Semboller, ritüeller, törenler; tasfiye edilmek istenen dünya yerine ikame edilecek yeni düzenin oluşturucu uygulamalarıydı. Özellikle 'sosyal mühendislik' uygulamalarının devletin mütemmim cüzü sayıldığı dönemlerde pek revaçta olan bu uygulamalar, geçen zamana ve dönüşen şartlara rağmen hayatiyetlerini devam ettirmekteler. Öyle ki varlıkları ve müktesebatları bizatihi bu törenlerin, ritüellerin ve sembollerin hedefi olmuş kesimler bile bu uygulamalara karşı tepkisiz, duyarsız hatta kimi noktalarda da can suyu taşımakta bir beis görmez haldeler.
Sosyal mühendisliğin kaba uygulamalarına maruz kalmış, dil-kültür ve inanç parametreleri gayri meşru görülmüş, devletin ideolojik ve baskı aygıtlarına yaslanan epistemik şiddete uğramış kesimlerin işi oluruna bırakan kayıtsızlığı ayrıca irdelenmeyi hak eden cinsten. Diğer tarafta varlıkları siyasal hesaplaşma arenası olmanın ötesine taşmayan bu uygulamalar, kendilerinden beklenen işlevleri taşımaktan uzak sosyal fosil hükmündedir. Sosyal fosili hayatın olağan ritmi içerisinde işlevini ve amacını tüketen maddi ve manevi kültür öğeleri için kullanmaktayım. Bu yapıların organik kültürün bir bileşeni olma vasıfları zaten hiçbir zaman olmadı. Tersine var edilmesi istenilen bir 'muhayyel bir kurgu' için hayata geçirilen siyasal mühendislik aparatlarıydılar. Lakin "kaynaşmış bir kitle" yaratma motivasyonu ile halelenen bu yapılar yeni olanın var edilmesi, toplumun bu yeni etrafında karılması sürecinde işlev göremedikleri bugünkü siyasal ve toplumsal bölünmüşlük durumumuzca zaten teyit edilmekteler. Ancak daha çok yapıbozucu bir işlev üstlendikleri hatta böyle bir misyonla işe koşuldukları dikkate alındığında bu uygulamalar yeni olanın tayininde görev ifa etmemiş olmakla beraber eski olanın mezar kazıyıcılığını bihakkın ifa ettiler.
Modernleşme okumamızın ana niteliğinde yeni, eskinin olmayışı üzerinden algılandı, kavrandı, hayata geçirildi. Yeni, eskinin olası tasfiyesinde kendiliğinden elimizde olacak bir kader hüviyetinde ele alındığı için 'iki cami arasında beynamaz" vaziyetteyiz. Bugün ne inşa edilmiş bir yeni var elimizde ne de tadilat-tamirat görüp çare olacak bir eski var. Eski ve yeni geriliminde sembolik ve duygusal abartmalar eşliğinde seyreden sığ ve kısır bir kavganın içinde debelenmekteyiz.
Kimliği hasar görmüş, şuuraltı yüklü ancak şuuru darbe yemiş bir halde ülke. Siyaset ve bürokratik uygulamalar da söz konusu soruna sahici dokunuşlar yapacak hünerden yoksun, kültürel canlılık ve mobilizasyon da içine sıkıştığı kısır koşullardan çıkabilme niteliğinden uzak. Bir tarafta politik öfkeyle sınırlı hale gelmiş 'garpzedeler' diğer tarafta takatsiz dünü, bugüne ve yarına giydirmeye Sisyphus döngüsünde çabalayan muhafazakarlar.
Toplumun duygu, düşünce ve ruh bütünlüğünü tesise dönük seküler kutsallar olarak taltif edilen ve günümüz dünyasının tortularına dönüşen uygulamalar mevcut ahvalimizin bir ileri iki geri patinajında sürdürülmesi gereken atadan yadigar emanetler hüviyetinde. Tarih, medeniyet vurgularının yükseldiği, Lozan'ın zafer değil hezimet olduğu çıkışlarının Cumhurbaşkanı tarafından dile geldiği koşullarda eğitim ortamlarımızda hala "Bir zamanlar yurdumuzda/ Bir başka devlet varmış, Başındaki padişah/ Ne isterse yaparmış. Millet onun yanında/ Köle imiş, kul imiş, Türklerin vatanında/ Yıllar sürmüş bu gidiş…" şeklinde estetik harikaları sıra düzeninde bekletilen öğrencilere sunulmakta, anaokullarında körpe beyinlere "uçan kuşun yuvasını bozacağım" gibi milliyetçi yüklemeler yapılmakta. Dolayısıyla kendi yaptığını bozan, çıkışını atıl kılan bir yarılmanın içerisindeyiz. Eğitim-öğretim açık ve örtük müfredatıyla bütünlük göstermediği gibi kültürel dokuyla da tenakuz halini devam ettirmekte. Bunun temel göstergelerinden olan ve toplumu bir arada tutma, duygu ve ruh bütünlüğü sağlama, ortak amaç ve idealler oluşturma şeklinde işlev görmesi beklenen uygulamaların çoğu, yapıları itibariyle toplumla genetik uyuşmazlık içinde diğerleri ise yapılandırılma biçimleri ile işlevsellikten uzaklar.
Bu açıdan toplumu iktidarın arzularına açan bu resmi uygulamalar bürokratik bir angaryaya dönüşmüş olmalarının ötesinde mevcudun bozulması, doğrudan kimlik ve kişiliği aşındıran nitelik sergilemeleri ve toplumsal gerçeklikle uyumsuzlukları ile paralel bir resmi hakikat rejiminin parçaları olarak var kalmaktadırlar. Devletin toplumla olan ilişkisinin görece törpülendiği bir süreçte hala ana dokusu ve ideolojik-pollitik kodlarıyla topluma yöneltilmiş yapıları itibariyle törenlerin-ritüellerin ele alınmasında zaruret var. Türkiye'yi bir tören, ritüel cenneti olmaktan çıkaracak ve toplumun ayrışmasına değil kaynaşmasına, kenetlenmesine ve ortak bir gelecek perspektifinde buluşmasına katkı verecek sahici yapılara ihtiyaç var. Aksi takdirde müesses nizamın tepeden inmeci 'stratejilerine' karşı toplumun gösterdiği karmaşık, bütünlüğü olmayan gündelik 'taktikler' sadece mevcudun muhafazasına yarayacaktır. Özellikle eğitim ve kültür alanında yaşadığımız travmatik sarkacın önü açık şekilde yol bulması, toplumsal yapı ile kurumsal yapı arasında uyumsuzluğun sürgit devam etmesi esas itibariyle bu ikisi arasında oluşan yarıkta insanların heder, geleceğin heba edilmesidir.