Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Donald Trump ile Çin Devlet Başkanı Xi Jinping arasında gerçekleşen son görüşme, uluslararası kamuoyunda geniş yankı uyandırdı. Görüşmede ticaret savaşları, teknoloji rekabeti, enerji güvenliği, Tayvan meselesi, küresel tedarik zincirleri ve bölgesel krizler gibi kritik başlıkların ele alındığı belirtildi. Dünyanın en büyük iki ekonomik ve askerî gücünün gerçekleştirdiği bu temas, yalnızca Washington ile Pekin arasındaki ilişkiler açısından değil, küresel sistemin geleceği bakımından da önemli bir gelişme olarak değerlendirilmektedir. Çünkü bugün Amerika ile Çin arasında alınacak stratejik kararlar, dünya ekonomisinden enerji piyasalarına, güvenlik politikalarından diplomatik dengelere kadar geniş bir alanı doğrudan etkileme kapasitesine sahiptir.
Günümüzde uluslararası sistem giderek daha belirgin biçimde çok kutuplu bir yapıya dönüşmektedir. Amerika ile Çin arasındaki rekabet yalnızca ekonomik üstünlük mücadelesi değildir. Bu, aynı zamanda geleceğin dünya düzeninin hangi ilkeler üzerine kurulacağına ilişkin kapsamlı bir güç mücadelesidir. Bu nedenle iki süper gücün attığı her adım, Avrupa’dan Afrika’ya, Asya’dan “Ortadoğu”ya kadar birçok bölgenin siyasal ve ekonomik geleceğini doğrudan etkilemektedir.
Özellikle enerji kaynakları, ticaret yolları ve jeostratejik konumu sebebiyle “Ortadoğu”, bu küresel rekabetin merkezinde yer alan bölgelerden biridir. Ne acıdır ki zengin kaynaklara ve imkânlara rağmen, “Ortadoğu” halkları büyük bir sefalet ve istikrarsızlık yaşamaktadır. Bunun temel nedeni; siyasal bütünleşme eksikliği, ortak stratejik vizyon yoksunluğu ve uzun vadeli bölgesel akıl üretememe problemidir.
Bugün “Ortadoğu”daki siyasi liderler, tarihi bir tercih ile karşı karşıyalar. Ya bölgenin sahip olduğu ekonomik kapasiteyi stratejik avantaja dönüştürerek halklarının refahını artıracak ve bunu kalıcı bir bölgesel iş birliği modeline tahvil edecekler. Ya da küresel güç mücadelelerinin çarkları arasında ezilecekler. Çünkü karşı karşıya oldukları devasa güçlere karşı, ancak ortak bir vizyon geliştirebilirlerse, daha bağımsız ve belirleyici aktörler olabilirler.
Bölge ülkelerinin uzun yıllardır yaşadığı en büyük sorunlardan biri, kendi iç rekabetlerini aşacak ortak bir stratejik zemin üretememeleridir. Mezhep farklılıkları, etnik gerilimler ve kısa vadeli iktidar hesapları çoğu zaman dış müdahalelerin etkisini kolaylaştırmış ve enerjisini kendi içinde tüketmesine neden olmuştur.
Dolayısıyla bugün karşı karşıya oldukları tablo, hiçbir ülkenin tek başına güvenlik, kalkınma ve istikrar üretemeyeceğini açık biçimde göstermektedir. Daha da önemlisi, “Ortadoğu”nun geleceği yalnızca askerî dengelerle değil, aynı zamanda nasıl bir medeniyet tasavvuru ortaya koyacağıyla da belirlenecektir. Yani adalet, insan onuru, siyasal meşruiyet ve toplumsal dayanışma gibi değerleri, yeniden merkeze almayan hiçbir güç projesi kalıcı olamayacaktır.
Daha önceki yazılarımızda da ifade ettiğimiz gibi; tarih yalnızca silahların değil, anlam üretebilen toplumların önünü açar. Bazen yorgun coğrafyaların kaderi, tam da herkesin umudunu kaybettiği anda yeniden yazılmaya başlanır. Dolayısıyla “Ortadoğu” açısından mesele artık yalnızca bir kalkınma veya dış politika meselesi değil, aynı zamanda tarihsel sorumluluk, medeniyet perspektifi ve jeopolitik zorunluluk meselesidir.
Tarih durağan değildir; medeniyetlerin yeniden yükselişi uzun soluklu bir zihni ve kurumsal dönüşüm gerektirir. “Yiğit düştüğü yerden kalkar” sözünde ifade edildiği gibi, “Ortadoğu” da tarihsel kırılmalar yaşadığı kendi medeniyet havzasından yeniden ayağa kalkabilir. ‘Ortadoğu’nun entelektüelleri ve siyasetçileri yeniden ilim, hikmet, adalet ve ahlak ekseninde güçlü bir birlik anlayışı geliştirebildikleri ölçüde, geleceğin daha farklı şekillenmesi mümkündür. Yeter ki tehlikenin büyüklüğünü görecek basirete ve onurlu bir geleceği inşa edecek tarihi iradeye sahip olsunlar.