaşıp materyalistleştikleri bir toplum içinde peygamber sülalesinden bir müslümanın yaptığı ufacık bir hareketin bile çok büyük spekülasyon yapıldığı bir ortamda, onların diline dolayabilecekleri bir falso yapmamak için çok dikkatli ve hassas davranan, insanların gözlerinden ırak olmayı yeğleyen, tüm tedbirlerini alan bir genç bütün bunlara rağmen inzivaya çekildiği me-kanda bir erkekle karşı karşıya. Birden bire tüm varlığıyla, tüm imanıyla, tüm hayasıyla sarsıldı. Hemen silkinip Rabbine sığındı. Hem Rabbinin yardımını harekete geçirmek, hem de karşısındaki adamın ruhundaki Allah korkusunu harekete geçirmek için bakın şöyle diyor-du:

Meryem Suresi 18. "Meryem: "Eğer Allah'tan sakınan bir kimse isen senden Rahmana sığınırım" dedi."

Evet genç kızın o anda yapabileceği başka bir şey yoktu. Sadece diyor ki bakın, ben Rahmana sığınırım senden, eğer sen muttaki birisiysen. Eğer sen O'ndan korkan, O'na karşı saygı duyan, ha-yatında Rahman olan, hayatını Rahman için yaşayan birisiysen. Baş-ka ne yapabilirdi bir genç kız? Karşısında bir erkek vardı ve kendisi de genç bir kızcağızdı. Yani böyle aralarında bir güç dengesi de yoktu. Ama yaratan, öldüren, koruyan, doyuran, göklere ve yere egemen olan güç kudret sahibi bir Allah'ın koruması altında ya, inanıyordu ki karşısındaki kim olursa olsun kendisine sığınanları O Rab korurdu. Kesin biliyor ve inanıyordu ki O Rahman herkesten ve her şeyden güçlüydü. Kesin biliyordu ki Kulları O'nu koruyucu bildikleri sürece, kulları O'nun koruması altında olduğu sürece O kullarını koruyacaktı. Ama ne zaman ki kulları O'ndan gafil olurlarsa, ne zaman ki kulları O'nun koruması altından çıkmışlarsa işte o zaman O Rahman onlardan desteğini çekiverecek ve korumasız bir duruma düşüvereceklerdi. Bunu çok iyi bilen Meryem sürekli Rabbimizin koruması altında, Rahmanın yasalarına uygun bir tavır içindeydi.

Saliha kadınları anlatırken Rabbimiz Nisa suresinin 34. ayetinde şöyle buyuruyordu:

İyi kadınlar, saliha kadınlar, gönülden Allah'a itaat eden, kocalarının meşru isteklerine itaat eden, kendileri üzerindeki Allah'ın belirlediği Allah'ın haklarına, hukuklarına, kocalarının haklarına hukuklarına riayet eden kadınlardır.

Evet ne anladık? Ne dedi Rabbimiz? Rabbimiz Nisa suresinin bu ayetinde, saliha kadın, iyi kadın Allah'ın haklarına, kocasının haklarına riayet eden ve Allah onların kendilerini ve haklarını nasıl korumuşsa kendileri de Allah'ın hakkı olan gizliyi, gaybı, görünmeyeni ko-ruyan kadınlardır. Gizliyi koruyan, gaybı koruyandır o kadınlar. Yani kocaları yanlarındayken onların haklarını koruyup onlara Allah'ın istediği gibi davrandıkları gibi, kocalarının olmadığı ortamlarda da korunması gerekenleri korurlar.

Allah'ın haklarını korurlar, ırzlarını, namuslarını korurlar. Allah'ın kendilerini muhafaza edip koruduğu gibi onlar da bunları muhafaza edeceklerdir. Allah'ın kendilerini koruduğu gibi onlar da ken-dilerini koruyacaklardır. Nasıl? Yani sürekli Allah'ın emirlerine, yasaklarına riayet ederek, Allah'ın hukukunu gözeterek, Allah'ın koruması altında kalarak, Allah'ın kendileri hakkında koyduğu yasalara riayet ederek. İşte bir kadın böyle bir titizlikle Allah'ın koruması altında olursa Allah da onu korur. Ama Allah'ın yasalarını çiğneyerek, Allah'ın emirlerine ters düşerek O'nun korumasından çıkan bir kadının ya da erkeğin üzerinden Allah korumasını kaldırıverdi mi artık o insanın kendi kendisini koruyabilmesi mümkün değildir.

Mesela bir kadın Allah'ın yasak kıldığı bir takım yerlere gider, bir takım ilişkiler içine girerse, Allah'ın yasalarını delerse, Allah'ın ken-disini görmek istemediği bir yerlerde bulunursa, Allah da onu korumasından çıkarıverir ve böyle bir kadının kendisini koruması da müm-kün değildir artık. Onun başına her türlü bela gelir.

İşte Meryem bunu çok iyi bildiği için Allah'ın koruması altında bir hayat yaşamış olmanın imanıyla hem Rahman'ın yardımını çağırıyor, hem de karşısındakine Allah'a kulluğunu, teslimiyetini hatırlatarak, imanını tahrik ederek kendisine bir kötülük yapmaktan engellemeye çalışıyordu. Çünkü az evvel de dediğim gibi yapabileceği başka bir şeyi yok, kaçabileceği bir yeri yok, yardım isteyebileceği kimsesi yoktu o anda. O anda imanıyla, hayasıyla düşündü ki eğer o anda karşısındaki erkeği Allah'la karşı karşıya getirip, onun kulluğunu, takvasını gündeme getirip sarsabilirsem böylece onun bana yapabileceği kötülüğü engelleyebilirim tavrını sergiliyor.

Gerçekten de büyük bir imamın anası olmaya, kıyamete ka-dar İslam ümmetinin anası olmaya layık bir kızcağızın o anda ima-nıyla ortaya koyduğu örnek bir tavır. Karşısındakine Rahman'ı hatırlatarak kötülüğünü engellemek, rahmetini celp etmek gerçekten bizler için çok hoş bir örnektir. Eğer gerçekten sen Allah'tan korkan muttaki birisiysen ben de senden korktuğun Allah'a sığınıyorum. Çünkü Allah'ın kendisine insan suretinde gönderdiği Meleğinden korkmuş ve kendisinden murat almak niyetinde olduğunu zannetmişti. Elbette Allah'tan korkan birisi kendisine Rahman hatırlatılır hatırlatılmaz kendine gelir ve nefsinin, şeytanın teşvik ettiği şehvet saikinden hemen vazgeçerdi. Ama iş hiç de zannettiği gibi değildi. Bakın karşısında if-fetinden tir tir titreyen kızcağıza o melek kendi kimliğini açıklayarak, onun korkusunu izale ederek dedi ki:

19. "Cebrail: "Ben temiz bir oğlan bağışlamak için, Rab-binin sana gönderdiği elçiden başkası değilim" dedi."

Dedi ki elçi: Ben Rabbinin elçisiyim. Adına bir hayat yaşadığın, adına iffetli olduğun, adına beni uyarmaya çalıştığın Rabbinin görevli elçisiyim ben ve sana tertemiz bir oğlan bağışlamak, vermek üzere geldim. Evet böylesine afife bir kızcağıza müjdelenen bir evlat. Tertemiz bakire bir kızcağıza bir evlat. Annemiz bu defa başka bir ür-pertiyle ürperir ve şaşırır. Bu duydukları onun utancını ve dehşetini bir kat daha artırır. Şu anda henüz gerçekten Allah'ın elçisi olup olmadığı konusunda kesin emin olamadığı karşısındaki adam bakire halindeyken kendisine bir çocuktan söz ediyordu. Belki de kendisini aldatıp bekaretini izaleye ikna edebilmek için düpedüz yalan söyleyen birisiydi o. Ama Allah'ın elçisi onun bu şüphelerini tamamen yok edecek şu sözleri söylemeden önce namusu tehlike altında bulunan bir yiğit mümine edasıyla soruyor karşısındakine:

Meryem Suresi 20. "Meryem: "Bana bir insan temas etmemişken, ben kötü kadın da olmadığım halde, nasıl oğlum olabilir?" dedi."

Sen söylesene bana, bu iş nasıl olabilir? Benim nasıl bir çocuğum olabilir? Bana hiçbir beşer dokunmamış, ben hiçbir insanla beraber olmamışım ve üstelik ben bağıye, azgın birisi de değilim. Yani ben bugüne kadar ne meşru olarak, nikahlı olarak bir erkekle evlenmişim, ne de gayr-i meşru erkeklerle birlikte olup Rabbimin yasalarını, sınırlarını çiğneyecek bir tavırda, bir ilişkide bulundum. O halde bu durumda benden nasıl bir evlat dünyaya gelecek? Benim nasıl bir oğlum olacak? Hala bu işin nasıl olabileceğini anlayamıyor, ama karşısında kendisinin Allah'ın elçisi olduğunu söyleyen bu esrarengiz adamın çok açık ve net ifadeleri yine de içinde bulunduğu nazik durumun, halet-i ruhiyesinin dehşetini azaltmıyordu. Tamam kendisinin Allah'ın elçisi olduğunu söylüyordu ama afife genç her şeyin açıklığa, netliğe kavuşmasını istiyordu. Çünkü o ana kadar genç kız bir çocuğun dünyaya gelebilmesi için Rabbimizin yeryüzünde işleyen genel yasası gereği bir dişiyle bir erkeğin meşru olarak birleşmesinin dışında gerçekleşebileceğini tasavvur edemiyordu. Allah'ın elçisi diyor ki bakın:

Meryem Suresi 21. "Cebrail: "Bu böyledir, çünkü Rabbin: "Bu Bana kolaydır, onu insanlar için bir mucize ve katımızdan da bir rahmet kılacağız; hem bu önceden kararlaştırılmış bir iştir" diyor" dedi."

Evet elçi dedi ki, bu iş böyledir. Tıpkı surenin evvelinde, Ze-keriya (a.s)'a denenin aynısı. Evet bu iş böyledir. Yani gerçekten du-rum senin dediğin gibidir. Yani ne nikah yoluyla, ne de zina yoluyla bir erkekle bir araya gelmedin. Sana bir erkek dokunmamıştır. Sen iffetli ve namuslu bir kızsın. Ama Allah dilediğini dilediği şekilde yaratandır. Allah güç ve kudret sahibidir. Allah mutlak egemenlik sahibidir. Yasayı koyan Allah'tır. Dilediği zaman yasasını değiştirme gücüne, yetkisine sahip olan da Allah'tır. Allah bir şeye hükmetti mi, Allah bir şeyin olmasını diledi mi ona "Ol" der, o da oluverir. Bu Rabbin için zor bir şey değildir. Bu Rabbine çok kolaydır. Çünkü yasanın sahibi Allah'tır, hayatın sahibi O'dur.

Böylece ey Meryem, senin de, senin gibi aciz kulların da alışık olmadığınız bir hükümle, bir takdirle, bir yaratış yasasıyla Rabbin diler ki, Rabbin buyurur ki Onu, oğlun \u00cesa'yı insanlığa bir ayet kılacağız ve katımızdan bir rahmet olarak lütfedeceğiz biz. Artık iş bitmiştir. Bu işi Rabbin Levh-i Mahfuzda yazıp karara bağlamıştır. Yani başka çıkar yolu yok bu iş olacaktır.

Meryem Suresi 22. "Meryem oğlana gebe kaldı; o haliyle uzak bir yere çekildi."

Rabbimizin emriyle artık Meryem, Ona gebe kaldı ve bununla uzak bir yere çekildi. Çocuğu yüklendi ve uzak bir yere, uç bir yere gitti. Hamlini bir süre de olsa insanlardan gizleyebilmek için insanlardan, aile efradından uzak bir yere çekildi.

Ahlaken tefessüh etmiş bir toplumun üyesi olarak, bir insan olarak Meryem anamız Onu ne kadar da saklamaya çalışsa da Rab-bimiz buyuruyor ki: Ey Meryem, biz Onu, karnındaki \u00cesa'yı (a.s) insanlara bir ayet kılacağız. Onu kudretimizi insanlara açıklayan bir ayet, bir ibret, bir nişane yapacağız. Yaratıcılığımıza bir delil, bir alamet kılacağız. Hayatın ve ölümün sahibi oluşumuza, göklerdeki ve yerdeki tüm yasaların sahibi oluşumuza bir hüccet kılacağız. Aynı zamanda Onu insanlara bir rahmet kılacağız.

Evet ilk insan Hz. Adem (a.s) in yaratılışından sonra yeryüzünde en büyük, en harikulade bir hadise gerçekleşiyordu. Yahya'nın (a.s) dünyaya gelişi de enteresandı. Ama Allah'ın bu ayeti ondan daha büyük bir ayet olacaktı. Bakire bir genç kız bir çocuk dünyaya getirecekti. Hem de ataerkil aile sisteminin hakim olduğu, materyalist bir anlayışın hakim olduğu Roma gibi bir toplumun içinde, insanların gözleri önünde. İnsanların içine gömüldükleri bu yanlış ataerkil aile geleneğini, bu yanlış materyalist felsefeyi kökünden yıkacak, insanların zihinlerini altüst edecek bir hadiseydi bu. Babasız bir kızcağızdan bir çocuk dünyaya gelecek ve atalar egemenliği yıkılacaktı. Allah'ın sınırsız gücüyle babasız bir çocuk dünyaya gelecek materyalist felsefe, Allahsızlık inancı kökünden devrilecekti. Allah'ı inkar eden, her şeyi maddeye bağlayan bilimsel kafirlik yıkılacaktı.

