Uzun zamandır "Babil kulesi" lanetinin tepemizde seyrettiğini düşündürten bir keşmekeşin içindeyiz. Devasa bir karadelik gibi bizi içine çekiyor. Kontrolümüzü yitirmiş şekilde bilinmeze doğru sürükleniyoruz. Var olma, var olmamızı devam ettirme şeklindeki derin arzu arttıkça kontrolsüzlüğümüz artıyor, arzu ettiğimizin tersi bir istikamete savruluyoruz. Kördüğüm halinde enerjimizin büyük bir kısmını birbirimize yöneltmiş vaziyetteyiz.
Türkiye'de başından beri eksikliği malum olan "kesişim alanları", önce Cumhuriyet döneminin kaba sosyal mühendislik siyasetinde ardından postmodern dalganın kimlik fetişizmini körükleyen atmosferinde tahrip edildi. Modernliğin tekçi dinamiği kaynaşmayı sağlayamadığı gibi meşruiyet krizinde can çekişti, "kesişim alanlarına" güvensizlik mayınları yerleştirdi. Postmodern süreç ise ayrışmanın, kendine gömülmenin meşruiyetini oluşturan imkan hem motivasyon temin ediyor. Elimizde aşınan dün ve kriz cennetine dönüşen bugün var. Bölgesel ve küresel gelişmelerin baskısında iyice ayartılan mevcut durum, reelpolitik açmazında krizleri derinleştirmekte ve kalıcılaştırmakta. Verili durum bu açıdan salt politik bir diskurun yanlışlığı, tıkanıklığı ile izah edilmekten hayli uzak ve geniş bir boyutta seyrediyor. Politik diskuru anlamlı kılan düşünsel artalan kriz içerisinde. Bu kriz netameli tarihsel-siyasal arka planla çakışınca kimlik başta olmak üzere ekonomik-soysal-kültürel sınıflaşma üzerinden duygusal, zihinsel ve dolayısıyla "gelecek tasavvurunda" ayrışmayı dayatıyor.
Bu eşikte açığa çıkan "özerklik -öz yönetim", "hendekler", İran'ı tutarım", "Rusya haklı" savrulmaları basit bir siyasal ayrışmadan ziyade ontolojik bir karşıtlıktan neşet ediyor. Dolayısıyla konuştuğumuz şey "ötekinin" siyasetinin düzeltilmesi ve ortak bir alana doğru baskılanmasından ziyade siyasetin taşıyıcılığını yapanların bizatihi sorun edilmesi oluyor. Bu entegrist tarzın ürettiği siyasetin "çatışma ve yönetilemezlik" üretmesinden daha doğal bir şey olamaz zaten. Bu açıdan mesele, basit bir iktidar-muhalefet döngüsünden ziyade siyaset tarzının kendisi ile ilgili. Bölgesel, küresel gelişmelerin zorluğu, giriftliği değil. Mesele zorluk ve giriftiliği derinleştiren bölgesel-küresel gelişmelerin içerdeki sağlıksız yapıya denk geliyor olması. Kendisini sağlam ve sağlıklı bir hüviyette tutma becerisi olan bir iç dokunun kasvetli dışa karşı bir şansı daima vardır, var olacaktır. Ancak şansı azaltan ve riski büyüten içerisinin ziyadesiyle kırılgan ve dışardaki kasvete bırakın direnç oluşturmayı tersine onu içeriye transfer eden hüviyette olması.
