Eğer 14 yıllık Ak Parti iktidarının yaptığı reformların buharlaşıp uçmaması isteniyorsa, "Erdoğan'dan sonra" kaçınılmaz olarak kapıya dayanacak krizi, şimdi, Erdoğan ile beraber, Türkiye'yi Erdoğan'dan sonraya hazırlamak gerekiyor.
Bunun formülü, görmek isteyenler için gayet açık.
Kişilere dayalı sistemi, "sisteme dayalı bir sistem" haline getirmek gerekiyor.
Sisteme Dayalı Sistem nedir?
"Başkanlık Sistemi"dir mesela…
Siyasetçilerin, siyasi partilerin, parti genel başkanlarının iktidar olmak için herkese kucak açmak zorunda olduğu bir sistem.
%50'yi geçmek isteyen Başkan adayının, bütün farklılıkları gözetmek zorunda olduğu, ırkçılık, milliyetçilik, asabiyet, farklılıklara racon kesme, milleti hor görme gibi "ötekileştirici" eğilimler gösteremeyeceği bir sistem.
Siyasi partilerin kendisini sürekli güncelleştirmek zorunda olduğu, sadece kıyı şeridi siyaseti, sadece bölge siyaseti, etnik kimlik siyaseti yahut mezhep siyaseti güdenlerin siyaset arenasında barınamadığı, barınsa bile asla iktidar olamayacağı bir sistem.
Her on yılda bir tank, top, tüfek, cübbe, elektronik bildiri ile halk iktidarlarının yıkılamayacağı, balans ayarlarının verilemeyeceği bir sistem.
Gücünü, erkini, meşruiyetini sadece halka dayayan ve halktan başka hiç kimseye hesap vermeyen, halktan başka hiç kimsenin de hesap sormak için boşluk bulamayacağı bir sistem.
İstikrarın kişilere göre sağlandığı değil, hangi kişi gelirse gelsin istikrarın bozulamayacağı bir sistem.
Yani Başkanlık Sistemi...
Kişilere dayalı istikrar değil, sisteme dayalı istikrar.!
Amerika, Kıta Avrupası ülkeleri ve diğer İskandinav ülkeleri böyle işliyor.
Bu ülkelerin sistemleri "kişiye göre" değişmiyor. Devlet düzeni, iktidara gelen partinin tüzüğüne göre şekillenmiyor.
Bu, devletin her defasında "motor indirmesi" demektir.
Bu ülkeler istikrarı, iktidara gelenlerin, kurulu demokratik düzene göre şekillendiği bir sistemle sağlıyor.
Hele Türkiye gibi, siyasi hokkabazların cirit attığı, küresel canbazların pazar kurduğu, ayağına bir çift postal giyenin, omuzlarına bir-iki apolet takanın darbe yapmak istediği, üzerine cübbe giyenin sivil siyasetçilere ayar vermek istediği bir ülkede, "kendisini koruyan sistem" bir zorunluluktur, mecburiyettir.
Başka nasıl kurulur bu Sisteme Dayalı Sistem?
Mesela bürokrasiyi yeniden tanımlayarak.
Sırtını devletin bahşettiği yasal zırhlara dayayan bürokratların keyfekeder iş yaptığı bir sistemin lağvedildiği, sırtını vatandaşlara dayayan, derdi olan, liyakat ve ehliyet sahibi bürokratların iş yaptığı bir bürokratik sistem kurarak.
Hesap vermediği için siyasetçilerin icraatlarını ideolojik karşıtlık üzerinden yavaşlatan bürokratların değil, bizatihi halka hesap vereceğini bildiği için iş yapmaktan kaçmayan, çalışkan bürokratların işbaşında olduğu bir bürokratik sistemi dizayn ederek.
Mesela kamu gücünü elinde bulunduranların, laiklik, milliyetçilik, Atatürkçülük gibi kavramları istediği gibi yorumlayıp, millete istikamet çizebildiği değil, bu kavramların kimsenin kendi dünya görüşüne göre yorumlayamayacağı bir tanımlama yaparak, "kullanışlı" halden çıkartarak.
Mesela, Anayasa Mahkemesi'nin yapısını tam anlamıyla demokratikleştirerek kurabilirsiniz bu sistemi.
Danıştay, Yargıtay gibi üst derece mahkemeleri daha işlevselleştirerek, daha özerkleştirerek tesis edebilirsiniz.