Artık hayat ve ölüm konusunda, güç kuvvet konusunda, yaratma konusunda, hakimiyet konusunda yetki, otorite ataların değil Allah'ın olduğu anlaşılacak, egemenlik hakkı ihtiyarların değil sadece yoku var eden, varı yok eden, olmazı olduran, her şeye güç yetiren, her şeye söz geçiren Allah'ın olduğu ortaya konacaktı. Eğer söz sahibi onlar olsalardı asla böyle bir genç kız çocuk doğuramazdı. Mevcut yasalar buna elvermezdi. Eğer yetki onlarda olsaydı böyle bir çocuk beşikteyken onlarla konuşamazdı.

Evet yüklendi çocuğu ve uzak bir köşeye çekildi. Nihayet:

Meryem Suresi 23. "Doğum sancısı onu bir hurma ağacının dibine gitmeye mecbur etti: "Keşke ben bundan önce ölmüş olsaydım da unutulup gitseydim" dedi."

Evet doğum anı yaklaşıp ta doğum sancısı onu sarınca bir hurma ağacının yanına gitti. Keşke, keşke demeye başladı. Ah! Keşke bundan önce ölmüş olsaydım da unutulup gitseydim. Evet artık Hz. \u00cesa dünyaya gelecektir. Ve artık sıkıntılı günler başlayacaktır tertemiz genç kız Hz. Meryem için. Bunu ya henüz melek çocuğu kendisine müjdeleyip hamile kaldığında demiştir, ya da doğum sancıları kendisini yakaladığı zaman söylemiştir. Her ikisi de mümkündür. Öyle ya, karnındaki bir çocukla kavminden uzaklaşacak, insanlardan kaçacak, uzak bir yere, mescidin tenha bir köşesine çekilecek, karnındaki çocuğunu insanlardan gizlemeye çalışacak, insanların sansasyonlarından, dedikodularından korkacak, ürkecek ve oğlunu doğururken de şöyle diyecek: Keşke bugünden önce ölüp gitseydim. Doğumundan sonra insanların kendisine diyecekleri şeylerin gözünün önüne gelmesi Ona bundan önce ölümü temenni ettiriyordu. Keşke bu olaydan önce ölseydim de bu başıma gelmeseydi, unutulup gitseydim. Keşke hakkında dedikodu edilmeyen, hakkında konuşulmayan birisi olsaydım.

Kucağında babası belli olmayan bir çocukla onların karşılarına çıkageldiği an o insanların kendisine nasıl bir gözle bakacaklarını, neler söyleyeceklerini, nasıl karşılayacaklarını düşünüyor ve üzüntüsünden ölüm istiyordu. Düne kadar mescide, Allah'ın mabedine hizmete adanmış, mübarek bir ailenin çocuğu olarak, üstelik bir peygamberin kefaletinde, Zekeriya'nın (a.s) gözetiminde büyümüş birisi olarak, o güne kadar hiçbir erkek eli değmemiş, iffet ve haya timsali bir genç kız olarak böyle kucağında babasız bir çocukla insanların karşısına nasıl çıkacağını, bunu onlara nasıl izah edeceğini, onları buna nasıl inandıracağını düşündükçe ölümü temenni ediyordu.

Gerçekten kendisine çok büyük bir rol yükleniyordu. Çok zor bir imtihandan geçiriliyordu. Tertemiz bir kızcağız olarak kucağındaki \u00cesa (a.s) ile birlikte kavminin huzuruna çıktığı zaman kesin biliyordu ki tüm kavmi, tüm ailesi üzerine yürüyeceklerdi. Bu neyin nesi ey Meryem? Sen kötü, iffetsiz birisi değildin! Anan-baban da kötü, ahlaksız, iffetsiz değillerdi. Onların çocukları olarak kucağında getirdiğin bu ço-cuk kim? Nerden aldın, kimden aldın bunu? Diyenlere karşı nasıl ce-vap verecekti? Ne diyecekti? Nasıl temize çıkaracaktı kendini? Nasıl temize çıkaracaktı ailesini? Nasıl temize çıkaracaktı Zekeriya'yı (a.s)? Nasıl bakabilecekti insanların yüzüne?

Düşünebiliyor musunuz? Gerçekten çok büyük bir imtihandı. Bırakın insanları, dağların bile dayanamayacağı bir imtihandı Meryem'in imtihanı. Bunun bir benzeri de Ayşe anamıza yapılmıştı. Çok çetin bir imtihandı bu. Hem Meryem için çetin bir imtihan, hem ailesi için, hem velisi, kefili Zekeriya (a.s) için, hem de kıyamete kadar İs-lam yolunun yolcuları biz müslümanlar için çok büyük bir imtihandı. Belki o günün tüm müslümanları, belki şu anda bizler gerçekten sı-kıntılanacağız, ıstıraba boğulacağız.

Ama korkmayın, anamız adına üzülmeyin, Allah çok kısa bir zaman içinde sevdiği kulunun, mümin kulunun imdadına yetişecekti. Tıpkı Zekeriya'nın (a.s) yaşlılık halinde, karısının da kısır halinde Yahya'yı dünyaya getirirken konuşmadığı gibi Meryem anamız da ko-nuşmayacaktı. Allah savunacaktı Onu. Allah koruyacaktı Onu. Kendisi hiç konuşmayacak, eserini konuşturacaktı, amelini konuşturacaktı, beşikteki çocuğunu konuşturacaktı. Meryem işaret edecekti beşikteki çocuğuna ve çocuk Allah'ın ayeti olarak, Allah'ın bir kelimesi olarak beşikteki çocuk konuşacak ve bu Allah ayetine, Allah yasasına, Allah kelimesine şahit olan tüm Roma, tüm dünya sarsılacaktı.

O gün Allah'ın bu ayeti karşısında kafir Roma sarsılacak, şirk dininin mensubu, atalar dininin mensubu Romalıların akılları başlarından gidecek, Yahudiler sarsılacak, bugün biz sarsılacağız ve kıyamete kadar Allah'ın gücü karşısında, Allah'ın kudreti karşısında, Allah'ın olmazı oldurması karşısında tüm dünya insanlığı sarsılmaya devam edecek. Allah'tan, Allah'ın gücünden, Allah'ın egemenliğinden şüphe içinde olan kafiriyle, müşrikiyle tüm insanlar beyinlerinden vurulmuş gibi olacaklar.

Evet O doğum sancıları içinde, ondan öte bu sancılar ve ıs-tıraplar içinde hurma ağacının altında kıvranırken ya bizzat Rabbimiz, ya melek, ya da karnından dünyaya gelen O çocuk, \u00cesa (a.s) bakın Ona şunları söyler:

24,25,26. "Onun altından bir ses kendisine şöyle seslendi: "Sakın üzülme, Rabbin, içinde bulunanı şerefli kılmıştır. Hurma ağacını kendine doğru silkele, üstüne taze hurma dökülsün.. "Ye iç; gözün aydın olsun. İnsanlardan birini görecek olursan "Ben Rahmana oruç adadım, bugün hiçbir insanla konuşmayacağım" de."

Şayet bunu söyleyen \u00cesa (a.s) ise onun eteğinin altından, yok Cebrail (a.s) ise Onun bulunduğu mekanın alt kısmından bir mekandan söylüyordu. Diyordu ki: Ey Meryem! Sakın üzülme! İnsanların karşısına nasıl çıkacağım? Aileme nasıl hesap vereceğim? diye sakın mahzun olma! İçin rahat olsun; Rabbin içinde bulunanı şerefli kılmıştır. Rabbin senin ayağının altından bir ırmak akıtacak ve sen ondan istifade edeceksin. Hurma ağacını kendine doğru silkeleyip salla, üzerine taptaze hurma dökülsün ve ondan gıdalan. Ye, iç, gözün, gönlün aydın olsun. Eğer insanlardan birini görecek olursan, ben Rahmana oruç adadım, bugün hiçbir kimseyle konuşmayacağım de.

Allahu Ekber! Allahu Ekber! Allahu Ekber! Görüyor musunuz Allah'ın yüceliğini? Görüyor musunuz Rabbimizin kuluna ikramını? Zor bir imtihana çekileceksiniz, sırtınıza bir dağ yüklenecek Rabbiniz tarafından ve Allah'tan geldiğini bildiğiniz bu imtihana Rabbiniz hatırına katlanacak, O'nun takdirine isyan etmeyeceksiniz. Allah'ın emriyle gencecik bir kızcağız bir çocuk yüklenecek, şehrinden, ailesinden uzak bir kenarda kendi başına çocuğunu doğuracak ve bakın Allah onun o andaki ihtiyacı olan tatlı bir suyunu, taze bir hurmasını nasıl emrine amade kılıyor? Hurma dalları nasıl üzerine eğiliyor?

Rabbinden böyle nimetlerle karşı karşıya gelen, kucağındaki çocuğunun bir Allah elçisi olarak kendisiyle konuştuğunu duyan, gören Meryem'de hiç üzüntü kalır mı? Tüm gamları, tüm sıkıntıları gidiyor, içi rahatlıyor, kalbi huzura eriyor. Bir peygamber anası olarak yüzü gülüyor. Meleğin müjdelediği bir mucizenin kendisiyle gerçekleştirilmesinin şerefiyle başı göklere değiyor. Ve derken gayet rahat bir şekilde kucağındaki Allah ayetini alarak kavmine geliyor.

Meryem Suresi 27,28. "Çocuğu alıp kavmine getirdi, onlar: "Meryem! Utanılacak bir şey yaptın. Ey Harun'un kız kardeşi! Baban kötü bir kimse değildi, annen de iffetsiz değildi" dediler."

Allah'ın kutlu elçisinin kutlu anası, imamımızın anası, bizim anamız kucağında çocuğuyla birlikte kavminin karşısına çıkınca aynen önceki beklediği gibi oldu. Şu müthiş tabloyu gözünüzün önüne bir getirin. Tabi işin aslına eren, şereflerin en büyüğüyle şereflenen Meryem anamız adına değil de, ailesinin, yakınlarının dehşet tablosunu gözlerinizin önüne bir getirin. Müslümanların, Allah'a samimiyetle inanmış peygamber ailesine bağlı yaşayanların yüzlerindeki müthiş hali bir tasavvur edin. Tıpkı Ayşe annemize yapılan o iftiradan sonra Rasulullah efendimizin ve onun yoluna canını fedaya hazır müslümanların yüz ifadeleri gibi, mahvolmuşlar, yerin dibine geçecek duruma gelmişler.

Diyorlar ki bakın: Ey Meryem, andolsun ki utanılacak bir şey yaptın. Ey Harun'un kız kardeşi, biz biliyoruz ki senin baban kötü birisi değildi, annen de iffetsiz değildi. Çok kötü bir iş yaptın. Senin bu yaptığını sığdırabilecek bir yer bulamıyoruz dediler. İffeti, namusu tam olan babanla, ananla, onların seni adadığı bu mabedin inşa edicisi olan Harun'la, ya da Harun ismindeki temiz kardeşinle senin işlediğin bu amelin arasında hiçbir benzerlik göremiyoruz, sen böyle iffetli kimselerin değil iffetsizlerin işiyle bizim karşımıza geldin dediler. Bütün bunları dinleyen Meryem kucağındaki çocuğa yöneldi.

Meryem Suresi 29. "Meryem çocuğu gösterdi: "Biz beşikteki çocukla nasıl konuşabiliriz?" dediler."

Evet kucağındaki çocuğu gösterdi, buyurun, sorun bunun cevabını o versin dedi. Meselenin çözümü için Ona baş vurun dedi. İnsanlar böyle suçlu birinin böyle bir yola başvurması karşısında kızdılar, yahut hayrete düşüp dediler ki, beşikteki bir çocuk nasıl konuşabilir? Ya da böyle beşikteki bir çocukla biz nasıl konuşabiliriz? Bunun üzerine beşikteki çocuk:

Meryem Suresi 30,33. "Çocuk: "Ben şüphesiz Allah'ın kuluyum. Bana ki-tap verdi ve beni peygamber yaptı; nerede olursam olayım, beni mübarek kıldı. Yaşadığım müddetçe namaz kılmamı, zekat vermemi ve anneme iyi davranmamı emretti. Beni bedbaht bir zorba kılmadı. Doğduğum günde, öleceğim günde, dirileceğim günde bana selam olsun" dedi."

