Tuzlu suyun hükmü ve kıyıda boğulan iradeler

Kuzey Afrika’nın sert rüzgârları, insanın o derin ve dinmek bilmeyen yurtsuzluk sızısını İspanya’nın Ceuta (Sebte) bölgesine doğru savuruyor. Nüfusu seksen bini biraz aşan daracık bir kara parçasına, yalnızca birkaç gün içinde kırk dokuz bin insanın akın etmesi, sadece istatistiksel bir dalgalanma değildir. Bu, toprağın ve sınırların insan kederini taşıma kapasitesinin ortadan çatlamasıdır. Cebelitarık’ın o serin sularında, tuzun ve insanın yorgun terinin birbirine karıştığı o dar eşikte, yüzyıllardır süregelen ağır bir varoluş kavgası yeniden sahneleniyor.

Gecenin karanlığında sınır tellerinden denize dökülen kalabalıklar, akıntıyı yararak karşıya geçmeye çalışıyor. Aynı saatlerde İspanyol makamları silahlı kuvvetleri ve sivil muhafızları bölgeye sevk edip hudut hattını kapatıyor. Öğle saatlerine doğru, suyu aşamayan onlarca cansız beden ağır ağır kumsala diziliyor. Yetkililer mühürlü evraklarla rutin devriye tutanaklarını imzalıyor. Sadece suyun kütlesi, insanın çaresizliği ve devletlerin ağırbaşlı hudutları aynı karede donup kalıyor.

Orada, o dar boğazda, varlık ile hiçlik arası sadece bir nefeslik mesafedir.

Suyun merhameti yoktur; bedeni yutar, geriye sadece kıyıya vuran ıslak kıyafetler, tuzu emmiş yırtık kimlikler ve yarım kalmış bir yürüyüş bırakır. Zamanın akışında, yeryüzünün en ağır yükü, toprağa değememiş adımların karanlık sulara gömülmesidir. Bu öylesine mutlak bir sondur ki, geriye ne bir telafi şansı ne de dönüp düzeltilecek bir hata payı kalır.

Peki biz, ayakları toprağa sağlam basanlar, korunaklı odalarımızda neyin hesabını yapıyoruz?

Coğrafyanın bu sert yüzünü, etin ve kemiğin sulara direnişini izlerken, içimize dönüp o görünmez sınırlarımıza bakıyoruz. Zihnimiz, sürekli bir hazırlık evresinin içinde, yalıtılmış ve havasız bir odada dönüp duruyor. Yıllar süren kurgular, ince ince hesaplanan ihtimaller, başkalarının ne diyeceğine dair o sağır edici suskunluklar... Geceler boyu uykusuz kalarak kurduğumuz o devasa zihin şatoları, gün ışığına çıkmaya cesaret edemeden kendi içine çöküyor. Ortada yeryüzüne inmiş, ete kemiğe bürünmüş tek bir iz, atılmış tek bir somut adım yokken, sürekli bir şeyler tasarlıyor olma hissiyle irademizi uyuşturuyoruz.

Kaybetmekten, yara almaktan ve en çok da kibirlendiğimiz o kusursuzluk imajının çizilmesinden öylesine ürküyoruz ki, eylemsizliğin o renksiz ve ağır örtüsünün altına saklanıyoruz. Bu, insanın kendi iradesini kendi elleriyle felç etmesidir.

Nefes alabilmek, bir adım öteye geçebilmek için bütün varlığını belirsiz ve karanlık bir dalgaya emanet edenlerin cesareti, aslında yaşama güdüsünün o en saf halidir. Bizler ise, ellerimizdeki o devasa imkanlara rağmen kibrimizi, rahatımızı ve o görünmez unvanlarımızı riske atmaktan korkarak eylemden imtina ediyoruz. İnsanın kendi hayatında yarattığı bu durağanlık, aslında sessiz bir tükeniştir. Kusursuz anı beklerken, zamanın ve ihtimallerin ellerimizden sessizce kayıp gittiğini fark etmiyoruz.

Gerçekliğin kütlesi, ertelediğimiz her eylemi üzerimize daha ezici bir yük olarak bindiriyor. Toprağın kanunu bellidir: Yeryüzündeki hiçbir yapı, hiçbir kalıcı eser sadece düşünülerek var olmamıştır. Fikir, ne kadar yüce olursa olsun, eyleme dönüşmediği, o toprağa değmediği sürece bir gölgeden ibarettir.

Olayların ve ihtimallerin çekim merkezini doğru okumak zorundayız. Devletlerin vakarı nasıl ki sessiz ve kararlı adımlarında gizliyse, insanın kişisel vakarı da korkularına rağmen toprağa bıraktığı o ilk cüretkâr izde saklıdır. Eylem, sürtünmeyi hissetmek zorundadır. Köklerinden kopmadan, elindeki toprağı terk etmeden, sessizce ve derinden bir tohum ekmek, insanın kendi kaderine yapabileceği en ağırbaşlı müdahaledir.

Kusursuzluk beklentisi, sahte bir güven duygusudur. Zemine atılan ilk adım yalpalar, yön değiştirir, yara alır ve kanar. Ancak ortada somut bir iz, dünyaya bırakılmış bir nefes kalır. Kafanın içindeki o mükemmel ama ölü kurgular yerine, yeryüzünde nefes alan kusurlu bir yapı vücut bulur.

Denenmemiş her ihtimal, insanın kendi elleriyle kazdığı bir zihin mezarlığıdır; orada sadece suskunluğun kof yankısı duyulur. Ceuta kıyılarında kabaran dalgalar yalnızca çaresiz bedenleri sürüklemiyor. İnsanın cesaret ile korku arasındaki o derin uçurumunu da acımasızca yüzümüze vuruyor. Sınırın öte yakasında, tuzlu su hiçbir mazereti, hiçbir ertelemeyi dinlemezken; biz kendi kurduğumuz duvarların ardında, konforumuzun içinde yavaş yavaş eksiliyoruz.

Deniz, o ağır ve soğuk gövdesiyle kendine sunulanları sessizce yutarken, biz kıyıda öylece, güven içinde durduğumuzu sanıyor; çoğu zaman kendi hayatımızın ihtimallerini sessizce boğuyoruz.