Var olmanın yeri mekan ve mekanı biçimlendiren faktör ise kültürdür. Bu nedenle kültürün, mekanın yapısal karakteristiği üzerine etkisi göz ardı edilmemesi gereken önemli bir unsurdur. Özellikle bir mekanın algılanmasında, mekanın zaman içerisindeki değişimi, yer'e dönüşüp dönüşmediği, kültür ile etkileşimi, bu etkileşimin mekana yansıması ve kimliği oldukça etkili olmaktadır. Bu durum mekan, yer, kültür, zaman ve kimlik kavramları arasında çok güçlü ve biraz da karmaşık bir ilişkinin varlığını göstermektedir.
Mekan, oluşumuna katkıda bulunan kültürü oluşturan her şey geniş bir bütünün parçası olarak anlam taşımaktadır ve zamana bağlı bir olgudur. Bu durum mekan, yer, kültür, zaman ve kimlik kavramları arasında çok güçlü ve biraz da karmaşık bir ilişkinin varlığını göstermektedir. Toplumun zaman içerisinde yaşam biçimi ile oluşturduğu ve geleceğe aktaracağı birikim olarak tanımlanan kültür, toplumun yaşadığı mekanın oluşmasında etkin rol oynamaktadır.
Bu süreçte kimi zaman "yer" kavramı kimi zaman ise "mekan" kavramı ön plana çıkarılmıştır. Mekanı kavramak, duyarlılığın davranışa yansıması ile gerçeklik kazanmaktadır. Mekanı algılarken onunla kurulan ilişkide geçmişiyle -toplum içinde oynadığı rollerle- anlaşıldığı an mekansal deneyimleme ortaya çıkmaktadır. Bu noktada yaşantı, kültür ve mekanın geçmişi devreye girmektedir. Örneğin; Ayasofya'nın tarihte oynadığı rolü bilmeden onu anlamak, Kız Kulesi'nin hikayesinin üzerine kendi bilincindeki anıları yüklemeden o yeri hissetmek, tarihi bir çarşının zaman içerisinde modern dünyaya karşı direnişini anlamadan oraya aidiyet hissetmek mümkün değildir. Zamanın akışı ile mekanın, algılanan mekandan farklı olduğu ileri sürülür. Mekan yaşantı biçimi çerçevesinde bir karakter kazanır ve geçmişte onunla ilişki kurulan zamana işaret eder.
Mekan algılanırken, onunla kurulan ilişkide, mekan tarihsel geçmişiyle anlaşıldığı an mekansal deneyimleme ortaya çıkar. Mekan, genel olarak fiziksel sınırlamalar ile tanımlanırken, mekanın algılanma konusu daha farklı etkenlerin bir araya gelmesi ile gerçekleşmektedir. İnsan, duyu organları ile edindiği bilgileri sosyal ve kültürel birikimleri ile birleştirerek kendisine kavramsal bir görüş dünyası inşa eder. Özellikle bir kentte mekanın algılanmasında o yerin zaman içindeki değişimi, bireylerin kültürel birikimi, yerin kimliği oldukça etkili olmaktadır.
Yer, kişinin bulunduğu belirli bir alanı ifade eder. Şekil, doku, yüzey ve renk gibi özellikler yere özgü olan çevresel karakteristiği belirler. İnsanoğlunun var olduğu günden beri çevresi ile ilişki kurarak, "varlığın özünü gösteren" yer'ler yaratma eğiliminde olduğunu söyleyebiliriz. Mekan söz konusu olduğunda ise, mekanın sadece algıların ve düşüncelerin yönü olmaktan ziyade, insanın varoluşunun yönü ve varoluşsal mekanın somutlaştırılmış görüntüsü olduğuna işaret eder. Heidegger, mekansal olanı "yer" kavramı üzerinden anlatırken, mekana dair aidiyet duygusunun, kişinin bilinciyle olan ilişkisine işaret etmektedir. Bu bağlamada mekansal olanın dili, insan ve fiziksel dünya arasındaki geçişleri yansıtan bir anlam yapısına sahiptir. Kültürü oluşturan yaşam biçiminin mekana yansıması, onun yaşanan bir "yer"e dönüşmesine katkıda bulunurken, bu süreçteki en önemli özellik mekanın zaman boyutu içerisinde tarihi olmaktan çıkıp tarihsel olmasıyla ilişkilidir.
Endüstri devriminden sonra modern dünyada aynılaşan mekanların oluşması, yer'in kendi öznel niteliklerini kaybederek ruhunu yitirmesine neden olmaktadır. Dolayısıyla mekan ve yer kavramı birbirinden ayrışmış, bu iki kavram arasındaki ilişki neredeyse yok olma noktasına gelmiştir. Özellikle küreselleşmenin etkisiyle günümüz dünyasında birçok yer kimliğini kaybetmiştir. Bu durum bize zamanın mekan üzerindeki iki yönlü etkisini de göstermektedir. Zaman ve zaman ile birlikte geçen yaşantı ve kültür bir mekanı yer'e dönüştürebilir. Bununla beraber zaman mekanın değişmezliğini ortadan kaldırdığı için yok olup silinmesine de sebep olabilir.