Dedi ki, ben Allah'ın kuluyum. İnni Abdullah. İşte bu Hz. \u00cesa'-nın insanlara söylediği ilk sözüydü. Ben Allah'ın kuluyum. Ben Rab değilim, ben İlah değilim, ben Rabbin oğlu değilim, ben Rabbin yetkilerine sahip birisi değilim. Ben başka değil, sadece Allah'ın kuluyum. \u00cesa (a.s) ilk sözünde yüce Rabbini evlat edinmekten tenzih ederek kendisinin O'nun bir kulu olduğunu ilan ederken sanki daha sonra biz \u00cesa'nın (a.s) yoluna taabiyiz dedikleri halde, Onu insanlıktan, kulluktan çıkarıp tanrılık, ya da tanrının evlatlığı makamına oturtarak küfre sapacak Hıristiyanlara en güzel mesajı sunuyordu. Ben Allah'ın kulu-yum ve Rabbim bana bir kitap verdi, bana bir kitap vermeyi hükmetti ve beni peygamber kıldı. Gelecekte peygamber olmama hükmetti.

Ve yine Rabbim ben nerede olursam olayım beni mübarek kıldı. Beni bereketli kıldı. Berekete konu yaptı beni. İnsanlara bir rah-met kapısı olarak açtı beni ve insanların cennetine sebep kıldı. Ve yaşadığım müddetçe, hayatta olduğum sürece de namaz kılmamı ve zekat vermemi emretti bana. Hayatım boyunca namaz kılarak bedenimde Rabbimin söz sahibi olduğunu ortaya koymamı, zekat vererek de malım konusunda, sahip olduğum şeyler konusunda O'nu söz sahibi bilmemi istedi benden. Bir de anneme karşı iyi davranmamı, kendisine ve anneme karşı bir bedbaht ve zorba kılmadı. Selam olsun bana doğduğum günde, öleceğim günde ve diri olarak kalkacağım günde.

Evet bakın sözlerinin sonunda Allah'ın mübarek elçisi yine aynı konuya ısrarla parmak basıyordu. Ben Allah'ın kuluyum dedikten sonra, doğan, yaşayan, ölen, Rabbine kulluk eden bir insan olarak asla Rab olmadığını, Rabbin sıfatlarına sahip olmadığını ortaya koyuyordu.

Meryem Suresi 34. "İşte hakkında şüpheye düştükleri, Meryem oğlu \u00cesa gerçek söze göre, budur."

Meryem oğlu \u00cesa'nın söylediği hak söz budur. O sadece ben Allah'ın kuluyum demiştir. İşte \u00cesa'nın (a.s) keyfiyeti, aslı, esası budur. Öyleyse ey \u00cesa'ya (a.s) inandığınızı iddia eden siz hain Hıristiyanlar, işte işin aslı budur. Peygamberiniz bizzat kendi dilinden ben bir kulum dediği halde, bunu duyduğunuz halde hala ne diye Onun Rab olduğunu, Allah'ın oğlu olduğunu iddia eder durursunuz? Nereden çıkarıyorsunuz bunu? Bakın kendi dilinden Onun kendisi hakkındaki beyanını duydunuz. Vazgeçin bu küfürlerinizden, şirklerinizden. O ne tanrıdır, ne tanrının oğludur, ne tanrının yetkilerine sahiptir. İş bu kadar açıkken, bu kadar ayan beyanken hala ne diye bu tür sapıklıkların peşine düşüyorsunuz? Eğer Onun böyle mucizevi doğumu sizi yanıltıyorsa, işte Allah anlattı; Yahya'nın doğumu da böyledir, Adem'in (a.s) dünyaya gelişi de böyledir, ama onların birer insan olduklarını, tanrı olmadıklarını, tanrının oğlu olmadıklarını söyleyen sizler; \u00cesa (a.s) hakkında neden sapıyorsunuz? Halbuki:

Meryem Suresi 35. "Allah çocuk edinmez. O münezzehtir. Bir işin olma-sına hükmederse ona ancak " Ol" der, o da olur."

Bir oğul edinmek asla Allah'a yakışmaz. O bu gibi hallerden yüce ve münezzehtir. Hayır! O bu tür ilişkilerden uzaktır. Zira bu tür şeyler Allah'a eksiklik ve ihtiyaç izafesidir. Halbuki Allah'ın varlıklarıyla ilişkisi birbirinden farklı değildir. Hepsi O'nun kuludur. Yani Cenab-ı Hakkın kullarından bazısına daha yakın, bazısına daha uzak olduğu asla düşünülemez. Allah göktekilerin ve yerdekilerin sahibi iken, herkes ve her şey O'nun iken, her şey O'nun kulu ve kölesi iken, O mülkün sahibi iken neden bir çocuğa ihtiyaç duysun da? Neden onlardan birini, ya da birkaçını evlat edinsin de? Zira eninde, sonunda o da O'nun kulu ve kölesi değil mi yani?

Aslında Allah'tı, Allah'ın oğluydu, Allah'ın yetkilerine sahipti derlerken hainler Allah yanında etkili, yetkili, torpilli varlıklar icat edip işledikleri günahlara şefaatçiler bulmaya, kılıflar ayarlamaya çalışıyorlardı. Başka bir dertleri yoktu adamların. Öyle ya bir insana çocuğundan, oğlundan daha yakın birisi olmayacağına göre, ya da adam çocuğunun hatırından çıkamayacağına göre, bunlar da sanki Allah'ı insan gibi, kendisine çocuğu vasıtasıyla yaklaşılabilecek bir varlık bildiklerinden ötürü torpil yaptırma derdiyle bu herzelere yöneliyorlardı.

Allah'a karşı bilmediğiniz şeyleri söyleyerek iftira ediyorsunuz. O'nun oğlu da yoktur, kızı da yoktur, hanımı da yoktur, yetkilileri de yoktur, yeryüzünde yetkilerini devrettiği varlıkları da yoktur, temsilcileri de yoktur, O'nun namı hesabına iş yapacak, karar verecek hiç kimse yoktur. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nun kulu ve mülküdür. Her şey ve herkes mülktür malik olan sadece O'dur. O bir şeyi yaratacağı zaman sadece ol der ve oluverir. Allah böyle irade, böyle güç kuvvet sahibiyken hayrola, yani bu dünyayı, bu yaratıklarını idare etmekten aciz kaldı da onun idaresini \u00cesa'ya (a.s) Üzeyr'e (a.s), ya da başka birilerine devretti mi demeye çalışıyorsunuz yoksa?

Bakın sizin kendisine yeryüzünde en büyük iftirayı yakıştırdığınız elçinin ağzından bir daha dinleyin gerçeği:

36. "Doğrusu Allah, benim de, sizin de Rabbinizdir. O'na kulluk edin, bu doğru yoldur."

Allah benim de sizin de Rabbinizdir. Muhakkak ki kendisine kulluk edilmeye layık, kulluk programını bilen, sizden nasıl bir kulluk isteyeceğini bilen ve size bir hayat programı belirleyen benim de sizin de Rabbiniz Allah'tır. Sizin için de benim için de kendisine kulluk edilecek, hayat programı uygulanacak O'ndan başka Rab yoktur. Bu konuda benim sizden bir farkım yoktur. Ben de sizin gibi Allah'ın ku-luyum. Benim boynumdaki ipin ucu da Rabbimin elindedir. O ne tarafa çekerse ben o tarafa gitmek zorundayım. Ben her zaman O'na muhtacım. Beni yaratan, beni besleyen, beni yaşatan ve bana yol gösteren O'dur. Ben nasıl O'nu Rab bilmiş ve irademi O'na teslim etmişsem gelin siz de sizin Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin ve O'n-dan başkalarını Rab bilmeyin. Allah yolundan başka yol yoktur. Allah'a kulluk yolundan başka yol yoktur. Yahudilik, Hıristiyanlık, İsla-m'ın dışındaki tüm dinler, tüm yollar Allah'ın razı olmadığı dinler ve yollardır diyerek \u00cesa (a.s) aynen kendisinden önceki peygamberlerin davetini tekrar ediyordu. Ve artık bu konuda zerre kadar bir şüpheye mahal bırakmıyordu. O böyle diyordu ama Onun yolunda olduklarını iddia edenler Ona en büyük iftirayı yapıyorlardı.

Meryem Suresi 37. "Fırkalar, kendi aralarında anlaşmazlığa düştüler. Vay o büyük günü görecek kafirlerin haline!"

Sonradan zuhur eden Hıristiyan gruplar, hizipler aralarında ihtilaf ettiler. Hıristiyan ve Yahudi hizipler kendi aralarında \u00cesa (a.s) hakkında ihtilafa düştüler. Hıristiyan gruplardan bir kısmı O'nun Allah'ın kulu ve elçisi olduğuna inanmaktadır, bir kısmı O'nun Allah'ın oğlu olduğuna inanmaktadır, bir kısmı da Allah olduğuna ve kendisine kulluk yapılması gerektiğine inanmaktadır.

Ya da Hz. \u00cesa (a.s) konusunda Yahudiler başka söylediler, Hıristiyanlar da başka şeyler söylüyorlar. Yahudiler Onun sebebiyle kendi kitaplarının ve peygamberlerinin hükmü kaldırıldı diye Ondan intikam almak için Onun veled-i zina olduğunu iddia ettiler. Hıristiyanlar da onların gözünde Hz. \u00cesa'yı temize çıkarabilmek için o kadar büyüttüler o kadar yücelttiler ki Onu Allah yerine oturtuverdiler. Kimisi ileri giderek kimisi geri kalarak bu konuda kendilerine zulmettiler. Allah'a zulmettiler, Allah'ın tertemiz elçisine zulmettiler. Allah'ın hakkını vermeyerek zulmettiler, peygamberin hakkını vermeyerek Ona ve kendilerine zulmettiler. Peygambere karşı böyle aşırı davranmak da zulümdür, Ona karşı ilgisiz kalarak geri durmak da zulümdür.

Evet Hıristiyanlar Allah'ın kulu ve elçisi olan Hz. \u00cesa'yı İlah edinmekle en büyük suçu işlemişlerdir. Bu onların Hz. \u00cesa'yı Allah'la insan karışımı bir varlık sayma yanılgılarından, vücutta vahdet denen Allah'la insanın birleşimi teorisinden kaynaklanmıştır. Bu yanılgı yıllarca tartışmalarına rağmen meseleyi işin içinden çıkılmaz bir duruma getirmiştir. Bu karmaşık şahsiyetin, yani Allah'la insan karışımı kabul ettikleri şahsiyetin insani yönünün ağır bastığı kanısına varanlar onun Allah'ın oğlu olduğu zehabına kapılırken, Onun İlahlığa yakınlığını düşünenler de Onun insanlaşmış bir Allah ya da Allahlaşmış bir insan olduğu inancına düştüler. Allah bunlar için diyor ki bakın:

Meryem Suresi 38. "Bize geldikleri gün neler görüp neler işitecekler! Ama zalimler bugün apaçık bir sapıklık içindedirler."

Evet bu ihtilafların çözümünü ertelediğimiz o büyük günü mutlak görecek olan kafirlerin vay haline. Allah'ın bir beşer olan Meryem'den dünyaya getirdiği bir beşer olan Hz. \u00cesa (a.s) hakkında böyle olmadık iftiralarda bulunarak küfre düşenlerin vay haline. Hem de kendisine iftira ettikleri Allah'ın elçisinin huzurunda Onun kendilerini Allah'a kulluğa çağıran nidalarının arasında, Ondan sonra gelip Onun durumunu ayan beyan, şeksiz şüphesiz ortaya koyan şu Kur'an'ın şe-hadeti altında o gün neler görüp, neler işitecekler o kafirler. Ne gerçekler işitecekler, ne hakikatler görecekler o gün ama zalimler apaçık bir sapıklık içinde görmüyorlar, işitmiyorlar. Dünyadaki hidayet işaretleriyle ilgilenmiyorlar. Dünyada kurtuluş vasıtası olması için kendilerine lütfedilmiş olan gözlerini, kulaklarını, kalplerini kullanmıyorlar, ama yarın zorunlu olarak görüp işitecekleri bir ortamda zillet ve mahcubiyet içinde bu organlarını kullanacaklar. Duyacaklar, işitecekler, görecekler.

Meryem Suresi 39. "Ey Muhammed! Hala gaflet içinde bulundukları ve hala inanmayanları -onları- işin bitmiş olacağı o hasret günü ile uyar."

Kıyamet günüyle korkut onları. Çünkü o gün kaybedilen fırsatlara, kaybedilen cennete hasret ve pişmanlık duyulacak bir gündür. Ama onlar bu müthiş gün hakkında şu anda gaflet içindedirler. Perişan olacakları bu hasret gününe inanmamakta direniyorlar. Sen onları bu gafletlerinden uyandır peygamberim. O gün gelip de Eyvah! pah! Tuh! Yazıklar olsun bize! Yuh olsun bize! Vah orada yaptıklarımıza! Yazıklar olsun bizim anlayışlarımıza! Diyerek dövünecekleri, kaybettikleri fırsatlarından ötürü hasret çekecekleri o gün gelmeden önce uyanmalı onlar.

Çünkü o gün eyvah diyecekler, keşke yaşamasaydım böyle bir hayatı. Keşke gaflet içinde olmasaydım böyle bir günden. Keşke kulak verseydim Rabbimin uyarılarına. Keşke dinleseydim peygamberimin davetini. Yazıklar olsun bana. Ben niye böyle şuursuzca bir hayat yaşamışım. Kitap varken, ona ulaşma imkanım varken, Resul varken, örnek varken niye ben başka başka şeylerin peşine düşüp, başka başka bir hayat yaşamışım? Diyecekleri, ama bu pişmanlıklarının kendilerine hiç bir faydasının olmayacağı bir gün gelmeden uyanmalılar, diyor Rabbimiz.

