Ülkemin iç inleyişi

0

İçimdeki hissin ölçüsünü aktarabilmek için tarihe sığacak kadar durmadan yazmak istiyorum, yazmak yazmak, vicdansızlar, ölçüsüzler, yüzsüzler bikes kalıncaya değin yazmak… Ve susmak istiyorum, koyu vicdanlılar, zifiri hesaplılar karşısında ketum olup susmak, sözden ve ahlaktan binasip kalanlara kelimelerimin gücünü yetiremeyeceğimi bildiğim için susmak istiyorum…

Anlamadım ki bu nasıl bir toprak, üzerinde nasiplendiğimiz, vicdansızı öylesine vicdansız ki, aşkın lafzının semtinin toprağının hiçbir cenahından geçmemiş kadar… Duygusal olup ahlaktan payeleneni öylesine cüretsiz ki zaman ve mekanı, canavarlaşmayı başarana bırakırcasına…

Aniden aklıma geliyor, neden gül yetişmeyen bir coğrafyadayız! Atlamayınız söze! İklimden değil bilemediniz işte… Neden kadınlarını üzmeyi başarabilecek kadar başarısızlığın merdivenlerinin en üstündeyiz… Dedim ya işte anlamsız sorular kurcalıyor ruhumun kadrajını… Deyin hele, nasıl da bir gıdım yağmurun hasretindeyiz… Ümit nasıl da yok oluvermiş kül kül…

Bir güne, yıllara yetecek kadar sevgi sıkıştıranları tanıyorum dünyanın bazı noktalarında… Neden kalubeladan ilel ebede yetecek kadar hüzün sarmış günlerimizi, gündüzlerimizi… Acının külfetini taşıyoruz… Çilenin akıbetini yaşıyoruz…

Gözü yaşlı, gönlü her dem yaslı kadınlar tanıyorum, ülkemin kadınlarının tarifsiz acısına yanıyorum… Kadınlarımızın hüznünü tanıyorum, kimin haddine bunu anlatabilmek… Kadınlar, hali yangın, ruhu dahi inim inim ağlayan, gökleri korkutan…

Ah gönül… Ah vatan… Ah evlat kokusu ve komşu duygusu… Ey ana kucağı ve akran huşusu… Ah ülkem! Ey ömrü yaşlı ve gönlü her dem yaslı insanlarım… Yüreğimin acısının dozuyla eriyorum ah ülkem… Şehitler sana gülümsüyor Cennet kırsalında, ülkemin akışında ey ülkem… Şehitlere çiçekler mayalayan ülkem…

… Nasıl da birikmiş bu halin hazin elemi… Nasıl da toplamışım, saklamışım oluk oluk hüzün, şaşırmamak elde değil nasıl da biriktirmişim bunca bu kadar keder ve bol bol gözyaşı… Ah ülkem, ey vatan, ya insan… Size yanıyor yazılan bu kadar azap faslı… Fasıllara nasıl da sıkışmış bu biçim hüzün… Hüzün tedirgin…

'Ayıp' diye 'günah' diye bir kavram var, ah ne oldu, kim oldu da insan insanın kurdu… Bu vatan en şereflilerinken, nasıl da oldu veyahut olduruldu hüznün yurdu… Söyleyin ey duygusal kadınlar, ey kızlar ve kızanlar ne oldu da nasıl da oldu tanıştık bu ihanet hançeriyle… Ey aşkın çınarı, ey suyun her şey oluşu, ey abı hayatın hasretindeki, nereye kadar bu gayrılık gazabı, bu ayrılık zilleti…

Duyun, duy ey uzay boşluğu, duy ey metafizik akıbet, sen de duy ey kabir azabı ve kebir günahlar sen de duymalısın, sen de anımsamalısın envai dergahlarda aşka gürlenenler, ciğeri kavrulmuşların vatanındanız, doktorların dermansız bıraktığı, alimlerin yaralara su serpemediği amanlardanız…

Sana hasretim ey reyhan kokusu, ey ana dokusu yer aç, ey vatan korkusu sendeyim, sinendeyim ey aziz insanım, yazım kışım baharım ses ver, bir sen ses ver, tek sen ses ver, yeter bu ayrılık yeter… Zaman kadar yeter… Günah kadar yeter…

Sana sesleniyorum ey silkiniş, ey atalet, ey düşman, ey hesapsız konuklar, ey ihanet vadisi, unutmadık unutmadık unutturmayacağız yaşadıklarımızı, yaşattırılanı…

Hiç unutmayacağız halimizi ahvalimizi… Toprağın altını özleyenler korkmayacak ve unutturmayacak bu zulmü bir an bile… İnşallah… İçimin inleyişisin ey ülkem…