TÜRKİYE'DE FELSEFE DÜŞMANLIĞI: 'BANA FELSEFE YAPMA KARDEŞİM!'

0

Türkiye'de felsefe algısı, imajı ve felsefeye bakış çoğunlukla sempatik değildir.

Çoğu yerde akademi bahçesinde olan Rodin'in o düşünen adam heykeli bizde akıl hastanesindedir.

Bununla her halde şu mesaj verilmek istenmektedir: düşün düşün sonun budur işte.

Verilmek istenen bir toplumsal mesaj varsa eğer:

Aklını yitirenlerin çoğu zamanla derin felsefi mevzulara akıl yordukları içindir.

Ve sen de çok düşünme, dert etme, kafana takma, keyfine bak, mutlu ol ve aklını da yitirip bu hastaneye yatma denilmek istenmektedir galiba.

O yüzden bu topraklarda derinlikli ve sistematik düşünme çoğunlukla "çok düşünme" diye aşağılanır ve her zaman tehlikeli bulunur.

Eskiden de böyleydi şimdi de böyle:

Eskiden sağlığını korumak için şöyle öğüt verilmiş:

"Ayağını sıcak tut başını serin

Mideni hafif tut düşünme derin" denmiş.

Eskiden: "men tefelsefetezendqe" (felsefe yapmak dinden çıkmaktır) denmiş.

Şimdi de:

"Ne düşünüyorsun Karadeniz'de gemilerin mi battı!" denir.

Etrafınıza sorun anlarsınız hemen. "Çok düşünen"in "kafayı yeme" riski var diye düşünülür.

"Çok düşünen"in dinden çıkacağı ve imanını yitireceği düşünülür.

Peki gerçekten böyle midir? Yani çok düşünen akıl sağlığını yitirir mi?

Veya çok düşünen dinden çıkar mı? Bu gün "kafayı yeme"nin felsefe ile ilgisinin olup olmadığına bakalım. Bir sonraki yazımızda da felsefenin ve düşünmenin dinden çıkarıp çıkarmadığına bakalım:

Mesela derin matematiksel, felsefi, kelami veya bilimsel problemleri çözmeye çalışırken aklını yitiren kaç kişi tanıyoruz? Bu gün veya geçmişte, fark etmez.

Ama üzüldüğü için, "taktığı" için aklını yitiren çok kişi görebilirsiniz. Peki Karadeniz'de gemisi batan, iflas eden, evde kalan veya sevdiğini kaybeden kişi biri düşünür mü üzülür mü? Elbette üzülür. Peki üzülen kişi düşünür mü takılır mı?

Arapça da takıntı durumundaki düşünmeye "işgalulfikr" yani zihnin işgal edilmesi, durması denir.

Yani travmatik sorunlar ve olaylar yaşayan kişi düşünmez üzülür. Ondan ciddi bir sorun üzerinde akıl yürütmesini bekleyemezsiniz. Çünkü zihni işgal altındadır, durdurulmuştur.

Ve bu sorunu çokça "dert edip" düşünen, takıntıya dönüştüren kişinin zihin sağlığını yitirmesi düşünülebilir.

Yani çok düşünen değil çok üzülenin kafayı yemesi düşünülebilir. Yani derinlikli bilimsel, felsefi ve kelami sorunları düşünen aklını yitirmez ama aklı devreden çıkaran üzüntüler yaşayan ve bu üzüntüyü hep tazeleyen kişi için bu ihtimal söz konusu olabilir.

Öyle anlaşılıyor ki üzüntüye düşünme demişiz, düşünmeye de felsefe demişiz. Üzülen aklını yitirince de "çok düşünüyordu" deyip felsefe ve akıl yürütmeyi de üzüntüye kurban etmişiz.

Daha açık bir ifadeyle söyleyelim.

Terk edildiği için veya evde kaldığı için üzülen ile insan, varlık, bilgi ve Allah konusunda derinlikli düşünen insanların yaptığı tefekkür eş tutulmuştur.

Yani eğer akıl hastanesinde yatan bir filozof, felsefeci, matematikçi vs. varsa bunlar kendi entelektüel derinliklerinden dolayı değil muhtemelen sıradan insanların yaşadığı travmalardan biri nedeniyle aklını yitirmiştir.

Tabi felsefe düşmanlığı bu kadar masum değil. Çoğunlukla yüzeysel düşünce üreterek toplumu sömürenler kesim derinlikli düşünce ve akıl yürütmeye tahammül etmediği için, derinlikli düşüneni "bana felsefe yapma" diye küçümserler.

İki kişinin karşılıklı konuşmasında eğer biri konuya derinlik kazandıran bir soru sorarsa benzer şekilde "o işin felsefesi" şeklinde pejoratif, aşağılayıcı bir dil kullanır.

Oysa felsefe yapmak en yalın tanımıyla eldeki bilginin gerçekten doğru olup olmadığını arama niyetidir. Elbette "masanın üzerinde bardak vardır" önermesi gibi günlük ve geçici doğrulardan öte evrensel hakikat şeklindeki doğruların peşine düşmektir.

Bu derinlikli düşünmenin din, dindarlık, İslamiyet ve dinden çıkma ile ilişkisini önümüzdeki yazıda ele alalım.

@mustafacevikMC

mustafacevik02@hotmail.com