Meryem Suresi 40. "Şüphesiz biz bütün yeryüzüne ve üzerinde bulunan-lara varis olacağız. Onlar Bize döneceklerdir."

Evet bir gün gelecek yeryüzünde hayat bitecek, herkes ve her şey ölecek ve yeryüzüne Allah varis olacak. Her şey yok olacak ve sadece Allah baki kalacak. Konumuyla sanki yok olmayacakmış gibi, yıkılmayacakmış gibi görünen şu süslü, şu aldatıcı, şu güzelim dünya, şu hayat bir gün bitecek. Gençlik bitecek, güzellik bitecek, canlılık bitecek, hayat bitecek her şey bitecek. Baharınız bitecek, gençliğiniz bitecek, zindeliğiniz bitecek, sıhhatiniz bitecek, güçleriniz bitecek, devletiniz saltanatınız bitecek. Gökler bitecek, yıldızlar bitecek, güneşiniz bitecek ve tüm kainatta hayat bitecek... Zaten sizin imtihanınız için kurulmuştu bu dünya. Hanginiz ne ameller işleyecek? İşte bunun için kurulmuştu bu dünya ve imtihan sonrası bir komutla hesap konumuna geçilecek. İnsanlar Rablerine dönecekler. Herkes imtihan mAksadıyla getirildiği bu dünyada yaşadığı hayatın hesabını Allah'a ödeyecek.

Meryem Suresi 41. "Ey Muhammed! Kitapta İbrahim'e dair anlattık-larımızı da an; o şüphesiz dosdoğru bir peygamberdi."

Ey peygamberim ve ey peygamber yolunun yolcuları, kitapta İbrahim'i de anın. İbrahim'i de gündem yapın. Örneklerinizden, önderlerinizden İbrahim'e de hayatınızda yer verin. Onu da hatırlayıp gündem maddesi yapın. Ona da zaman ayırın. Muhakkak ki o sıddik idi, dosdoğru bir peygamberdi. İnandım dediği her konunun eylemini gerçekleştiren bir peygamberdi. \u00cemanını, iddiasını ameliyle ispat eden bir elçiydi. Bunu da haber ver insanlara ey peygamberim. Onun gibi sadakat ehli olmak isteyenler İbrahim'i de tanısınlar ki o:

42. "Babasına şöyle demişti: "Babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana bir faydası olmayan şeylere niçin tapıyorsun?"

Babacığım, konuşulanı işitmeyen, kendisine dua edip sığınanları duymayan, onların dualarına icabet etmeyen, görmeyen, sana hiçbir faydası olmayan şeylere niçin tapınıyorsun? Sana ne faydası dokunacak bunların? Bu aciz varlıkların kendilerine bile yardımda bulunmaları mümkün değildir. Allah'tan kendilerine gelebilecek bir belayı, bir azabı def etmeye bile gücü yetmeyen bu varlıklar nerde kaldı sana yardım edecekler, fayda sağlayacaklar? Kendilerine gelen açlık gibi, yorgunluk gibi, hastalık gibi, ölüm gibi bir sıkıntıyı bile defedemeyen bu varlıklar nerde kaldı senin sıkıntılarını giderebilecekler? Bu adamlar nasıl senin arzularına, isteklerine cevap verebilecekler? Seni hem dünyada hem de ukba'da nasıl mutlu edebilecekler? Ne yapabilecekler bunlar senin için? Ölümü engelleyebilecekler mi? Ölüm döşeğine yattığın zaman iki saatliğine olsun onu geciktirebilecekler mi? Zamana iki dakikalığına söz geçirebilecekler mi? Gökten iki damla yağmur indirebilecekler, yerden bir tek bitki bitirebilecekler mi?

Meryem Suresi 43. "Babacığım! Doğrusu, sana gelmeyen bir ilim bana geldi. Bana uy, seni doğru yola eriştireyim."

Babacığım, doğrusu sende olmayan bir ilim var bende. Doğrusu benim Rabbim sana gelmeyen bir ilim, vahiy gönderdi bana. Yani bunlar benden değil Rabbimdendir. Onun içindir ki Allah'ın elçisi son derece saygıyla, hürmetle hitap ediyor. Bunların kendisinden değil Allah'tan olduğunu ortaya koyuyor. Bana vahiy geliyor, ben Rabbimin vahyiyle hareket ediyorum. O halde gel bana uy, bana tabi ol. Allah'a kulluğu benden öğren.

Meryem Suresi 44. "Babacığım! Şeytana tapma. Çünkü şeytan Rahmana baş kaldırmıştır."

Ey babacığım, şeytana kulluk etme. Çünkü şeytan Rabbine baş kaldırıp isyan etmiştir. Şeytan kendisi Allah'a kulluktan çıktığı gibi insanları da Rabbine kulluktan çıkarmak için çırpınır. Kendisine itaat edenleri kendi isyanına, kendi cehennemine çağırır şeytan.

Meryem Suresi 45. "Babacığım! Doğrusu sana Rahman katından bir azap gelmesinden korkuyorum ki böylece şeytanın dostu olarak kalırsın."

Babacığım, doğrusu sana Rahman'ın katından bir azap gel-mesinden endişeleniyorum. Eğer şeytana uymaya devam edersen korkarım ki Rahman'ın azabı seni kuşatacak ve sen şeytanın dostu olarak kalacaksın. Korkarım ki şeytanla beraber oluşun seni onun ateşine ortak edecek. Onunla birlikte cehenneme götürecek seni.

Evet İbrahim (a.s) babacığım, babacığım diyerek son derece saygılı bir biçimde babasını şirkten ve şeytana kulluktan koparıp tevhide, Allah'a kulluğa çağırıyor. Onun bu tavrına karşılık bakın babası şöyle diyor:

Meryem Suresi 46. "Babası: "Ey İbrahim! Sen benim tanrılarımdan yüz çevirmek mi istiyorsun? Bundan vazgeçmezsen mutlaka seni taşlarım; uzun bir süre benden uzaklaş git. " dedi."

Ey İbrahim, sen benim tanrılarımı beğenmiyor musun? Sen benim tanrılarımdan yüz çeviriyorsun? Benin tanrılarıma kulluktan iraz ediyorsun? Eğer bundan vazgeçmezsen, bu tavrından, şu tanrılarımıza hakaretten vazgeçmezsen mutlaka seni taşlarım, seni öldürürüm. Eğer benim gazabımdan kurtulmak istiyorsan, yaşamak istiyorsan bir süre benden uzaklaş. Dargınım sana. Uzak dur benden. Uzun bir süre gözüme görünme.

İşte imanla küfrün farkı. İşte iman ehliyle şirk ehlinin belirgin özelliği. Birisi son derece saygılı, hürmetli öbürü son derece haşin ve sert. İbrahim (a.s): Babacığım, babacığım diyerek merhamet ve şefkatle yaklaştığı halde, onu diriltmeye, onu cennete kazandırmaya çır-pındığı halde, berikisi oğlum bile demiyor da, ey İbrahim diyor. Ey İb-rahim eğer bu yaptıklarından vazgeçmezsen, eğer benim gibi inanmazsan seni öldürürüm diyor. Küfrün imana asla tahammülü yoktur. O böyle deyince bakın Allah'ın elçisi de:

Meryem Suresi 47. "İbrahim şöyle cevap verdi: "Sana selam olsun. Senin için Rabbimden mağfiret dileyeceğim, çünkü O, bana karşı çok lütufkardır."

Selam olsun sana. Bana gelince ben sana selamet ve esenlik diliyorum. Rabbim selamet versin, Rabbim hidayet versin sana. Senin hakkında asla bir düşmanlık düşünmüyorum. Benden sana hiç bir kötülük gelmeyecek. Ben senin hoşuna gitmeyecek hiç bir davranışta bulunmayacağım. Seni üzmeyeceğim. Ancak senin için Rabbimden mağfiret dileyeceğim. Rabbimden seni mağfiret etmesini, geçmiş günahlarını, isyanlarını bağışlamasını ve seni hidayetine ulaştırmasını dileyeceğim. Çünkü Rabbim bana karşı çok lütufkardır. Rabbim şimdiye kadar benim dualarımı kabul buyurdu. Bana değer verdi.

Meryem Suresi 48. "Sizi Allah'tan başka taptıklarınızla bırakıp çekilir, Rabbime yalvarırım. Rabbime yalvarışımda mahrum kalmayacağımı umarım."

Sizi ve Allah'tan başka taptıklarınızı terk edip ayrılıyorum. Rabbime yalvarıyorum. Rabbime yalvarışımda asla bedbaht olmayacağımı umarım. Sizin tapındıklarınıza yaptığınız dualarınızın, ibadetlerinizin sonunda bedbaht olup ümit inkisarına uğradığınız gibi ben Rabbimden ümitsiz olmayacağım. Ben sizden de, putlarınızdan da, putçuluk anlayışlarınızdan da, put sistemlerinizden de ayrılıyorum.

Ben sizin tapındığınız şeylerin tamamından beriyim. Sizin iba-det ettiklerinizin tümünden uzaklaşıyorum. Allah berisinde itaat edip sözünü dinlediklerinizin tümünden teberri ediyorum. Allah berisinde otorite kabul ettiklerinizin, hayatınızda söz sahibi kabul ettiklerinizin tamamından uzaklaşıyorum. Şirki somutlaştırarak onu görülür, duyulur ve hissedilir hale getirerek diktiğiniz tüm putlara ibadetten yüz çe-virdim ben. Tüm putlarınıza, tüm tağutlarınıza, tüm liderlerinize, tüm efendilerinize, tüm eğlence tanrılarınıza, tüm sanatçılarınıza, tüm si-yasilerinize ibadetten nefret ettim ben. Allah yerine ikame ettiğiniz modalarınıza, adetlerinize, törelerinize kulluktan, onlar hatırına Allah hatırını çiğnemekten uzaklaştım ben. Allah sever gibi sevdiğiniz ve uğrunda fedai can ve feda-i mal eylediğiniz toprak, sancak, vatan, millet, bayrak, lider, önder, sistem gibi tüm putlarınıza kulluk etmekten kaçtım ben. Geleneklerinize ibadetten, atalar yoluna kulluktan ve toplumunuzda putlaştırıp Allah sisteminin yerine ikame ettiğiniz ya-saların tümüne kulluk etmekten kaçtım ben diyor İbrahim (a.s).

Meryem Suresi 49, 50. "İbrahim onları Allah'tan başka taptıklarıyla baş başa bırakıp çekilince ona İshak ve Yakub'u bahşettik ve her birini peygamber yaptık. "Onlara rahmetimizden bağışta bulunduk. Onların her dilde üstün şekilde anılmalarını sağladık."

Evet Allah'ın elçisi onları Allah'tan başka taptıklarıyla baş başa bırakıp, terk edip hicret edince, Allah için bir hicret gerçekleştirince Rabbimiz onu mükafatlandırıyor, rızıklandırıyor. Ona İshak ve Yaku-b'u lütfediyor. Ve her ikisine de peygamberlik vererek İbrahim (as)'ı ödüllendiriyor. O kafirleri terk edip onlardan ayrılınca;Rabbimiz ona müslümanlar veriverdi. Onları övgüye mazhar kıldı Rabbimiz. Kıyamete kadar gelecek tüm nesillerin saygı ve sevgiyle söz edecekleri önderler kıldı.

Meryem Suresi 51,52,53. "Ey Muhammed! itapta Musa'ya dair anlattıklarımızı da an; o seçkin kılınmış bir insan, tarafımızdan gönderilmiş bir peygamberdi. "Ona Tur dağından seslenmiş ve konuşmak için onu yaklaştırmıştık. Rahmetimizden, kardeşi Harun'u bir peygamber olarak ona bağışladık."

İbrahim (a.s) in gündeminden sonra Musa (a.s) nın konu edildiğini görüyoruz. Rabbimiz Musa (a.s)'ı da seçilmişlerden kılmıştı. İhlasa erdirilmişlerden kılmıştı da Turun sağ tarafından seslenmiş, konuşmak için Onu yaklaştırmıştı. Tabii buradaki yaklaştırma mekan yaklaştırılması değil makam yaklaştırılmasıdır. Yani Allah Ona değer verdi de kendisine, kendi kelamına muhatap kabul edip konuştu onunla. Buradaki Turun sağ yanından ifadesi de Allahu alem doğu ta-rafından anlamına gelmektedir. Tur dağının sağ canibinden mübarek bir ağaçtan bir ses gelmişti. Bu da Musa (a.s) nın Medyen'den Mısır'a dönüşü esnasında olmuştur. Mübarek bir ağaçtan Musa (a.s)'a nida edildi. Bu ağaç Hz. Musa (a.s) nın sağına düşen dağın yan tarafında bulunuyordu. Ve Musa (a.s) nın ısrarlı duaları ve talebini kabul ederek kardeşi Harun'u da peygamber yaptık.

Meryem Suresi 54, 55. "Ey Muhammed! Kitapta İsmail'e dair anlattıklarımızı da an; çünkü o, sözünde doğru bir kimseydi, tarafımızdan gönderilmiş bir peygamberdi. Çevresinde bulunanlara namaz kılmalarını, zekat vermelerini emrederdi. Rabbinin katında hoşnutluğa ermişti."