Mesela, YÖK gibi darbe bakiyesi kurumları ya lağvederek ya da gerçekten Yüksek "Öğrenim" Kurumu haline getirerek sisteme dayalı bir sistemi kurabilirsiniz.
Nasıl ki Kemalistler, baskıcı ve dışlayıcı bir ulus devleti inşa edip, bütün kamu kurumlarını bu mantaliteyi korusun diye kurduysa, siz de merkeze milleti alıp, bu kurumların tamamını millete dayalı kurumlar haline getirerek inşa edebilirsiniz bu sistemi.
Bunun aksine bir istikamet çizmek isteyenlerin, kişilere ihtiyaç duymadan, yeniden tanımlanan refleks mekanizması kamu kuruluşları tarafından bertaraf edildiği bir sistemi inşa ederek Sisteme Dayalı Sistemi oturtabilirsiniz.
Çoğulculuğu, devletin her kademesinin, her kuruluşunun ruhuna yerleştirerek başarabilirsiniz.
Açıkça ahlaksız tekliflerin yapıldığı, terör ve teröristlerin desteklendiği bildirilerin yayınlanmasının ayıp sayıldığı bir normu, toplumun ruhuna ilmik ilmik işleyerek sağlayabilirsiniz.
Kendisine akademisyen diyenleri hapse tıkayarak değil, yasalardan korktuğu için değil, toplumsal vicdandan, toplumsal sağduyudan korktuğu, çekindiği için teröre destek veren bildirilere imza atmayanların egemen olduğu bir demokratik kültürü, toplumun, akademinin belleğine nakış nakış işleyip, içselleştirmelerini sağlayarak kurabilirsiniz bu sistemi.
Demokrasiyi, birlikte yaşama iradesini, çoğulculuğu, eşitlik, özgürlük ve adaleti, kanun taslaklarından önce zihinlere yazarak Sisteme Dayalı bir Sistem kurabilirsiniz ancak!
Kırmızı ışıkta geçmenin 150 TL cezası olmasından dolayı ihlal yapmayan bir toplum değil, kırmızı ışıkta geçmeyi ayıp kabul eden bireylerin norm oluşturduğu bir toplumda, kırmızı ışıkta geçmeye utandığı için ihlal yapmamaktır esas olan.
Nefret suçlarını da, ırkçılığı da, dışlamayı da, hor görmeyi de ancak bu şekilde bir toplum inşa ederek engelleyebilirsiniz.
Ne var ki, Türkiye'de "devlet aygıtını" kuranlar, yönetenler, toplumsal dinamiklere, normlara yön vermeyi hiç düşünmedi. Düşünmediği için de devleti resmi ideolojiye göre dizayn etti. Devleti kuranlar, sadece "devleti milletten nasıl korurum" derdine düştü. Millet, sadece yasalarla zapturapt altına alınmaya çalışıldı. Çünkü halka dayanmayan bir sisteme itirazın hep olacağını biliyorlardı.
İşte tam da bu yüzden devlet aygıtını yeniden kurmak, tanımlamak, güncellemek gerekiyor.
Önceki iki yazıda ve okumakta olduğunuz bu yazıda bütün bu anlatılanları kim yapacak peki?
Türkiye'de bugün itibariyle bütün bunları yapabilecek tek bir hareket var.
O da Ak Parti hareketidir.
Ak Parti, bu değişimi yapmaya mecburdur.
Ak Parti, böyle bir sistemi Türkiye'ye miras bırakmaya borçludur.
Tayyip Erdoğan, Ahmet Davutoğlu ve Ak Parti kadroları, Türkiye'yi Erdoğan sonrası oluşabilecek muhtemel komplikasyonlara karşı güçlendirmek zorundadır.
Bu irade, hem Tayyip Erdoğan'da, hem Ahmet Davutoğlu'nda var.
Ancak, Ak Parti hareketinin çeperlerine tutunan "yabancılar", bu değişim iradesinin önünde bir bariyer olarak duruyor.
Kimdir bu bariyerler? Ne yapmak istiyorlar? Ne yaparak değişimin önünde bariyer oluyorlar.
Bütün bunları da yazı serimizin sonucusu olan "Türkiye'nin 'Erdoğan sonrası' Krizi-4" başlıklı yazıda okuyacaksınız...