Venezuela’dan sonra İran hedefte- Çin asıl cephede

Washington bugün İran’ı tehdit ediyor. Dün Venezuela’yı sıkıştırdı. Yarın başka bir ülkeyi hedef tahtasına koyabilir. Ama bu zincirin tamamını birbirine bağlayan tek bir gerçek var: ABD, Çin’le giriştiği küresel güç savaşını çevre ülkeler üzerinden yürütüyor.

Kimse kendini kandırmasın. Bu ne sadece İran’ın nükleer meselesidir ne de Venezuela’nın petrolüyle sınırlı bir krizdir. Bu, 21. yüzyılın büyük hesaplaşmasıdır. Bir tarafta gücünü askerî zorlamayla dayatmaya çalışan bir Amerika, diğer tarafta gücünü finans, ticaret, teknoloji ve enerji ağları üzerinden inşa eden bir Çin var.

ABD’nin dili serttir, çünkü alan kaybediyor. Tarih bize şunu öğretir: Zayıflayan imparatorluklar, güçlerini yüksek sesle hatırlatmaya çalışır. Tehdit eder, ambargo koyar, donanma gönderir, “gerekirse vururuz” der. Bugün Washington’un Venezuela’dan İran’a uzanan hattın okunması tam da budur.

Oysa Çin bağırmaz. Çin konuşmaz. Çin çalışır. Çin sistem kurar.

Venezuela krizi bunun en açık örneğidir. ABD oraya siyasi baskıyla, yaptırımla, tehdit diliyle gitti. Çin ise sessizce ama derinden cevap verdi. Ne savaş gemisi gönderdi ne sert demeçler verdi. Onun yerine Amerikan savunma sanayisinin finans damarlarına dokundu. Dolarla yapılan işlemleri kesti. Enerji akışlarını başka yönlere çevirdi. Lojistik rotaları değiştirdi. Ödeme sistemlerinde alternatif kanalları genişletti. Yani ABD’nin kaslarını değil, sinir sistemini hedef aldı.

Bugün İran dosyasına da aynı yerden bakmak gerekiyor. ABD’nin İran’a yönelttiği tehditlerin arkasında sadece Tahran yok. Asıl korku, İran’ın Çin’le, Rusya’yla ve Küresel Güney’le kurduğu yeni ekonomik ve jeopolitik bağlardır. Washington bu ağı kesmek istiyor. Çünkü bu ağ büyüdükçe, doların, Amerikan finans sisteminin ve Batı merkezli düzenin hükmü zayıflıyor.

İran’a “nükleer programı bırak”, “füzelerini imha et”, “bölgesel etkinden vazgeç” denmesi, aslında “Çin ekseninden kop” demenin başka bir tercümesidir. Bu yüzden bu dayatmalar bir müzakere değil, teslim alma çağrısıdır. Sıfır toplamlı bir oyundur: ABD kazanacak, karşı taraf kaybedecek. Orta yol yok, uzlaşma yok, denge yok.

Ama tarih şunu da söylüyor: Bu tür dayatmalar genellikle yangını söndürmez, büyütür. Küba Krizi nükleer savaşa ramak kala, tehditlerle değil, karşılıklı tavizlerle çözülebildi. Bugün ise Washington aynı aklı değil, 19. yüzyılın kaba güç siyasetini hatırlatan bir refleksi tercih ediyor.

İran’a karşı sınırlı bir saldırı hiçbir şeyi çözmez. Geniş çaplı bir savaş ise sadece İran’ı değil, bütün bölgeyi ateşe atar. Üstelik İran, bu savaşı tek cephede tutmaz. İsrail, Körfez, Irak, Suriye hattı aynı anda yanar. Enerji yolları vurulur. Ticaret çöker. Küresel piyasalar sarsılır.

Ve evet, bu yangından sonra en çok zarar görecek ülkelerden biri de Türkiye olur.

Mülteci dalgaları kapıya dayanır. Sınır güvenliği baskı altına girer. Ayrılıkçı terör yapıları hareket alanı bulur. Enerji fiyatları fırlar. Ticaret yolları tıkanır. Yatırımcı kaçar. Risk primi yükselir. İncirlik ve Kürecik gibi tesislerin adının tehdit cümlelerinde geçmesi bile piyasaları ürpertmeye yeter.

Irak ve Suriye’de yaşadıklarımız, bunun fragmanıdır. İran’da yaşanacak büyük bir kırılma ise bunun çok daha ağır bir versiyonu olur.

O yüzden mesele, “ABD İran’a vurur mu?” sorusu değildir. Asıl mesele şudur: ABD, Çin’le kavgasını bölgeyi yakarak mı sürdürecek? Ve biz bu yangının neresinde duracağız?

Türkiye için doğru hat, taraf olmak değil; yangını büyütecek her adımın karşısında durmak ve diplomasi zeminini zorlamaktır. Çünkü bu kavga bizim kavgamız değil; ama bedelini en ağır ödeyenlerden biri biz oluruz.

Silahların konuştuğu bir Batı Asya (Ortadoğu), ABD’yi Çin karşısında güçlendirmez. Ama Türkiye’yi zayıflatır, bölgeyi parçalar, dünyayı daha güvensiz hâle getirir.

Ve unutmayalım: Büyük güçler satranç oynar, ama piyonlar kan kaybeder. Bizim görevimiz, bu oyunda piyon olmamaktır.

Allah, başta Türkiye’miz olmak üzere, asırlardır Batı’nın sömürgeci ve gaspçı siyasetlerinin bedelini ödeyen İslam dünyasını muhafaza eylesin. Gazze’de süren katliamın durdurulması da, İslam ülkelerinin gerçek bir birlik istikametinde adım atabilmesi de, ancak yangın siyasetiyle değil; aklın, soğukkanlılığın ve adaletin hâkim olduğu bir iklimde mümkün olabilir. Bugün bölgeyi ateşe sürükleyen her hamle, sadece masumları değil, barışı ve geleceği de hedef almaktadır.

1945 sonrası kurulan ve “iyi-kötü” diye etiketlenen ama gerçekte güçlünün hukukunu esas alan küresel düzenin, artık insanlık lehine adil bir biçimde yeniden inşa edilmesi şarttır. Bu yeniden inşa, silahların diliyle değil; merhametin, adaletin ve hakkaniyetin diliyle yapılabilir. Ve bu dili, tarihî birikimi, jeopolitik ağırlığı ve vicdanî sorumluluğuyla en güçlü şekilde dünyaya hatırlatabilecek ülkelerin başında Türkiye gelmektedir.