Burada İbrahim (a.s) in büyük oğlu İsmail (a.s) da gündem yapılıyor. Bizim için yasal örneklerden birisi de İsmail (a.s) dır. Çünkü o sözüne sadık bir elçiydi. Rabbine verdiği tüm sözlerini, adaklarını yerine getiren bir peygamberdi. Babası İbrahim Rabbine verdiği ahdini yerine getirmek için kesmek üzere ayaklarının altına yatırdığında: "Babacığım emrolunduğun şeyi yerine getir. İnşallah beni bu konuda sabır edenler bulacaksın"

O aynı zamanda çevresindekilere, ehline, ev halkına, ümme-tine namazı ve zekatı emrederdi. Namaz kılarak Allah'la diyaloglarını sürdürmelerini, namazla Allah'tan mesaj almalarını, namazla Allah'a hayatlarının raporunu vermelerini, namazla bedenlerinde Allah'ı söz sahibi bilmelerini, zekatla da toplumu ıslah etmelerini, zekatla da mallarında Allah'ı söz sahibi bilmelerini emrediyordu.

Meryem Suresi 56, 57. "Ey Muhammed! Kitapta İdris'e dair söylediklerimizi de an; çünkü o dosdoğru bir peygamberdi. Onu yüce bir yere yükselttik."

Adem (a.s) in zürriyetinden,Nuh (a.s) dan önce peygamber olmuş Adem (a.s) in torunlarından İdris'i de gündemimize almamızı istiyor Rabbimiz. O da sadıklardan, tasdik edenlerden, dosdoğru olanlardandı. Çok yüce bir mevkie sahip Allah'ın elçilerindendi.

Meryem Suresi 58. "İşte onlar Adem'in ve Nuh'la beraber taşıdıklarımı-zın soyundan; İbrahim ve İsmail'in soyundan ve seçip doğru yola eriştirdiğimiz, Allah'ın kendine nimet verdiği peygamberlerdendir. Rahman'ın ayetleri onlara okunduğu zaman, ağlayarak secdeye kapanırlardı."

Evet işte bu peygamberler Adem (a.s) in ve Nuh (a.s) ile birlikte gemide taşıdıklarımızın zürriyetindendir. İbrahim'in ve İsmail'in soyundan seçip doğru yola eriştirdiklerimiz ve kendilerine nimet verdiklerimiz elçilerimizdirler. Peygamberler yeryüzünde kendilerine nimet verilen insanlardır. Nimet budur işte. Allah kendilerine vahiy gön-dermiş, kendilerine hidayet edip doğru yola, hak yola ulaştırmıştır. Onlar da kendilerine bu nimetleri ulaştıran Rablerinin ayetleri kendilerine okunduğu zaman içinde bulundukları bu nimetlere şükrederek, ağlayarak Rablerine boyun bükerler, secde ederlerdi.

Meryem Suresi 59. "Onların ardından, namazı bırakan, şehvetlerine uyan bir nesil geldi. İşte bunlar azgınlıklarının karşılığını göreceklerdir."

Ama onların ardından öyle halefler, öyle nesiller geldiler ki onlar namazlarını terk ettiler, şehvetlerine uydular. Allah'la aralarındaki bağı kopardılar, Allah'la diyaloglarını kestiler. Namazla hayatı düzenleyecek Allah'tan mesaj almayı bıraktılar da onun yerine kendi şehvetlerine uymaya başladılar. Allah'ın emirlerini, Allah'ın yasalarını bırakıp kendi heva ve heveslerine tabi oldular. Nefislerinin zevklerinin peşinden gitmeye başladılar.

Her Resulden sonra ümmetinin büyük bir kesiminin saptığı anlatılıyor bu ayet-i kerimede. Namazı terk ettiler. Allah'la bağlarını kopardılar. Nefislerine, şehvetlerine tabi oldular. Allah'ın kendilerinden istediği kulluklardan uzaklaştılar. Mescitleri işlemez hale getirdiler. Tarlalarının, eşlerinin, işlerinin başından ayrılıp mescitlere gelemez oldular. İşte her bir peygamberin toplumu böyle bozuldukça Rabbimiz elçilerini göndererek onlardaki bu bozuklukları düzeltmiştir. Bunlar azgınlıklarının karşılığını, cezasını göreceklerdir.

Meryem Suresi 60,61. "Ancak tevbe eden, inanıp yararlı iş yapanlar bunun dışındadır. Bunlar, hiçbir haksızlığa uğratılmadan, Rahman'ın kullarına gaypta vaat ettiği cennete, Adn cennetlerine gireceklerdir. Şüphesiz O'nun sözü yerini bulacaktır."

Ancak tevbe edip durumlarını düzeltenler, namazsız hayatlarından vazgeçip Rableriyle diyaloga geçenler, Rableriyle aralarını düzeltenler, salih amel işleyenler bunun dışındadır. Onlar hiç bir zul-me uğratılmaksızın Rablerinin kendilerine gıyaben vaad ettiği Cen-nete, Adn cennetlerine gireceklerdir. Hiç şüpheniz olmasın ki O'nun vaadi mutlaka gerçekleşecektir.

Tevbe kişinin Allah'la ilişkisini düzeltmesinin adıdır. Bir insan için Allah'la yakın ilgiden mahrum oluş kadar büyük bir hüsran olamaz. Tevbe, dönüş demektir. Tevbe yöneliş demektir. Tevbeyi Hz. Adem'le anlatır Rabbimiz bize. Hz. Adem bir an kıblesini değiştirmiş ağaca doğru giderken, yasaklanmış meyveye doğru giderken, şeytanın yörüngesine girip o istikamette giderken, birden bire hatasını an-lar, pişmanlık duyarak Rabbinin arzularına doğru dönüverir. İşte tev-be budur. İşte böyle namazı terk etmiş, Allah'a itaatten çıkmış, Allah-la diyalogu kesilmiş, dünyaya doğru dönmüş, şehvetlerini kıble edin-miş, dünyayı kıble edinmiş, dünyalık programlar peşinde giderken veya şeytana yönelmiş, şeytanın yörüngesine girmiş, onun arzuları istikametinde bir hayat yaşarken, nefsin istekleri peşinde koşarken, bir anda yönünü, kıblesini değiştirip Rabbine yönelen ve O'nun istediği bir hayatı yaşamaya karar veren kişinin bu yaptığına tevbe denir.

Aman bakın burada tevbeyle birlikte iman ve ameli salih istenmektedir. Yani işlenen günahlardan tevbe edilip vazgeçilecek, arkasından da iman edilecek, Allah'la koparılan diyalog yeniden düzeltilecek ve de salih amellere koşulacak. Mesela kitabımızın haber verdiği gibi namaz kılınacak, çünkü namaz başlı başına bir tevbe, bir yöneliş ve Allah'tan yardım isteme makamıdır. Veya hac edilecek, çünkü mebrur ve makbul bir haç kişinin anadan doğduğu gündeki gibi tüm günahlarını siler. Veya anaya babaya iyilikte bulunulacak. İmam Tirmizi'nin rivayet ettiği bir hadislerinde Allah'ın Resulü buyurur ki:

"Kişinin yanında ihtiyarlamış annesine ve babasına hizmet etmesi, onların şer'i ihtiyaçlarını görüp onların yüzünü güldürmesi onun günahlarının affına sebep olacaktır."

Evet tevbe edenler salih ameller işleyenler Adn cennetlerine gidecektir.

Meryem Suresi 62, 63. "Orada boş sözler değil sadece esenlik veren sözler işitirler. Orada rızklarını sabah akşam hazır bulurlar. Kullarımızdan, Allah'a karşı gelmekten sakınanları mirasçı kılacağımız cennet işte budur."

Onlar orada, o cennette hiç bir boş söz, boş lakırdı duymayacaklar, sadece selam sözü işiteceklerdir. Orada lağıv yoktur. Boş söz, batıl söz, yoktur. Kimse orada lüzumsuz söz konuşmayacaktır. Çünkü o müminler orasını dünyada boş sözlerin, boş ve batıl işlerin peşine düşerek kazanmamışlar ki boş şeylerle harcasınlar. Veya lağvın bir başka anlamı da yemin demektir, o halde orada yemin de olmayacaktır. Kavga, gürültü, sataşma da olmayacaktır. Ne birbirlerine, ne de Rablerine karşı isyan da söz konusu olmayacaktır orada.

Onların orada birbirlerine sözleri sadece selam olacaktır. Birbirleriyle karşılaştıkları zaman birbirlerine mukabeleleri sadece selam olacaktır. Birbirlerine selam diyecekler, selamun aleyküm diyecekler. Birbirlerine selam, selamet ve esenlik dileyecekler. Çünkü Selam Rabbimizin isimlerinden birisidir ve böylece müminler birbirlerine Rablerini hatırlatacaklar, bu nimetleri kendilerine veren Rablerine hamd edecekler. Tüm bu nimetleri kendilerine lütfeden Rablerine teşekkür edecekler. Elbette dünyada selam, selamet, İslam ve teslimiyet içinde bir hayat yaşayan mü'minlerin yurdu selamet yurdu olan cennet olacaktır. Yani dünyada yaşadıkları bir teslimiyet hayatının sonunda yine selamet yurdu olan cennette bu teslimiyetlerini sürdürecekler.

Sabah akşam onlar rızklarını orada hazır bulacaklar. Tabi ora-da ne gün vardır, ne güneş vardır, ne gece vardır, ne sabah vardır. Orada müminler için Rablerinin nuruyla özel bir aydınlanma içindedirler. Öyleyse bu ifadeyi şöyle anlamaya çalışıyoruz: Onlar her an rızklarını hazır bulacaklardır. Rızkları devamlı ve garantili olacaktır. Dünyada olduğu gibi rızık aramaya, rızık kazanmaya çıkmayacaklar. Ne isterlerse, ne arzu ederlerse zahmetsiz, meşakkatsiz bir şekilde, hem de kesintisiz olarak ayaklarının ucunda bulacaklardır.

İşte kullarımızdan, Allah'a karşı gelmekten sakınanları, ha-yatlarını Allah için yaşayanları mirasçı kılacağımız cennet budur. Tevarüs edecekler onlar bu cennetlere. Yaratılan her insan için Rabbi-miz biri cennette, diğeri de cehennemde olmak üzere iki makam, iki yerleşim merkezi yaratmıştır. Kafirler, iradelerini cehennemden yana kullandıkları için cehenneme gidince cennette onların boş kalan yerlerini, yurtlarını da Rabbimiz bu müminlere verecektir. Böylece bir kendi cennetleri, bir de varis oldukları cennetleri olacaktır onların. Tabii müminlerin cehennemdeki boş kalan yerlerine de kafirler varis olacaklardır.

Meryem Suresi 64, 65. "Cebrail Muhammed'e şöyle dedi: "Biz, ancak Rabbinin buyruğuyla ineriz; geçmişimizi geleceğimizi ve ikisinin arasındakileri bilmek O'na mahsustur. Rabbin unutkan değildir. O, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbidir; öyleyse O'na ibadet et ve bu ibadette sabırlı ol. Hiç O'na benzeyen bir şey bilir misin?"

Evet Allahu Âlem Rasulullah efendimizin Cebrail (a.s) in kendisine daha sık gelmesi yönünde bir arzusuna, bir talebine karşılık Allah'ın Kerim elçisi Cebrail'in bir cevabıdır bu. Biz ancak Rabbinin buyruğuyla ineriz. Bizim inmemiz Allah'ın emriyledir. Bizim önümüz, arkamız ve içinde bulunduğumuz mekan Allah'a aittir. Rabbimizin izni ve emri olmaksızın bizler hiçbir harekette bulunamayız.

Ya da bir süre Rasulullah efendimize vahiy kesilmişti de Ra-sulullah efendimiz Cebrail (a.s)'a çok geciktin, kendini özlettin buyurmuştu da Cebrail (a.s) da böyle demiştir. Biz ancak Rabbinin emriyle vahiy getiririz. Her şeyi bilen O'dur. O'nun için asla unutkanlık ve gaflet düşünülemez. O Allah göklerin ve yerin, ikisi arasında bulunanların Rabbidir. Gökte ve yerdeki varlıkların tümünün boyunlarındaki ipin ucu Allah'ın elindedir. Hepsi de Allah'a kulluk etmektedir. Hepsi de Allah'ı dinlemekte ve O'nun yasalarına boyun bükmektedir. Hiç bir varlık Allah'ın kendisi için belirlediği bu kulluk yasasına karşı gelip isyan edemez. Göklerde, yerde ve ikisi arasında ne varsa hepsinin Rabbidir Allah. Tüm varlıklar, melekler, peygamberler, insanlar, hayvanlar, ay, güneş, yıldızlar, dağlar taşlar, bitkiler, yağmurlar, bulutlar, rüzgarlar hepsi de Rableri olan Allah'a teslim olmuşlar, boyun bükmüşlerdir.

