Yanılmayı öğrenmek

Sosyal medyada bir video izliyorsunuz. Görseller çarpıcı, müzik gerilim dolu, anlatım ikna edici. “Kimsenin bilmediği gerçekler” size anlatılıyor. Nabzınız hızlanıyor. “Bunları nasıl bilmiyordum?” diye düşünüyorsunuz. Tam o anda beyniniz size küçük bir ödül veriyor: dopamin salgılıyor. Tıpkı bir bulmacayı çözdüğünüzde aldığınız o “aha!” hissini verircesine. Ama gerçekten bir şey mi keşfettiniz, yoksa evrimsel bir tuzağa mı düştünüz?
Milyonlarca insan komplo teorilerine inanıyor. Düz dünya, gizli örgütler, sahte ay iniş… Liste uzayıp gidiyor. İlginç olan şu: Bu insanların çoğu aptal değil. Zeki, eğitimli, başarılı insanlar. Belki de komşunuz, iş arkadaşınız ya da bazen aynaya baktığınızda gördüğünüz kişi. Peki neden? Cevap beynimizin nasıl çalıştığında saklı.
Bir düşünce deneyi yapalım: Ormanda yürüyen atalarınızdan biri çalılıkta bir hareket görüyor. İki seçeneği var. Ya “rüzgârdır” deyip yoluna devam edecek ya da “aslan olabilir” diye kaçacak. İlk seçeneği yapan ama yanılan atalarınız aslana yem oldu. İkinci seçeneği yapan ama yanılanlar ise sadece boşuna koştu, ama yaşadı. Sonuç? Beynimiz var olmayan tehlikeleri görmek üzere evrimleşti. Yanlış alarm vermek, alarmı kaçırmaktan daha güvenli.
Bugün karşımıza aslan çıkmıyor ama beynimiz hâlâ aynı yazılımla çalışıyor. Gece yarısı telefon çaldığında ilk aklınıza ne gelir? “Yanlış numara” mı yoksa “birilerine bir şey olmuş” mu? Çoğumuzda ikincisi. Bu bir hata değil. Beyniniz işini yapıyor, sizi korumaya çalışıyor. Komplo teorileri de aynı mekanizmadan besleniyor.
İnsan beyni kalıp bulmayı sever. Bir bağlantı kurduğunuzda dopamin salgılar. Sudoku çözerken, bir romanın katilini bulduğunuzda ya da ikisi arasında bağlantı kurabileceğiniz iki olayı yan yana gördüğünüzde aldığınız haz bu. Sorun şu: Beyin için bağlantının gerçek olup olmadığı o kadar da önemli değil. Önemli olan bağlantı kurulduğu hissi.
Geçen ay bir arkadaşımla ekonomi konuştuk. Bir gelişmeyi “şu grubun oyunu” olarak yorumladı. Ben “tesadüf olabilir” dedim. “Sen de her şeyi tesadüfe bağlıyorsun” diye yanıtladı. Haklıydı. İkimiz de bir açıklama arıyorduk. Sadece farklı açıklamalar seçmiştik. Çünkü ikimiz de aynı şeyden kaçınmaya çalışıyorduk: Belirsizlikten.
Beyin belirsizliği sevmez. “Piyasalar rastgele dalgalanıyor” demek korkutucu çünkü hiçbir şey kontrol altında değil demektir. “Güçlü bir grup bizi manipüle ediyor” demek ise daha az korkutucu. En azından bir “düşman” var, anlayabileceğiniz, öngörebileceğiniz biri. Paradoksal ama gerçek: Bazen kötü bir açıklama hiç açıklama yoktan iyidir.
Pandeminin başını hatırlıyor musunuz? Evdeyiz, gelecek belirsiz, işimiz belirsiz. Ben o dönem sosyal medyada gördüğüm komplo teorilerini biraz daha ciddiye aldığımı fark ettim. “Acaba?” diye düşündüm. Sonra kendime sordum: Neden iki ay önce bunlar saçmaydı ama şimdi değil? Cevabı buldum: Korkuyordum, stresliydim. Beynim hızlı ve basit açıklamalar arıyordu.
Nobel ödüllü psikolog Daniel Kahneman diyor ki beynimiz iki modda çalışır. Birinci mod hızlı ve enerji tasarruflu. Yürürken, araba kullanırken, günlük sohbetlerde bu modu kullanırız. İkinci mod yavaş ve enerji yoğun. Karmaşık problemlerde, önemli kararlarda bu modu devreye sokarız.
