Vasıtanız Hakikate Ulaştırıyorsa…

İnsan bazen kendi içine öyle bir kapanır, kendi dertlerine öyle bir gömülür ki; yanı başındaki gönülleri, ötelerdeki hakikatleri göremez olur. Hâlbuki asıl mesele, o daracık yerden çıkıp kâinatın genişliğine açılabilmektir.

Hayat boyunca yolculuğu elden bırakmamak lâzım; yüreklere, hakikatlere, gönüllere yolculuk yapmak lâzım. Sevgiye, doğruya, her güzel şeye yolculuk yapmak lâzım. Adalete, muhabbete, yardımlaşmaya yolculuk yapmak lâzım.

İnsan kendinde çok kalıyor. İnsan bir yere gitmiyor. Hâlbuki kendinden bir yolculuğa çıkmak; başka gönüllere, başka diyarlara, başka rızalara doğru yol almak lâzım. Eğer bindiğiniz vasıta bir hurda bile olsa, yahut bir çim makinesi… Sizi o büyük hakikate, bir kardeşin “iyi ki geldin” diyen buğulu gözlerine ulaştırıyorsa; o yol, dünya üzerindeki en kıymetli yoldur.

Biz o yollarda aslında birbirimizi değil; unuttuğumuz insanlığımızı ve o saf kardeşliğimizi arıyoruz. Durmadan, yorulmadan o büyük rızaya ve sevgiye doğru yürümek, menzile varmaktan daha mühimdir.

Miraç bir yolculuktu; hakikate ulaşmak ve hakikati getirmek içindi. Bal da bir yolculuktur; çiçek çiçek dolaşıp seyahatlerin özünü insanlığa sunmak için. İnsan her gün uçaklarla uzun seyahatlere de çıksa, eğer hakikat yolculuğu yapmıyorsa sabittir; olduğu yerdedir. Oysa hakikatlere yolculuk yapan, sevgiye, affetmeye, adalete ve paylaşmaya yönelen kişi; işte o zaman gerçekten yolculuktadır. Bu güzel yolculukta mutlaka güzel insanlarla ve muhteşem hakikatlerle de karşılaşacaksınız.

Kalbi güzel insanları bulduğunuzda yahut onlara rastladığınızda; ya da hakikatlerle karşılaştığınızda… İşte o zaman onları sarıp sarmalayın. Muhabbetle, saygıyla muhafaza edin; hatta gönül mülkünüze dâhil edin.

İnsanın asıl mülkü, kendi dışındakilerdir. Sadece kendisiyle kalmış bir insan; odaları boş, kalbi boş, aklı boş bir hâlde, o ıssız ve izbe evde nasıl yaşar?

Bediüzzaman Said Nursî, buz gibi bir hücrede mahkûm edildiğinde asla o ıssızlığı yaşamadı. Bedeni soğuk bir hücrede hapis olsa da; ruhu ve duyguları hücre mescidinde, yıldız mescitlerinde aydınlık ve ferah bir hayat sürüyordu. O, âlemin imansızlık feryadını işitiyor, yanan yangınları görüyor ve davası uğruna kendi nefsinden dışarı çıkıyordu. Tek gayesi; o alevleri söndürmek, ebedî hayatları kurtarmak, birilerinin yüreğine ve aklına dokunarak onları ıssız vadilerden çekip almaktı.

“Milletin imanını selamette görürse cehennem alevlerinde yanmaya razı olan” bir ruh, zaten kendi içine hapsolan değil; başkaları için dış âleme açılan bir ruhtur. Kendisi için yaşamak değil, başkalarının ebedî kurtuluşu için çabalamak onun en büyük şiarıydı.

Kendi içine hapsolmuş insan, aynı zamanda tüketim toplumunun da bir esiri hâline geliyor. Kendiyle kaldığı ve içini dolduramadığı için; ne ayakkabı yetiyor ne kıyafet… Gardırobu dolup taşıyor ama bu bolluk, yalnızlığına çare olmuyor. Oysa “bir lokma, bir hırka” diyen dervişler yalnız görünseler de asla kendi başlarına değildiler. Hakikat peşindeydiler; iman ve marifetullah peşindeydiler. Onlar hiçbir zaman yalnız olmadılar; bilakis çok kalabalıktılar. Hep bir yolculuk hâlinde, hedefe varmak için sonsuz bir gayret içindeydiler.

Son söz:

Bizler de asrın reçetesi olan; bütün şüpheleri izale edip imanda terakkiyi netice veren Risale-i Nur’u manen mülk edineceğiz. Kendi dar âlemimizden çıkıp oradaki küllî hakikatlere yolculuk yapacağız. Bazen bu yolculuk meşakkatli görünse de, sonunda mutlaka hakikate ulaştırır. Zira hakikate ulaştıran yol; hem en kısa hem de en selâmetli yoldur. Başka bir vasıtanız varsa ve o da sizi hakikate ulaştırıyorsa; yolunuz açık, hepimizin ihlâsı ve sadakati bol olsun.

Berat Kandiliniz hayırlara vesile olsun.

Gönülden gönüle bolca selâm olsun…