Tüm varlıkların Rabbi Allah ise, dini İslam ise öyleyse sen de Rabbine kulluk et, Tüm hayatını Allah adına yaşa ve O'na yapacağın kulluğunda sabırlı ol. Rabbin ne istiyorsa, nasıl istiyorsa onu gerçekleştirme konusunda diren, dayan. Hiç O'na benzer var mı? O'nun bir adaşını biliyor musun? Var mı O'nun gibi güç ve kudret sahibi? Var mı O'nun gibi Rab? Var mı O'nun gibi Malik? Göklerde ve yerde ne vara hepsi Allah'ındır. Mülkün sahibi Allah'tır. Mülkün sahibi Allah'sa, mülke malik olan O ise elbette o mülk konusunda söz sahibi de O olacaktır. Malik O ise, elbette kulluk edilmeye layık olan da O olacaktır. Hayatın sahibi O ise, elbette hayatın karışıcısı, hayatın program yapıcısı da O olmalıdır. Malik Allah ise Rab ta, İlah ta O olmalıdır.

Meryem Suresi 66, 67. "İnsan: "Ben öldüğümde mi dirileceğim?" der. Bir insan, kendisi önceden bir şey değilken onu yaratmış olduğumuzu hatırlamaz mı?"

Evet şu insan, şu nankör insan kendisi önceden hiç bir şey değilken, bizim kendisini yarattığımızı, yoktan var ettiğimizi, bir damla meniden yarattığımızı, kendisini adam ettiğimizi bilmiyor mu ki şimdi ben öldüğüm zaman, yok olup gittiğim zaman mı dirileceğim? diyor. Onu yoktan var eden biz değil miyiz? Bizim karşımızda kendisini bir şey mi zannediyor ki öldükten sonra Allah beni nasıl diriltecek diye delil getirmeye, itiraz etmeye çalışıyor? Nankör insan kendi yaratılışını, var edilişini unuttu da Allah karşısında Allah'ı yalanlamaya, yalancı çıkarmaya, Allah'ın ayetlerini reddetmeye, Allah'la mücadeleye tu-tuşuyor. Kendi yaratılışını unuttu da şöyle diyor: Şimdi ben ölüp gittikten sonra, vücudum toprak olup, tüm hücrelerim dağılıp gittikten sonra dirileceğim ha? Kimin gücü yeter buna? Olacak şey mi bu? Demeye kalkışıyor. Öldükten sonra yeniden dirilişi reddetmeye çalışıyor.

Bu nankör insan yaratılışını hiç düşünmüyor mu? Nasıl da unutuyor ana rahmine atılmış bir damla sudan yaratıldığını? Neyine güveniyor da Allah karşısında bilgi iddiasında bulunuyor? Allah'a delil getirmeye kalkışıyor? İlk defa onu yaratan Allah tekrar yaratmaya, tekrar diriltmeye güç yetiremez mi?

Meryem Suresi 68,69,70. "Rabbine andolsun ki, Biz onları mutlaka uydukları şeytanla beraber haşr edeceğiz; sonra cehennemin yanında diz çöktürerek hazır bulunduracağız. Sonra her toplumdan Rahmana en çok kimin baş kaldırdığını ortaya koyacağız. Cehenneme girmeye en layık olanları Biz biliriz."

Rabbine andolsun ki:Biz ahireti, öldükten sonra dirilişi, ölüm ötesi hayatın hesabını, kitabını reddeden, bu dünyada yaptıklarının hesabının sorulmayacağını düşünen, hayatını bu inanca bina eden ve bu yüzden de bu dünyada hiçbir sınır tanımadan kafirce, zalimce bir hayat yaşayan kimseleri mutlaka uydukları, tabi oldukları şeytanla beraber haşr edeceğiz diyor Rabbimiz. Âhireti reddeden her bir kafiri kendisine ahiretin yokluğu düşüncesini empoze eden, onu dirilişin olmayacağı inancına bağlı bir hayata sevk eden bir şeytanla birlikte zincire bağlayacak Rabbimiz. Zaten dünyada da şeytanlara bitişikti bu alçaklar.

Zuhruf suresinde Rabbimiz Kur'an'dan yüz çevirenlere şeytanı musallat kıldığını anlatır. Kim Allah'ın kitabından yüz çevirirse, kitaba karşı kör ve sağır davranır, kitapla ilgilenmezse, Allah'a kulluktan yüz çevirirse, kitaptan habersiz bir hayat yaşarsa Allah ona bir şeytanı musallat kılar ki o hiç bir zaman onun yanından ayrılmaz. Yani sanki o şeytan ona bitişik oluverir. Yani şeytan onun etrafını öyle bir sarar, onu öyle bir esir alır ki artık o şeytanın hakimiyeti altına girer ve ondan kurtulamaz.

Elbette dünyada Allah'ı reddeden, Allah'ın vahyine karşı kör ve sağır davranan bir kimsenin akıbeti budur. Vahyin, kitabın alternatifi budur. Rahmanın vahyiyle beraber olmayan kişi elbette şeytanın vahyiyle beraber olmak zorundadır. Allah'a kul olmayan elbette şeytanın kulu olmak zorundadır. Kur'an'ı tanımayan Kur'an'la beraber olmayan bir adam ne yapar da başka? Hayatında amel edecek kitabı olmayan bir adam ne yapar? Ya bizzat şeytanın, ya da yeryüzündeki iki ayaklı şeytanların kulu kölesi olur.

Evet böylelerini yanlarındaki dostları, velileri olan şeytanlarıyla beraber cehennemin yanında diz çöktürecek Rabbimiz. Sonra da her bir topluluk içinden onların önderlerini ortaya çıkaracağız. Her toplumun ileri gelen kafir müstekbirlerini ilan edeceğiz. Her bir toplumun en azgınlarını, o toplum içinde en çok baş kaldıranlarını ilan edip ortaya çıkaracağız. Sonra da zalimlik, azgınlık sıralarına göre cehenneme atılacaklardır.

Meryem Suresi 71,72. "Sizden cehenneme uğramayacak yoktur. Bu, Rab-binin, yapmayı üzerine aldığı kesinleşmiş bir hükümdür. Sonra biz Allah'a karşı gelmekten sakınmış olanları kurtarır, zalimleri de orada diz üstü çökmüş olarak bırakırız."

Evet herkes cehenneme uğrayacak, herkes cehenneme sunulacak, bu Rabbimizin kesinleşmiş bir hükmüdür. Sizin Ona uğramanız kaçınılmazdır diyor Rabbimiz. Vazgeçilmez bir yasadır, bir hüküm-dür. Herkes oraya uğrayacak, ama Rabbimiz muttakileri oradan çekip kurtaracağız buyuruyor. Zalimleri de orada diz üstü çökmüş olarak bırakacağız.

Burada anlatılan sırat köprüsünün cehennem üzerine kurulmuş olması ve herkesin oradan geçmesi anlamınadır. İmam Ahmet İbni Mes'ud, efendimizden rivayet ettiği bir hadislerinde şöyle buyurur:

"Bütün insanlar oraya gelir. Ondan sonra da herkes ameline göre oradan ayrılır.

Yine İbni Mesudun rivayet ettiği başka bir hadislerinde de:

"Orada insanlar ateşin etrafında ayakta dururlar. Daha sonra amellerine göre kimisi şimşek gibi, kimisi rüzgar gibi, kimisi kuş gibi, kimisi de en hızlı giden deve gibi hızlı geçip gider. Kimisi koşar, nihayet onlardan en son gelecek kişinin ışığı baş parmaklarının ucunun bulunduğu yere varacaktır. İnsanlar oradan geçerken sırat sağa sola meyledecektir. Sırat oldukça kaygan ve kaydırıcı bir zemindir. Onun üstünde deve dikeni gibi dikenler vardır. Etrafında da melekler durmaktadır. Bu meleklerin yanında ateşten kancalar vardır. Melekler onlarla,onları yakalarlar." Buyurur.

Evet herkes oraya uğrayacak ama müminler, muttakiler Allah'ın izniyle cennete uçarlarken kafirler de diz üstü cehenneme yuvarlanacaklardır.

Hadislerin ortaya koyduklarına bakılırsa yine insanlardan, müslümanlardan kimileri günahlarının cezasını çektikten sonra tekrar cehennemden çıkarılacaktır. Hadisler konuyu böylece ortaya koymaktadır. Değilse mesele ne Mürcie'nin dediği gibidir, ne de Mutezilenin anladığı gibi. Mürcie kebire sahipleri, yani büyük günah işleyen kimseler asla cezalandırılmayacaklar, İslam'la beraber masiyet kişiye hiçbir zarar vermez. Binaenaleyh kişi müminse ne kadar günahkar da olsa direk cennete gidecektir derken, Mutezile de onların tamamen aksine kebire işleyenler cehennemde ebediyen kalacaktır der. Biz böyle inanmıyoruz. Biz hadislerin delaletiyle günahkar müminlerin cehennemde ebedi kalmayacaklarına, belli bir azabı çektikten sonra oradan çıkarılacaklarına inanıyoruz.

Meryem Suresi 73. "Âyetlerimiz kendilerine apaçık okunduğu zaman inkar edenler, inananlara: "Bu iki takımın hangisinin makamı daha iyi ve yeri daha güzeldir?" derler."

Evet insanların, müminlerin, muttakilerin, kafirlerin, müşriklerin akıbetlerini ortaya koyan bu ayetler kafirlere duyurulduğu zaman derler ki; bu iki grubun hangisinin makamı, konumu, durumu daha iyi? Yeri daha güzeldir? Kimin daha güzel evleri var? Kimin hayat standartları daha yüksek? Kimin yolları, mektepleri, sosyal ve siyasal yapılanmaları daha üstün? Kimin parası daha çok? Kimin hayatı daha lüks? Dünyaya kim egemen? Adım adım bizi takip ediyorsunuz. Bize imreniyor, bizim gibi olmaya can atıyorsunuz. Bizim kapımızda hukuk dileniyorsunuz, eğitim dileniyorsunuz, para dileniyorsunuz. Bizim iş yerlerimizde çalışıyor, bizim artıklarımızla doyuyorsunuz. Ekonominizle, siyasetinizle, eğitiminizle, hukukunuzla, sosyal, siyasal yapılanmalarınızla, ahlakınızla, ailenizle, düğününüz, derneğinizle, her şeyinizle bize tabi oluyorsunuz. Ne olur bizi koltuğunuzun altına alın diye kapımızı dövüyor, eşiğimize yüz sürüyorsunuz. Şimdi böyle bir durumda sizin makamınız, konumunuz mu daha iyi? Yoksa bizimki mi? Biz size niye inanalım? Biz inandığınız ayetlere niye iman edelim? Niye sizin gibi müminler olalım? diyorlar. Allah'ın ayetlerine teslim olacakları yerde kendilerini üstün görüyorlar, kibirleniyorlar, zenginliklerinin bir haklılık sebebi olduğunu, üstünlük sebebi olduğunu iddia etmeye çalışıyorlar.

Meryem Suresi 74. "Onlardan önce nice nesilleri yok ettik ki, onlar varlıkça ve gösterişçe bunlardan daha üstündüler."

Halbuki sizden önce sizlerin şu anda övünmeye çalıştığınız şu mallarınızdan, zenginliklerinizden çok daha fazlasına sahip olan nicelerini biz helak ettik. Hiç düşünmüyor musunuz? İşin farkında değil misiniz? Tarihten hiç ibret almıyor musunuz? Sizlerden önce nice nesilleri yok ettiğimizi bilmiyor musunuz? Sizden öncekilerin başlarına gelenlerden haberleriniz yok mu?

Arkadaşlar, tarihe bakıldığı zaman güçlü, kuvvetli, Medeni-yetler kurmuş nice toplumların helak edildiğini görürüz. Eğer tarih içinde Rabbimizin helakine maruz kalmış bu toplumlar gerçekten güçlü kuvvetli olmasalardı elbette onlardan günümüze intikal eden bu kalıntılar olmazdı. Onların günümüze intikal eden bu kalıntılarından anlıyoruz ki kendilerine Rabbimiz tarafından çok büyük imkanlar, fırsatlar verilmiştir. Ama onlar Allah'ın helakinden kurtulamadılar. O zaman anlıyoruz ki bunun gerekçesi şudur: Gerekçe Allah'ı ret, Allah'ın hayat programını ret ve Allah elçileriyle alay. İşte tarih boyunca helak yasasının gerekçesi budur. Allah'ı hayata karıştırmamak, Allah'ın istediği bir hayatı yaşamaya yanaşmamak. Hayatı Allah'ın değer yargılarıyla değerlendirmemek.

Meryem Suresi 75. "De ki: "Sapıklıkta olanı Rahman ne kadar ertelese bile, sonunda, tehdit edildikleri azap ya da kıyamet gününü gördükleri zaman onlar kimin yerinin daha kötü ve taraftarlarının daha güçsüz olduğunu bilecektir."

