Türkiye’de sivil toplumun ortak akıl arayışı

Geçtiğimiz hafta sonu Diyarbakır’da, tarihî Deliller Hanı’nda düzenlenen Güneydoğu Anadolu Anti-Siyonizm Kongresi’ne katıldım.

Akademisyenlerden sivil toplum temsilcilerine, yazar ve kanaat önderlerinden aktivistlere kadar farklı kesimlerden birçok ismin bir araya geldiği kongrede, Gazze’de yaşanan insanlık dramı ve buna karşı geliştirilebilecek ortak mücadele yöntemleri ele alındı.

Ben de kongrede “Türkiye’de Sivil Toplum ve Ortak Akıl Arayışı” başlıklı bir sunum gerçekleştirdim.

Bu hafta köşemde, yaptığım sunumda paylaştığım temel tespitleri ve değerlendirmeleri sizlerle paylaşmak istiyorum.

Gazze, bugün sadece Filistin halkının yaşadığı bir trajedinin adı değildir. Aynı zamanda uluslararası sistemin, insan hakları söylemlerinin, küresel vicdanın ve sivil toplumun samimiyetinin sınandığı bir alandır.

Yaklaşık iki yıldır dünyanın gözleri önünde büyük bir yıkım yaşanıyor. Hastaneler bombalanıyor, okullar hedef alınıyor, yardım koridorları engelleniyor ve on binlerce insan hayatını kaybediyor. Buna karşılık dünyanın farklı bölgelerinde insanlar sokaklara çıkıyor, üniversite kampüslerinde protestolar düzenliyor, boykot kampanyaları yaygınlaşıyor ve küresel ölçekte yeni dayanışma ağları kuruluyor.

Türkiye’de de önemli çalışmalar yapıldığını teslim etmek gerekiyor. Yardım kampanyaları düzenlendi, basın açıklamaları gerçekleştirildi, yürüyüşler ve mitingler organize edildi. Çok sayıda kurum ve gönüllü büyük fedakârlıklarla Gazze meselesini gündemde tutmaya çalıştı.

Ancak yapılanları teslim etmek, eksikleri konuşmaya engel değildir.

Asıl soru şudur. Türkiye’deki sivil toplum, sahip olduğu potansiyelin tamamını ortaya koyabildi mi?

Bu soruya olumlu cevap vermek maalesef kolay değil. Koyabildiğini düşünmüyorum.

Çünkü bugün Türkiye, iletişim imkânları, insan kaynağı, kurumsal kapasitesi ve örgütlenme düzeyi bakımından geçmişe kıyasla çok daha güçlü bir noktada bulunuyor. Bir zamanlar bin kişiye ulaşmak için haftalar gerekirken, bugün milyonlara birkaç saat içinde ulaşmak mümkün.

Buna rağmen etki kapasitemizin aynı oranda büyüdüğünü söylemek zor.

Aslında dikkat çekici bir paradoksla karşı karşıyayız. Kurumsallaşma arttı ama toplumsal mobilizasyon aynı ölçüde artmadı. Kaynaklar büyüdü ancak etki kapasitesi aynı oranda gelişmedi. Kurumlar çoğaldı fakat ortak hareket kabiliyeti güçlenmedi.

Gazze süreci, Türkiye’de sivil toplumun en temel sorunlarından biri olan parçalı yapıyı bir kez daha görünür hâle getirdi.

Aynı hassasiyeti taşıyan onlarca kurum, aynı acıyı hisseden yüzlerce yapı ve aynı hedefe yürüyen binlerce gönüllü vardı. Ancak bunları uzun vadeli, ortak ve sürdürülebilir bir eylem hattında buluşturmakta zorlandık.

Birçok çalışma yapıldı, fakat çoğu zaman birbirinden bağımsız ilerledi. Çok sayıda etkinlik gerçekleştirildi, ancak bunlar güçlü bir toplumsal dalgaya dönüşemedi.

Oysa büyük toplumsal etkiler, tek tek kurumların çabasıyla değil, ortak hareket kabiliyetiyle ortaya çıkar.