Söz konusu yapı üzerinden pozisyon ihdas edenlerin derin ve uzun vadeli bir stratejiden yoksun oldukları görülüyor. Diğer taraftan pozisyonların toplumu daha temelde insanları coğrafyanın tabi bir dolgusuna indirgiyor olması. İnsanlara "hüdayi nabit" muamelesi çekmesi. Tarihe yaslanma görüntüsü altında ağırbaşlı bir analiz cakası satan ve itaat talep eden siyasal pozisyonlar birincisi bugünü ve yarını ifsat ediyorlar ikincisi ve her şeyden daha önemlisi coğrafyanın fiziksel bir aparatına indirgenen insanların hayatlarına kastediyorlar. Dolayısıyla bu toprakların inanç evreninin temel parametrelerinden olan "insanı yaşat" düsturu aleni bir şekilde katledilirken çare olması düşünülen siyaset işlevsiz, kuşatıcılıktan uzak, reelpolitiğin çelişkisinde can çekişiyor. İnsan hayatını ve İbn-i Haldun'un ifadesiyle "ümran"ı zehirleyen, öldüren yıkıcı bir siyasete muhatabız.
Dolayısıyla netameli bir yüzyılı geride bırakmışken inşa edilecek yarının kodlarını yüzyıl öncesinin hastalıklı dünyasından transfer etmek, çareyi oradan araklamak basit ifadesiyle anakronizmdir. Bizi yaşatacak, problemlerimizi çözecek olan dayatılan, giydirilen ve sorun çözücü olmayan deli gömleklerinin regülasyonu değil, yaşanmışlıktan hisse damıtan basireti ve feraseti göstermektir. Bu da "bizi" hallaç pamuğuna çeviren sürece adaptasyon yerine iradelerimiz, tecrübelerimiz ve birlikte yaşama arzumuz doğrultusunda yeni bir yol inşa etme arayışı ile olur. Sadece kendisini gören ve dışarıyla her türlü ahlakiliği askıya alan pragmatik siyaset ancak yıkım stratejilerine hayat verebilir. Tam da kendisine gömülme ve ahlakiliği aşındıran pragmatizmlerin neden olduğu altüst oluşta, söz konusu yıkım stratejilerine sadık kalarak istikbal hayali kurmak nevrotik bir deja vu halidir. Bugünde karşımızda duran en kaba haliyle budur.
Oysa muhtaç olduğumuz; dinamik, işlevsel bir siyasetin müdahalesi. Acilen "ötekinin" de sorumluluğunu üstlenecek, "ötekine" değecek kuşatıcı bir dile muhtacız. "Babil kulesi" lanetini işlevsiz kılacak, iletişime, konuşmaya, temas eden, yapıcı bir dile muhtacız. Ve bu dil, iktidar-muhalefet tüm aktörlerin omuz verecekleri bir duyarlılıkla hayata geçebilir ancak. İknayı, rızayı ve karşılıklı güveni önceleyen bir atmosfer, bir dil hem varlığımızın garantisi hem güçlü olmamızın olmazsa olmaz koşuludur. Aksi takdirde kırılgan, titrek varlığımız hem güvensizliğimizin temel zemini hem de bölgesel ve küresel güçlerin kriz bölgesi olması için mümbit alanı olacaktır. O nedenle "hendek siyasetinin, özerklik ilanlarının, Rusya ve İran yandaşlığının" elbette mahkûm edilmesi, hesaplaşılması ve lanetlenmesi zaruridir.
Diğer taraftan bu hareketlerin bileşenlerinin bir şekilde siyaset üzerinden ayrık ve temassız şekilde tutulması değil, temas, diyalog, iletişim ve müzakere halinde olmasında zaruret var. Müktesebatı olan bir ülke siyasetinin bir bütün halinde kitle iletişim kanalları üzerinden yürütülüyor olması başlı başına bir kısırlığın göstergesidir. Behemehal ruberu bir formatta adımların atılması ve hiçbir şekilde gündelik çekişmelerin-hesapların kısırlığında heba edilmemesi gerekir. Aksi takdirde karşımıza "Babil kulesinin" laneti çıkıyor ki bundan hiçbir siyasal öbek amaçladığı şeyi elde etmeyeceği gibi tersine kurtulmak istediği krizin merkezine yerleşiyor. Laneti rahmete çevirecek olan da "ortak anlamların ortamı olan bir dile", Türkiye'yi "bir imkana", "bir hayale" ve aidiyet ihdas eden "bir ütopyaya" bağlayacak samimi niyetler ve çabalar olabilir ancak.