Evet böyle Allah ayetlerini, Allah'ın değer yargılarını reddederek kendilerine göre bir dünya yaşayan, dünyanın konumu gereği, Rabbimizin dünyada hikmetiyle koyduğu yasaları gereği kendilerine bu dünyada zaman, imkan, fırsat tanındığı için rahat hareket eden kafirler ahirette kimin üstün, kimin alçak olduğunu anlayacaklar. Pey-gamberim, sen onlara de ki, sapıklıkta olanın;Rahman günlerinin u-zunluğunu uzattıkça uzatsın. Böylece tuğyanı, azgınlığı arttıkça artsın. Bu ancak onların cehenneme gidişlerini hızlandıracak, azaplarını artıracaktır. Değilse bir gün gelip bitecek olduktan sonra dünyada verilenlerin hiç bir değeri yoktur. Yaşasınlar bakalım dünyada bolluk ve refah içinde. Nasıl olsa bir gün gelip tehdit edildikleri azapla karşı karşıya geldikleri zaman kimin üstün, kimin alçak olduğunu, kimin batıl ehli, kimin de hak ehli olduğunu, kimin yerinin daha kötü, kimin yerinin, makamının da daha iyi olduğunu, kimin taraftarlarının daha zayıf, kimin yardımcısının daha güçlü olduğunu, kimin kaybedip, kimin kazandığını o zaman anlayacaklar.

Meryem Suresi 76. "Allah doğru yolda olanların doğruluğunu artırır. Baki kalacak yararlı işler Rabbinin katında sevap olarak da daha iyidir, sonuç olarak da daha iyidir."

Evet doğru yolda olanların, hidayet üzere bir hayat yaşamak isteyenlerin hidayetlerini artırır Rabbimiz. Yani kim hidayette olmak isterse, iradesini hidayetten yana kullanırsa, Rabbimiz onun göğsünü, İslam'a genişletir. Onun sadrını İslam'a açıverir ve hidayetini artırıverir. Tabii bunun için kulun bizzat hidayeti istemesi gerekmektedir. Eğer kişi hidayeti talep eder, tüm benliğiyle Rabbine yönelir, Rabbine muhtaç olduğunu anlar, hayat pusulasını Rabbine doğru çevirir, Rab-bine başvurursa Allah onu mutlaka hidayete ulaştıracak ve hidayetini artıracaktır. Allah'ın hidayetini artırdığı kimse de İslam'a yönelecek, imana yönelecek, kulluğa yönelecek, Kur'an'a yönelecek, Sünnete yönelecek, cennete, itaate, ahirete ve ölüme hazırlığa yönelecektir.

Yani Rabbimiz hidayetini artırdığı kullarının önüne öyle bir ufuk açar ki, o kadar rahat bir gönül huzuruna kavuşur ki İslam'ı çok rahat yaşar. Allah'a çok rahat kulluk yapar. Allah'ın emir ve yasaklarının tümünden razı olur. Emirlerini yerine getirmek ve yasaklarından sakınmak onun için çok kolay hale gelir. Dünyası da düzgün olur o kişinin ahireti de.

Evet unutmayın ki baki kalacak olanlar, Rabbinizin katında sevap yönünden daha iyi, sonuç olarak daha hayırlı olacak olanlar salih amellerdir. Yani şu kafirlerin varlığıyla övünüp müslümanlara karşı üstünlük tasladıkları mallar, mülkler değil;salih ameller bakidir. Unutmayın ki mallar, mülkler, oğullar, kızlar, makamlar, mansıplar dünya hayatının süsü ve ziynetidir. Dünya hayatının bir eğlenceliğinden başka bir şey değildir bunlar. Ama baki olanlar, kalıcı olanlar, ölümsüz olanlar, öbür tarafa intikal edecek olanlar ise salih ve güzel amellerdir. Sürekli olanlar, devamlı olanlar, kalıcı olanlar salih amellerdir. Yaşadığımız bu hayatın sonunda bizimle beraber olacak, kabirde bizimle beraber olacak, bizi asla terk etmeyecek ve bizi cennete götürecek olanlar salih amellerdir.

Öyleyse ey müslümanlar, sakın ha sakın kafirlerin size karşı hava attıkları şu geçici dünya mal mülklerini heves kabul etmeyin, hedef kabul etmeyin, amaç kabul etmeyin, her şey zannetmeyin. Bağlanmaya değmez bunlara. Bakıyoruz bir varmış, bir yokmuş. Öyleyse iyi anlayın. Hangi zevkiniz yarın da böyle devam ediyorsa o ahirettir, hangi zevkiniz de yarına intikal etmiyorsa işte o da dünyadır. Çocukken oynadığınız oyunları bir düşünün. Karşı takıma attığınız goldeki sevinci bir düşünün. Veya damat olurken giydiğiniz elbisedeki güzelliği düşünün. Okula kaydolduğunuz günkü sevincinizi veya okulu bitirdiğiniz günkü sevincinizi bir düşünün. O sevinçlerinizden, heyecanlarınızdan bugüne intikal eden bir şey var mı? Hatırlamıyorsunuz bile değil mi? Bugün hiç de anlamı yok değil mi onların? Yani o günküler, o günkü anlamını hep kaybetmişlerse bunların hepsi dünyadaki hayattır, hep geçici şeylerdir. Ama Allah'ın yanında hep hayırlı ve baki olanlar vardır.

Mesela ilk defa kıldığınız bir namazdan duyduğunuz zevki bir düşünün. Bugün de aynen devam ediyor değil mi? İşte bu salih ameldir. Veya tuttuğunuz ilk oruçtan duyduğunuz heyecan bugün de devam ediyor değil mi? İşte baki olan salih amel budur.

Meryem Suresi 77. "Ey Muhammed! Âyetlerimizi inkar eden ve: "Bana elbette mal ve çocuk verilecektir" diyeni gördün mü?"

Allah'ın ayetlerini inkar eden, Allah'ın ayetlerini örten, Allah'ın ayetlerini işlemez hale getiren şımarık bir insan tipi anlatılıyor. Ben üstünüm, ben akıllıyım, benim Allah katında üstün bir yerim var. Bana elbette mal ve evlatlar verilecektir. Ben bunu hak etmişim. Ben buna layığım diyerek Allah'a akıl vermeye, insanlara tepeden bakmaya çalışan ve sahip olduğu malını, mülkünü, servetini, samanını, çolu-ğunu, çocuğunu, makamını mevkiini, gücünü, kuvvetini, gençliğini, zindeliğini hep kendisinden bilen ve bunları hiç yitirmeyeceğine inanan zorba bir adam. İzzet ve şerefi bunlarda gören, bunlarda arayan bir adam.

Elbette Allah'ın ayetlerini örtüp bir hayat yaşayan, Allah'ın ayetlerinden habersiz değer yargıları geliştiren bir adam buradaki malı mülkü, çoluğu, çocuğu makamı mansıbı hatırına Allah'ı unutacak, Allah'a kulluğu unutacak, hayatında Allah'ı diskalifiye edecek ve kendini mülkün sahibi bileceklerdir. Kendini hayata ve mülke etkin ve yetkin bilecek ve elbette bunlar bana verilmeli diyecektir.

Dünyada bize ayrıcalık tanınarak mal mülk, çoluk çocuk verildiğine göre, ya da siyasal ve ekonomik güçler verildiğine göre, dünyada bunlara biz layık görüldüğümüze göre elbette ahirette de bize ayrıcalık tanınacak, ayrı muamele yapılacaktır. Zatıalileri orada da korunacaktır elbette. Çünkü dünyada bu kadar servetin, bu kadar saltanatın sahibi değil miydik bizler? Öyleyse sayın cenapları elbette ahirette de düşünülecek, elbette orada da protokol bozulmayacak, orada da saygınlığını koruyacaktı. Böyle düşünüyor adam. Çünkü bu dünyada her türlü dümen çevirerek çok rahat işini beceriyor. Ama böyle diyen, böyle düşünenlere Rabbimiz diyor ki bakın:

Meryem Suresi 78,79, 80. "O, görülmeyeni mi biliyor, yoksa Rahman katından bir söz mü almıştır? Hayır; söylediğini yazacağız ve onun azabını uzattıkça uzatacağız. Bahsettikleri şeyler Bize kalacaktır, kendisi Bize tek olarak gelecektir."

Nerden konuşuyor bu adam? Yoksa gaybı mı bilmiş? Görünmeyeni mi görmüş? Gayb bilgisi yanında da ileride neler olacak? Kendisine neler verilecek? Bunu biliyor mu bu adam? Gaybı biliyor da, Levh-i Mahfuzu okuyor da oradan mı söylüyor? Yani hayatı değerlendirirken, ahiret gününü değerlendirirken, bu dünyada da, ahi-rette de bana şunlar şunlar verilecek, ben buna layığım derken acaba neye dayanıyor bu adam? Levh-i Mahfuzu görüyor, okuyor da, orada ne var ne yok bakıyor da ona göre mi karar veriyor? Rabbimizin kitabında beyanına göre gayb bilgisi sadece Allah'ın elindedir. Allah kimseyi ona muttali kılmamıştır. Öyleyse yoksa bu adam kendisinin Allah olduğunu mu iddia etmeye çalışıyor? Yoksa Allah'tan bu konuda bir ahit, bir söz mü almış? Benim katımda sen çok değerlisin. Ben sana şunları, şunları vereceğim diye Allah kendisine bir teminatta mı bulunmuş?

Hayır hayır böyle Allah'ın ayetlerini kapatan, ayetlerden habersiz alçakça söz söyleyenlerin sözlerini yazacağız ve onların azaplarını uzattıkça uzatacağız diyor Rabbimiz. Ve onların sözünü ettiği şeylerin, bu dünyada varlığıyla üstünlük taslamaya çalıştığı malların, mülklerin, evlatların tamamı Bize kalacak. O insanların hepsi ölecek, göklerin ve yerin mirası sonunda Bizim olacaktır. İnsanlar sahip oldukları şeylerin hepsini bir gün terk etmek zorunda kalacaklar ve Bizim huzurumuza yapa yalnız, tek başına geleceklerdir. Her şeylerini, tüm mallarını, mülklerini, tüm güçlerini, kuvvetlerini, tüm saltanatlarını, eşlerini, dostlarını, yardımcılarını terk edip yapayalnız, tek başına Rablerinin huzuruna gelecekler, tek başına hesaba çekilecekler, ne bir dostları, ne de yardımcıları olmayacaktır.

Meryem Suresi 81,82. "Onlar kendilerine kuvvet ve şeref kazandırsın diye, Allah'ı bırakarak tanrılar edindiler. Hayır; tanrıları kendilerinin ibadetlerini inkar edecekler ve onlara düşman olacaklardır."

Evet onlar dünyada kendilerine izzet ve şeref kazandırsınlar, sayelerinde menfaatler devşirsinler, ahirette de kendilerini Allah'ın azabından korusunlar diye Allah berisinde bir takım İlahlar edindiler. Allah'ı bıraktılar da Onun dununda bir takım sahte İlahlar, yalancı tanrılar buldular. Allah'a kulluğu bıraktılar da onlara kulluk yaptılar. Böylece onlarla izzete ulaşmayı hedeflediler. İzzet ve şerefi onlara kullukta gördüler. Yaratılışlarını, hayatlarını Allah'a borçlu oldukları halde, Rablerine şükredecekleri, kulluk edecekleri yerde o tanrılara şükrettiler, onlara kulluk ettiler. Allah'tan başkalarının sözünü dinlediler. Allah'tan başkalarının kanunlarına teslim oldular.

Peki dertleri neydi bu adamların? İşte Rabbimiz haber veriyor ki dertleri izzet ve şerefe ulaşmak. Bu yapay tanrılarla güç kazanmak. Allah'ı güçsüz, ama tağutları güçlü gördüler. Halbuki Allah berisinde sözünü dinledikleri o tanrıların hiç bir güç ve kuvvetleri yoktu.

Ve yarın bu tanrıları onların kendilerine yaptıkları ibadetlerini, teslimiyetlerini, kulluklarını reddedecekler, inkar edecekler ve kendilerine düşman kesilecekler. Bu alçakların kulluk yaptıkları gerek dünyada kendilerini hiç duymayan putlar, cansız varlıklar, gerekse on-lara hiçbir şey sağlamaya güçleri yetmeyen kendileri gibi aciz in-sanlar, tapındıkları, yasalarını uyguladıkları tağutlar, gerekse kendilerine dua edip yalvardıkları, sığınmaya çalıştıkları ölmüş salih kişiler kıyamet günü onlardan teberri edip uzaklaşacaklar. Onların kendilerine kulluklarını ret edecekler. Vallahi ya Rabbi! Bu alçakların yaptıklarından bizim haberimiz yoktu! Bizi sana ortak koşarak, bizde güç kuvvet görerek bize dua eden bu zalimlerin bu yaptıklarıyla bizim ilgimiz alakamız yoktur. Ya Rabbi sen şahitsin ki biz hayatımız boyunca sadece sana dua ettik, sadece sana kulluk yaptık ve sadece sana kulluğa çağırdık. Hayatımız bunun ispatıdır. Bu zalimlere de bize kulluk yapın demedik diyecekler ve onlardan uzaklaşıp Allah'a sığınacaklar.

Ya da dünyada tanrılık taslayan, Allah yasalarını kaldırıp yerine kendi yasalarını yerleştiren ve insanların kendisine kul köle olmalarını isteyen, emreden zalim tağutlar da bakacaklar ki öbür tarafta pabuç pahalı onlar da böyle diyecekler. Bu soytarılara bize kulluk edin demedik biz ya Rabbi. Kendileri aşağılık insanlar oldukları için bizi tanrı gördüler diyecekler.