İlişkileri kopmuş, kimliksiz ve bağlantısı olmayan, niteliğini kaybetmiş yer olmayanların, modernleşme sürecinin bize getirdiği yeni kavramlardan biri haline geldiğini belirtmektedir. Bu sürecin eski yerler ile bütünleşmeyen yeni formlar ve mekanlar üretmeye başladığını ve geçmişten gelen yerlerin "anı yerleri" olarak bu formların içerisine sıkıştığını, yerlerin yeni ilişkiler ile birlikte kendilerini yeniden oluşturduğunu söyleyebiliriz.
Tüm bu değişim sürecine rağmen insan, yaşamı boyunca bir yere ait olma duygusunu her zaman içinde taşımaktadır. Bir kentte "yer hissi" var ise sadece o kentin sakinleri değil ziyaretçileri de oraya bağlılık hissederler. Bu hissiyat mekanın atmosferi ve çevresi niteliğindedir. Bu nedenle birçok kent bize iyi duygular hissettirdiği için tekrar geri dönme isteği uyandıran bir çekim gücüne sahiptir. Kentsel bağlamda yer kavramının tartışılması için tarihin yoğunlaştığı yerleşmelere odaklanmak doğru bir yaklaşım olabilir. İnsanlar tarafından mekana atfedilen anlamların yoğunlaşması, o mekanı yer'e dönüştürdüğü gibi insanları o yer'e, o yer'in kültürüne ve geçmişine daha çok bağlamaktadır.
Bir yerleşimin var oluşunun özünü ve geçmişin kültürel değerlerini, tarihsel süreç içerisinde sergileyen, yeniden üretilemeyen ve özgün kimliği yansıtan tarihi çevreler, yapıldıkları devirlerin duygu, düşünce, sosyal yaşam gibi birikimlerini bugüne aktarırlar. Kentlerin algılanabilirliğini artıran, bireysel ya da toplumsal olarak kültürel veya tarihsel deneyimlerimizin etkisi ile bağlılık hissettiğimiz "yer hissini" oluşturan mekanlardır.
Bir mekanın kimliği karmaşık bir içeriğe sahip olduğu için mekanı bütüncül bir yaklaşımla ele almak önemlidir. Bu anlamada her "yer" benzersizdir. Bu "yerin eşsizliği" aynı zamanda yaygın olarak "yerin özgünlüğü" şeklinde de adlandırılır. Bu özgün kimliği olmadan yer, sadece başka bir mekan ya da bir mekanın parçası haline gelir.
Yirmi birinci yüzyılın bilgi toplumu ile değişen yaşam biçimleri, değer yargıları ve değişen değerler mekan, kültür ve zaman ilişkisini farklı bir perspektif ile ele almamızı gerektirmektedir. Bu değişimi gösteren son paradigmalar göre "mekan" kavramı yeni anlamlar kazanmaktadır. Toplumların mekan anlayışı değişmekte, insanların mekanlardan beklentileri farklılaşmaktadır. . "Yerin ruhu" söylemleri sonrasında mekanın geometrik varlığı üzerine, zaman ve kültürün etkisiyle oluşan birikimlerin, mekanın matematiksel anlamını yitirerek "yer"e dönüşmesinde etkili olduğunu söylemek doğru bir yaklaşım olacaktır.
Tarihi çevreler, fiziki mekan ve yer bağlamında ele alındığında, bu mekanların kimliğini yaşatarak orayı yer yapan esas unsurun bireylerin etkileşimi olduğunu söylemek mümkündür. Bireylerin aidiyet duygusunun gelişmesi, tarihi çevrenin, özgün dokunun ve dolayısıyla kentsel hafızanın korunmasına bağlıdır. Kentlerde yer hissi yok edilirse, kentsel bağlamda kimlik duygusu, benzersizlik, özgünlük ve bireyin aidiyet duygusu da yok olacaktır. Son yıllarda kentlerimizdeki dönüşüm süreci anlayışı, kimlik kavramını göz ardı eden ve anlamlı yerler ve aidiyet duygusunun oluşturulmasına imkan tanımayan aynılaşmış mekanların ortaya çıkmasında etkili olmuştur.
Birbirinin tekrarı kentsel mekanlar oluşturulmakta, yerin kimliğine ilişkin öznel değerler, tarihselci bakış açısıyla ele alınmaktadır. Tarihsel süreçte oluşan kültürel değerlerin ve yaşam biçimlerinin göz ardı edilmesi, yer ve kimliğe yönelik çözümleri başarısız kılmaktadır. Oysaki kentsel bağlamda "yer" hissi, o toplumun yaşantısını ve kültürünü ayrıca zaman içinde değişen tarihini içeren, karmaşık ilişkilerle birbirini destekleyen bir yapıya sahiptir. Bu nedenle planlama sürecinde kentin bütün bileşenleri göz önünde bulundurularak, yere özgü değerlerle biçimlenen, kimlikli/kişilikli yaşam alanlarının oluşturulması yönünde çaba gösterilmesi gerekmektedir.
Sefa İle