Washington’dan Orta Doğu Uyarısı

Washington DC’de faaliyet gösteren “Arab Center”, 10 Nisan’da önemli bir konferans düzenledi. Konferansın konuşmacısı, “The Israel Lobby and U.S. Foreign Policy” kitabının yazarlarından John J. Mearsheimer’dı. Biz de Milat Gazetesi’nin okurları için konferansı yakından takip ettik.

Mearsheimer konuşmasında Orta Doğu’daki güç dengelerini tarihsel bir arka plan üzerinden ele alırken, ABD’nin bölge politikasının zaman içinde geçirdiği dönüşüme ve bu dönüşümün İsrail merkezli stratejik önceliklerle nasıl şekillendiğine dikkat çekti. Özellikle İran savaşı bağlamında yaptığı değerlendirmelerde, yaşananların yalnızca bölgesel bir kriz değil, küresel etkileri olan daha geniş bir jeopolitik kırılma olduğunu vurguladı.

Soğuk Savaş yıllarından bugüne ABD’nin Orta Doğu’ya yaklaşımını hatırlatan Mearsheimer, başlangıçta bölgenin enerji kaynakları ve büyük güç dengeleri açısından stratejik görüldüğünü, ancak zamanla İsrail ile kurulan özel ilişkinin bu çerçeveyi belirleyici hale getirdiğini ifade etti. Ona göre bu dönüşüm, Amerikan dış politikasının yönünü tayin eden en kritik kırılmalardan biri oldu.

İsrail’in bölgesel stratejisine dair değerlendirmelerinde ise Mearsheimer, ülkenin güvenlik kaygılarının ötesine geçen daha geniş bir jeopolitik hedefler bütünü izlediğini savundu. Bu yaklaşımı Gazze, Lübnan ve İran üzerinden örneklendirerek, yaşanan gelişmeleri tekil olaylar değil, bütüncül bir stratejik resmin parçaları olarak okudu. Gazze’deki yıkımın yalnızca savaşın sonucu değil, aynı zamanda demografik ve siyasi sonuçlar üretmeye yönelik daha derin bir sürecin parçası olduğunu ileri sürdü. ABD’nin bu süreçte yalnızca dolaylı değil, doğrudan bir rol üstlendiğini ifade etti.

İran başlığında ise konuşma daha sert bir ton kazandı. ABD ve İsrail’in İran’a yönelik stratejisinin rejim değişikliği ve bölgesel kapasitenin sınırlandırılması hedefleri etrafında şekillendiğini savundu. Ancak bu politikanın beklenen sonucu üretmediğini, aksine çatışmayı uzun süreli bir yıpratma savaşına dönüştürdüğünü söyledi. Bu durumun sadece askeri değil, küresel ekonomi ve enerji güvenliği açısından da ciddi riskler barındırdığını özellikle vurguladı.

Konuşmanın genelinde öne çıkan ana fikir, bu sürecin yalnızca bölgesel bir kriz değil, ABD’nin küresel konumunu ve ittifak ilişkilerini aşındıran daha geniş bir dönüşümü vurguladı. Orta Doğu’daki mevcut tablo, transatlantik ilişkilerden Asya’daki denge politikalarına kadar geniş bir alanı etkileme potansiyeli taşıyor.

Buraya kadar aktarılanlar konferansın haber niteliğindeki çerçevesini oluşturmaktadır. Ancak asıl soru, bu karmaşık jeopolitik tablo karşısında Türkiye’nin nasıl bir tutum geliştirmesi gerektiğidir. Elbette burada amaç doğrudan politika önerisi sunmak değil, bir dış politika yazarı olarak yaşananları kendi analiz perspektifimle değerlendirmektir.

Türkiye’nin böyle bir tabloda hareket alanı, duygusal reflekslerden ziyade uzun vadeli stratejik akılla belirlenmelidir. Bölgedeki gelişmeler tekil krizler değil, birbirine eklemlenen geniş bir güç mücadelesinin parçalarıdır. Bu nedenle Türkiye’nin önceliği, olayları anlık tepkiler yerine çok katmanlı bir jeopolitik çerçeve içinde okumak olmalıdır.

Bu çerçevede Türkiye’nin en önemli avantajı, çok kanallı diplomasi kapasitesini güçlendirmesidir. Hem İran hem Arap dünyası hem de Batı ile konuşabilen esnek bir diplomasi hattı kritik önem taşır. Özellikle Gazze ve Lübnan gibi kriz alanlarında insani diplomasi ve uluslararası hukuk vurgusu Türkiye’nin etkisini artırabilir.

Ekonomik ve enerji boyutu da stratejinin ayrılmaz parçasıdır. Küresel etkileri olan bölgesel çatışmalar karşısında Türkiye’nin enerji güvenliği, ticaret yolları ve lojistik hatlar üzerinden kırılganlıklarını azaltması zorunludur. Bu aynı zamanda Türkiye’ye, coğrafi konumunu bir risk değil, etki üretme kapasitesine dönüştürme imkânı sağlar.

Son olarak Türkiye’nin en kritik kazanımı, bağımsız ve esnek stratejik kapasitesini güçlendirmesidir. Ne tamamen tarafsızlık ne de tek bir blokta konumlanma… Bunun yerine çok boyutlu, gerektiğinde hızlı pozisyon alabilen ve istikrar üretmeye odaklanan bir dış politika anlayışı Türkiye’nin uzun vadeli çıkarlarına en uygun zemin olacaktır.