Meryem Suresi 83, 84 "Kafirlerin üzerine onları kışkırtan şeytanlar gönderdiğimizi bilmiyor musun? Öyleyse onların acele yok olmalarını isteme, Biz onların günlerini saydıkça sayıyoruz."

Bilmiyor musun? Kafirler üzerine biz onları kışkırtan şeytanlar göndeririz. Onları şeytanlarla baş başa bırakırız, şeytanları onlara bitişik kılarız da o şeytanlar onları küfrettirirler. Onları günahlara, isyanlara sevk ederler, teşvik ederler. Çünkü kafirlerin velisi şeytandır. Kafirlerin karar mercileri şeytandır. Gerek cin şeytanları, gerekse iki ayaklı insan şeytanları onlar adına aldıkları kararlarlarla onların küfürlerini, azgınlıklarını artırırlar. Onların azmaları, sapmaları konusunda onlara imkan ve fırsatlar sağlarlar. Onların günah yollarını açarak gü-nahlara sevk ederler. Sizler özgür insanlarsınız, sizler dilediğiniz her şeyi yapabilme haklarına sahipsiniz diyerek onları her şeye, her türlü pisliğe bulaştırmak isterler. Yiyeceklerinin, içeceklerinin, mallarının, mülklerinin ve hayatlarının pisleşmesi için ellerinden gelen her şeyi yapmaktan geri durmazlar.

Öyleyse peygamberim, şeytanların kulu kölesi olmuş bu ha-inler hakkında acele etme. Helakleri konusunda acele davranma. Çünkü biz onların günlerini saydıkça sayıyoruz. Biz onların nefeslerini sayıyoruz. Şimdilik biz onlara mühlet veriyoruz. Kendileri için belirlenmiş süre bitti mi artık onların defterlerini düreriz.

Meryem Suresi 85,86. "Sakınanları o gün Rahman'ın huzurunda O'na gelmiş konuklar olarak toplarız; suçluları suya götürür gibi cehenneme süreriz."

O gün muttakileri, hayatlarını Allah için yaşayanları, yolunu Allah'la bulanları, Allah'ın bu ayetlerinin rehberliğinde bir ömür tamamlayanları Rahmanın huzuruna binitler üzerinde konuklar olarak getireceğiz buyuruyor. Onlar böyleyken suçluları da hayvanları suya sürer gibi cehenneme süreceğiz.

Meryem Suresi 87. "Rahman'ın katında bir ahit almış olanlardan başkası asla şefaatte bulunamayacaktır."

Rahmandan izin almamış olanların şefaatte bulunması mümkün değildir. Ancak Rahmanın izin verdikleri,Rahmanın izin verdiklerine şefaatte bulunabileceklerdir. Şefaat edilecekleri de, şefaat edecekleri de Rabbimiz belirleyecektir.

Meryem Suresi 88, 89,90,91. "Bazı kimseler: "Rahman çocuk edindi" dediler. Andolsun ki, ortaya pek kötü bir şey attınız. Rahmana çocuk isnat etmelerinden ötürü, nerdeyse gökler parçalanacak, yer yarılacak, dağlar göçecekti."

Allah çocuk edindi dediler. Üzeyr Allah'ın oğludur dediler. \u00cesa Allah'ın oğludur dediler. Melekler Allah'ın kızlarıdır dediler. Andolsun ki çok büyük şey söylediler, çok çirkin bir iddiada ortaya attılar. Nasıl diyebilirler bunu Allah'a? Ağızlarından çıkan bu söz ne büyük ne çirkin bir sözdür? Bilmeden söyledikleri bu söz ne büyük bir iftiradır Al-lah'a? Nasıl da cesaret edebiliyorlar buna? Ağızlarından çıkan bu söz Allah'ı kızdıracak, Allah'ın gazabını celp edecek en büyük bir suç, en büyük bir küfür, en büyük bir şirk ve en büyük vebali gerektirecek bir zulüm oldu, en büyük bir iftira oldu. Onların bu iftiraları karşısında gökler gazabından ve üzüntüsünden parçalanacak hale gelirken, dağlar çökecek, arz yarılacak, utançlarından tuz buz olacak hale geldiler.

Meryem Suresi 92,93. "Oysa Rahmana çocuk edinmek yaraşmaz; çünkü göklerde ve yerde olan her şey Rahmana baş eğmiş kul olarak gelecektir."

Halbuki Rahman çocuk edinmez. Rahmana evlat edinmek yakışmaz. Çünkü çocuk edinmek bir ihtiyacın, bir acziyetin gereğidir ve Rahman için böyle bir şey asla söz konusu olamaz. Halbuki göklerdekiler ve yerdekilerin hepsi O'nundur. Göklerde ve yerde, canlı cansız ne varsa hepsi O'nun kulu ve kölesidir, hepsi Onun mülküdür. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'na boyun büküp itaat etmektedir. Tüm oğullar O'nundur, babalar O'nundur, analar O'nundur, kızlar O'nundur, gökler O'nundur, yerler O'nundur, denizler O'nundur, yıldızlar O'nundur, her şey O'nundur. Her şey Allah'ın kuludur. Tüm varlıklar O'nun iken, tüm yaratıklar O'nun kulu iken bunlardan birini veya bir kaçını kendisine oğul edinmesine ne gerek var da?

Meryem Suresi 94. "Andolsun ki onların adedini bilmiş ve teker, teker saymıştır."

Andolsun ki Allah; onların adedini bilmiş, ilmiyle, kudretiyle kullarının tamamını kuşatmıştır. Kullarının tümünü bilmektedir Allah. Göklerde ve yerde olan hiçbir şey O'nun ilminden gizli kalamaz. İnsanların, yaratıklarının ihtiyaçlarını en güzel bilen Allah'tır. Onların nasıl yaşamaları gerektiğini, hayatlarını nasıl tanzim etmeleri gerektiğini, hangi kurallara uymaları gerektiğini en iyi bilen Allah'tır. Yani kullarına nasıl bir kitap göndereceğini, nasıl bir sistem göndereceğini, onları nelerle sorumlu tutacağını en güzel bilen Allah'tır. O'nun emirleri, Onun kanunları bir ilme ve hikmete dayanmaktadır. Onda yanlışlık, onda yanılma kesinlikle yoktur. O Allah ki insanların sadece eylemlerini, amellerini değil aynı zamanda niyetlerini de bilmektedir.

Meryem Suresi 95. "Kıyamet günü hepsi O'na tek olarak gelecektir."

Herkes yalnız başına gelecektir Onun huzuruna. Tek başına hesaba çekilecektir. Krallar yalnız, kraliçeler yalnız, ağalar, paşalar yalnız, hacılar, hocalar yalnız olarak gelecekler.

Meryem Suresi 96. "İnanıp yararlı iş işleyenleri Rahman sevgili kılacaktır."

Allah'a, Allah'ın dinine, Allah'tan gelenlere Allah'ın istediği şe-kilde iman eden ve bu imanlarını söz planında, iddia planında bırakmayarak amele dönüştüren, iman kaynaklı bir hayat yaşayan, hayatlarını imanlarıyla düzenleyen, salih ameller işleyen, fıtratlarına uygun hareketlerde bulunan müminleri sevgili kılacağım diyor Rabbimiz. Ben onlar için bir sevgi peyda edeceğim. Yeryüzünde kullarımın kalplerine onların sevgisini koyacağım, herkes onları sevecek diyor Rabbimiz. Allah sevdiği salih kullarına onların güzel amellerinin elbisesini giydirir, amellerinin, ahlaklarının kisvesine büründürür de onları herkese sevdirir. Herkes onları, herkes saygı duyar onlara. Rasulullah efendimiz de bir hadislerinde: "...Cebrail'e emrederek ben falan falan kullarımı seviyorum, sen de sev ve onları yerdekilere sevdir" buyurduğunu anlatır.

Meryem Suresi 97. "Ey Muhammed! Biz Kur'an'ı Allah'a karşı gelmekten sakınanları müjdelemek ve inatçı milleti uyarman için senin dilinde indirerek kolaylaştırdık."

Evet ondan öğüt almak isteyen, onunla yol bulmak, hayat programlarını ona sormak, hayatlarının tüm problemlerini onunla çözümlemek ve de sonunda cennete, Allah'ın lütfuna ulaşmak isteyenleri cennetle, Allah'ın rızasıyla müjdelemen ve inatçı, Allah'a kulluğa yanaşmayan, yolunu Allah'a sormak istemeyenleri de ateşle, cehennemle uyarman için biz bu Kur'an'ı senin lisanında kolaylaştırdık di-yor Rabbimiz.

Rasulullah efendimizin dilinde kolaylaştırılmıştır. Okunması kolay, öğrenilmesi kolay, anlaşılması kolay, ezberlenmesi kolay, uygulanması kolay, yaşanması kolay, istediği hayat kolay, her şeyi çok kolaydır. Allah onu bizim için kolaylaştırmıştır. Belki onu okurlar, anlarlar, zikrederler, zikir haline getirirler, hatırlarlar, kafalarında kalplerinde canlı tutarlar da hayatlarını onunla düzenlerler diye. Belki onu tezkira yaparlar, kafalarında kalplerinde hayat programı yaparlar da, haftalık ders programı gibi, günlük, aylık, haftalık sürekli bakılacak bir konuma getirirler diye Allah bizim için onu kolaylaştırmıştır. Kur'an öyle olmalıdır zaten. Kur'an anlaşılıp hayat onunla düzenlenecek ve kafalarda ve kalplerde canlı tutulacaktır. Çünkü hayat programıdır o. Ona bakılmadan, ona sorulmadan hayat yaşanmamalıdır. Çünkü bu kitap hayatımızın her bir saniyesinde bize yol gösterecek bir kitaptır.

Evet Allah biz onu sizler için kolaylaştırdık diyor ama unutmayalım ki ona yönelenlere kolaydır bu kitap. Onunla ilgilenenlere kolaydır. Ona yönelenlerin hayatları kolaylaşacaktır.

Meryem Suresi 98. "Onlardan önce nice nesilleri yok ettik, şimdi onlardan hiçbirini duyuyor veya hiçbir ses işitiyor musun?"

Evet surenin önceki ayetlerinde de kendilerinden önce kendilerinden fizik olarak, ömür olarak, medeniyet olarak kendilerinden çok daha güçlü, kuvvetli nice nesilleri helak ettiğini anlatmıştı Rabbimiz. Burada da deniyor ki, hani onlardan, o helak edilenlerden hiçbirini duyuyor musunuz? Onlardan bir ses, bir haber, bir hareket, bir devinim duyuyor musunuz? Hani onlardan bir eser, arta kalan bir bakiye var mı? Hani boyları posları vardı? Hani cennetleri, bağları, bahçeleri vardı? Hani evleri, apartmanları, sarayları, köşkleri vardı? Söyleyin arta kalan neleri var onların? Hiçbir şeyleri yok değil mi? Sanki onlar bu dünyada hiç insan yaşamamış.

 

>>>SAYFA İÇİNDE BUL>>>
LATİN OKUNUŞA GİT>>>
ARAPÇA OKUNUŞA GİT>>>
MEALE GİT>>>
TEFSİRE GİT>>>

 

İLGİLİ HABERLER (Ayrı pencerede açılır)
>>
YASİN SURESİ
>>FELAK NAS SURELERİ
>>NAZAR DUASI
>>FETİH SURESİ
>>MERYEM SURESİ
>>VAKIA SURESİ
>>İSMİ AZAM DUASI
>>TAHA SURESİ
>>LEV ENZELNA
>>HAŞR SURESİ

 

Bazı tekrar bilgiler

Meryem Suresi Fatır suresinden sonra indirilmiş ve İsa Peygamber’in annesi Meryem’den söz ettiği için bu adı taşır. Hz. Meryem'in mucizevi bir şekilde hamile kalmasını konu almaktadır. Peki Meryem Suresi Türkçe ve Arapça olarak nasıl okunur? Türkçe meali ve tefsiri nasıl yapılır? Nerede ve ne zaman indirilmiştir?  Hz. Meryem'in  mucizevi şekilde hamile kalması, Hz. İsa'nın babasız dünyaya gelmesi, beşikte konuşması gibi kıssalar Meryem Suresi'nde yer alır...

Meryem Suresi yüce kitabımız Kur'an- Kerim'in 19. suresidir ve 98 ayetten oluşmaktadır. Mekke'de nazil olan sure İsa Peygaöber'in annesi olan Meryem annemizden söz etmektedir bu yüzden bu adı almıştır. Peki Meryem Suresi Türkçe ve Arapça olarak nasıl okunur? Türkçe meali ve tefsiri nasıl yapılır? Nerede ve ne zaman indirilmiştir? 

 

Yıldız meyvesi (karambola) nedir? nasıl tüketilir?

Diş ağrısı nasıl geçer?

Kafadaki kepek neden olur?

Ebû Akîl (r.a.) kimdir? Sahabelerin hayatı
Peygamberimiz nasıl dua ederdi? (Yemekten Sonra Ellerini Yıkarken)

Sıtmanın belirtileri nelerdir?

Kan içmek haram midir?

İnsan neden dua eder?