Komplo teorileri birinci moda hitap eder. “5G kuleleri hastalık yayıyor” demek, elektromanyetik dalgaları, virüs yapılarını, epidemiyolojik verileri saatlerce incelemekten çok daha kolay. Yorgunken, stresli iken birinci mod daha baskın hâle gelir. Pandemide komplo teorilerinin patlaması tesadüf değil.
Bir komplo teorisine inandınız mı bir başka mekanizma devreye girer: Onay yanlılığı. Yeni bir araba aldınızda etrafta aynı modelden onlarca görmeye başlar mısınız? Oysa daha önce hiç fark etmemişsinizdir. İşte bu onay yanlılığı. Bir fikre karar verdiğinizde beyin onu destekleyen şeyleri görür, çürütenleri görmezden gelir.
Geçen gün kardeşimle bir sağlık konusunda tartıştık. İkimiz de araştırma yapmıştık, ikimizin de “kanıtları” vardı. Sonra anladık: Aynı konuda araştırma yapıp tamamen farklı sonuçlara ulaşmıştık. Ben görüşümü destekleyen makaleleri okumuştum, o kendi görüşünü destekleyenleri. İkimiz de kesinlikle haklıydık. İşte o an gördüm: Sorun bilgi eksikliği değil, beynin çalışma biçimi.
Bu bizi aptal mı yapıyor? Tam tersine. Bunu fark etmek akıllılık işareti. Bir arkadaşım der ki “Ben komplo teorilerine inanmam, ben akıllıyım.” Ben derim ki “Ben komplo teorilerine inanabilirim çünkü insanım. Ama bunu bildiğim için dikkatli olurum.”
Komplo teorileri üç temel ihtiyacı karşılıyor. Birincisi: Anlama. Karmaşık dünyayı basit açıklamalarla anlamak istiyoruz. İkincisi: Güvenlik. Belirsizlikten korkuyoruz. Üçüncüsü: Özel hissetmek. “Ben biliyorum, çoğu insan bilmiyor” duygusu hoş geliyor. Bunlar insan olmakla ilgili, utanılacak bir şey değil. Ama farkında olmamız gereken bir şey.
Birkaç ay önce bir konuda yanıldığımı anladım. Bir yıl inandığım bir şeyin yanlış olduğunu öğrendim. İlk tepkim “Ama ben okumuştum…” oldu. Sonra durdum. “Tamam, yanılmışım” dedim. İçimde bir rahatlama hissettim. Çünkü anladım: Yanılmak aptallık değil, yanıldığını kabul etmemek aptallık.
Şimdi kendime bazı sorular soruyorum. Bir haber beni çok heyecanlandırıyor ya da korkutuyorsa duruyorum. “Bu duygular nereden geliyor?” diye soruyorum. Genellikle cevap haberin kendisinde değil, o andaki ruh hâlimde.
Kaynak sorguluyorum ama kendimi de sorguluyorum: “Bu kaynağa neden güveniyorum? Çünkü haklı mı yoksa benim düşüncelerimi desteklediği için mi?”
İnandığım şeyin aksini savunan en iyi argümanları araştırıyorum. Bu zor çünkü beyin direnç gösteriyor. “Gerek yok, sen zaten haklısın” diyor. Ama zorlamaya çalışıyorum. Bazen inancım güçleniyor, bazen değişiyor. Her hâlde öğreniyorum.
Bilim “ben haklıyım, nokta” demiyor. “Şu ana kadar elimizdeki en iyi kanıt bu, yeni kanıtlar gelirse değiştirebiliriz” diyor. Ben de böyle olmaya çalışıyorum. Fikirlerimi kumda yazıyorum, taşa kazımıyorum.
Komplo teorilerine inanan birine “aptalsın” demek kolay. “Neden buna inanıyorsun?” diye merak etmek daha zor ama daha yararlı. Belki o kişinin yaşadığı bir şey onu bu noktaya getirmiş. Belki ben onun yerinde olsam ben de aynısını düşünürdüm.
Komplo teorileri insanlık tarihi kadar eski. Her dönemde vardı, muhtemelen hiç bitmeyecek. Çünkü beynimizin donanımına yazılı. Bunu kabul etmek yenilgi değil, gerçekçilik. Kendimizi tanımak, kusurlarımızı bilmek sağlıklılık işareti.
Belki de en büyük “uyanış” kendi zihnimizin bize oyun oynayabileceğini kabul etmektir. Bu korkunç değil, özgürleştirici. Çünkü o zaman beyninizin oyunlarına karşı hazırlıklısınız. Yanılabilirsiniz, hepimiz yanılabiliriz. Ama yanıldığınızı fark edip düzeltebilirseniz işte o zaman gerçekten uyanıksınız.