Öte yandan, Gazze sürecinde zaman zaman Avrupa’daki bazı sivil hareketleri örnek göstererek Türkiye’de hiçbir şey yapılmadığını ima eden değerlendirmelerle de karşılaştık.

Bu yaklaşım hakkaniyetli değildir.

Evet, Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde dikkat çekici protestolar düzenlendi. Üniversite kampüslerinde eylemler gerçekleştirildi, boykot kampanyaları geniş kitlelere ulaştı ve sokak gösterileri uluslararası medyada görünür oldu.

Ancak buradan hareketle Türkiye’de hiçbir şey yapılmadığını söylemek doğru değildir.

Türkiye’de yardım faaliyetlerinden kamuoyu çalışmalarına kadar çok ciddi emekler ortaya konuldu. Binlerce gönüllü sahada çalıştı, yüzlerce kurum bu meselenin gündemde kalması için çaba gösterdi.

Dolayısıyla ne Avrupa’daki aktivizmi romantize ederek yüceltmek ne de Türkiye’deki çabaları küçümsemek doğrudur.

Asıl mesele, yapılan işlerin niteliğini ve etkisini artırabilmektir.

Çünkü Türkiye’nin toplumsal duyarlılığı, insan kaynağı ve sivil toplum birikimi düşünüldüğünde daha güçlü bir ortak refleks üretilebilirdi. Daha geniş toplumsal kesimlere ulaşılabilir, daha görünür bir kamuoyu baskısı oluşturulabilir ve daha sürdürülebilir bir eylem hattı kurulabilirdi.

Özellikle eylemselliğin büyük ölçüde belirli çevrelerin ve İslami hassasiyet taşıyan kesimlerin omuzlarında kaldığı görülüyor.

Oysa Gazze meselesi sadece Müslümanların meselesi değildir.

Gazze, insan haklarının, çocuk haklarının, hukukun ve insanlık vicdanının meselesidir.

Bu nedenle kullanılan dilin ve geliştirilen eylem biçimlerinin toplumun daha geniş kesimlerine ulaşabilmesi gerekiyor.

Aslında mesele yalnızca daha fazla eylem yapmak değildir. Asıl eksiklik, uzun vadeli bir ortak akıl ve ortak dil üretememiş olmamızdır.

Gazze, anlık tepkilerle değil, uzun soluklu bir mücadele perspektifiyle ele alınması gereken tarihsel bir meseledir.

Bugün eksik olan şey, koordinasyon ve ortak stratejidir.

Çeşitlilik var ama birliktelik zayıf. Ortak yön eksik. Ortak akıl yeterince güçlü değil.

Bir diğer önemli mesele ise sivilleşmedir.

Sivil alan ile siyasi alan arasındaki sınırların belirsizleşmesi, zaman zaman sivil toplumun bağımsız hareket kabiliyetini zayıflatmaktadır. Oysa sivil toplumun görevi siyasetin uzantısı olmak değil, toplumun vicdanını temsil etmektir.

Peki, bundan sonra ne yapılmalı?

Kurumlar arası rekabet yerine koordinasyon kültürü geliştirilmelidir.

Aktivizm, kriz anlarına verilen tepkilerle sınırlı kalmamalı; sürekli bir bilinç üretimine dönüşmelidir.

Gençler ve yerel yapılar sürece daha fazla dâhil edilmelidir.

Mücadele yalnızca sokakta değil, hukukta, medyada, akademide ve dijital alanda da sürdürülmelidir.

En önemlisi, daha kapsayıcı bir dil inşa edilmelidir.

Çünkü Gazze meselesi ideolojik değil, insani bir meseledir.

Türkiye’de hiçbir şey yapılmadığını söylemek doğru değildir. Ancak her şeyin yeterli olduğunu iddia etmek de mümkün değildir.

Yapılması gereken, ortaya konulan çabaları teslim ederken eksikleri cesaretle konuşmak ve geleceğe daha güçlü bir sivil toplum mirası bırakmaktır.

Eğer bunu başarabilirsek, Gazze yalnızca büyük bir acının değil, aynı zamanda daha güçlü bir toplumsal dayanışmanın ve ortak aklın da başlangıç noktası olabilir.