Aya İrini, bir zamanlar “barış”ın adıydı. Daha sonra “cephane” oldu. Ardından da ‘bilginin ve mirasın tapınağı’na dönüştü. Onun duvarları, hem Bizans’ın ilahilerini, hem Osmanlı askerî düzenini, hem de müzecilik tarihimizin ilk adımlarını saklıyor.
Bugün milyonlarca ziyaretçiyi ağırlayan Türkiye müzelerinin geçmişi, 19. yüzyılın ortasında, Osmanlı modernleşmesinin sessiz kahramanlarından Ahmed Fethi Paşa ile başladı. 1846 yılında Aya İrini Kilisesi’nde atılan bu ilk adım, yalnızca bir sergileme alanı değil; Osmanlı’nın kültürel mirasına sahip çıkma iradesinin ilanıydı. 1830’lardan itibaren Avrupa’da artan müzecilik faaliyetleri, Osmanlı bürokratlarının da dikkatini çekti. Bu ilgiyi kurumsal bir yapıya dönüştüren ilk adım ise 1846 yılında Aya İrini’nin müze olarak düzenlenmesiyle atıldı. Tanzimat döneminin önemli devlet adamlarından Ahmed Fethi Paşa, 1845’te Tophane-i Âmire Müşiri olarak göreve geldikten sonra, İstanbul’un kalbinde yer alan bu eski Bizans kilisesini Osmanlı'nın ilk müzesi haline getirdi. Aya İrini, yıllar boyunca askerî teçhizat deposu olarak kullanılmıştı. Ancak Fethi Paşa’nın öncülüğünde burada sanat eserleri, eski silahlar, arkeolojik buluntular gibi objeler sistemli biçimde toplanıp sergilenmeye başlandı. Bu uygulama, Batı’daki müze anlayışına paralel, fakat yerel bir yorumla hayata geçirilmişti.
AVRUPA’DA HER SOKAKTA BİR MÜZE
1840’lardan itibaren Osmanlı’da modernleşme rüzgârları esmeye başladı. Yeni kurumlar, kanunlar, eğitim reformları kadar, tarihi eserlerin korunması ve kültürel mirasın belgelenmesi de bu sürecin önemli bir parçasıydı. Ahmed Fethi Paşa’nın Avrupa elçilikleri sırasında edindiği gözlemler, onun müzecilik konusundaki yaklaşımına yön verdi. Avrupa’da o tarihlerde bile hemen hemen her sokakta abartısız bir müze bulunurken başkent İstanbul’da bir müzenin açılması o tarihlerde oldukça önemliydi. Paris’te Louvre’u, Londra’da British Museum’u gören bir bürokrat olarak, benzer bir bilinçle Osmanlı’nın kadim geçmişine sahip çıkmayı hedefledi.
AYA İRİNİ: OSMANLI'NIN KÜLTÜREL DİPLOMASİ HAMLESİ
Aya İrini’de temelleri atılan müzecilik, sadece bir sergileme alanı değil; Osmanlı Devleti’nin Batı’ya karşı sergilediği bir meşruiyet ve modernleşme stratejisidir. "Biz de kültürel mirasa sahip çıkıyoruz" mesajı veren bu adım, Osmanlı'nın uluslararası arenadaki prestijini güçlendirmiştir. Müzecilik, içe dönük bir hobi değil, dış dünyaya karşı kullanılan bilinçli bir diplomasi aracıdır. Aya İrini ile başlayan bu "sessiz devrim," İstanbul Arkeoloji Müzeleri'nden Cumhuriyet dönemi müzeciliğine uzanan yolun öncüsüdür. Prof. Dr. Zekeriya Kurşun ve İbrahim Akkurt’un çalışmaları (2025), bu sürecin basit bir Batı taklidi olmadığını; aksine bilinçli, yerli ve milli bir strateji olduğunu kanıtlamaktadır. Özetle: Osmanlı müzeciliği, kültürel zenginliği koruma altına alırken aynı zamanda imparatorluğun modern yüzünü dünyaya ilan eden siyasi bir vizyondur.
TÜRKİYE MÜZECİLİĞİNİN DOĞUŞU
1846 yılında Aya İrini'de atılan ilk adım, Türkiye'nin kültürel hafıza projesinin başlangıcıdır. İstanbul’un en eski kilisesi olan ve adını **"Kutsal Barış"**tan alan bu yapı, Ayasofya’dan bile daha köklü bir geçmişe sahiptir. Aya İrini'nin tarihsel dönüşümü şu şekildedir: Bizans Dönemi: 4. yüzyılda I. Konstantin tarafından inşa edildi. Osmanlı Dönemi: Fetihten sonra camiye çevrilmeyerek Cebehane (silah deposu) olarak kullanıldı. Müzecilik Adımları: 1726’da bir silah sergisine dönüşen yapı, Ahmed Fethi Paşa döneminde gerçek anlamda bir müze düzenine kavuştu. Bugün Topkapı Sarayı'nın gölgesinde kalsa da Aya İrini; yangınlar ve istilalarla yoğrulmuş geçmişiyle, Osmanlı’nın modernleşme idealinin ve Türk müzeciliğinin ilk somut meyvesidir.
RUHUN VE TARİHİN BULUŞMASI: AYA İRİNİ
Aya İrini’yi özel kılan, mimarisindeki mistik atmosferdir. Kubbeye yükselen boşluk ve loş ışık, ziyaretçiye derin bir huzur verir; bu eşsiz akustiği sayesinde günümüzde seçkin klasik müzik konserlerine ev sahipliği yapar. 19. yüzyıl seyyahları burayı, silahlar ile antik eserlerin birleştiği "Doğu’nun geçmişine açılan bir pencere" olarak tanımlamıştır. Müzenin ilk yıllarında sergilenen temel parçalar şunlardı: Osmanlı ve Avrupa yapımı zırhlar, miğferler ve silahlar. Roma ve Bizans dönemine ait mermer lahitler ve yazıtlar. Bu eserler daha sonra İstanbul Arkeoloji Müzesi’ne taşınmış olsa da Türkiye’deki modern müzeciliğin temelleri bu tarihi yapıda atılmıştır.