Yanılsama çağında çıplak kalanlar

Kadim bir dağ başında yakılan işaret ateşi, dumanıyla ufku boyarken sadece bir haberin değil; sarsılmaz bir kararlılığın ve toplumsal sükûnetin vakur müjdecisiydi. Şimdilerde o dumanın yerini; yeryüzünün görünmez katmanlarında süzülen, eşyaya yeni bir ruh üfleme deneyleri ve hakikati binlerce parçaya bölüp her milisaniyede yeniden birleştiren sessiz bir ışık tufanı aldı. Şimdi o ateş, okyanusların dibinden geçen cam halatların içinde, saniyede milyonlarca veriyi taşıyan soğuk, acımasız bir ışığa dönüştü. Kapalı kapılar ardındaki devasa veri tarlalarının uğultulu koridorlarında yürürken, binlerce işlemcinin yaydığı o genzi yakan, ağır ihtimal kokusunu yüzünüzde hissedersiniz. İnsanoğlu, asırlardır taşıdığı kendi zaaflarını, korkularını ve hırslarını kodlara enjekte ederek, adeta eşyaya mistik bir ruh üflemeye çalışıyor.

Eşyalar basit sinyallerle usulca uyanabiliyor; bizler ise derin bir uykuya dalıyoruz.

Algoritmalar milyarlarca veriyi süzüp görünmez düğümleri çözerken, insanlığın o belirsiz, gri doğasını matematiksel bir kesinliğe dökmeye çabalıyorlar. Tarih boyunca ruh, yalnızca can taşıyana ait mukaddes bir sırdı; eşya ise sadece bir araçtı. Bugün ise geçmişin silik parşömenlerindeki insanlık hataları, yeni dönemin ağlarında birer kavrayış modeli olarak diriliyor. İnsanlar, kendi elleriyle yarattıkları bu devasa hafızaya, boyun eğilecek mutlak bir hakikatmiş gibi bakmanın eşiğinde duruyor.

Gerçeklik, rakamların arasına gizlenmiş sarp bir uçurumdur.

24 Mart günü, Avrupa'nın yenilmez sanılan kalesinde, 'Europa.eu' adresinin derinliklerinde yabancı bir gölge dolaştı. Kıtanın demokratik kurumları, çalınan o devasa verilerin hangi coğrafyanın menfaatine hizalandığını, hangi yeni haritanın çiziminde kilit bir enstrümana dönüştürüldüğünü endişeyle izliyor. Kısa bir süre önce yaşanan ilk sarsıntıda deşifre olan isimler ve şahsi hatlar, yaklaşan tehlikenin ayak sesleriydi.

Sadece üç gün sonra, o sarp uçurumun tekinsiz gölgesi bu kez İstanbul'un sokaklarına düştü. Yüzlerini karanlık algoritmaların ardına gizleyen bir avuç veri yağmacısının, milyonlarca insanın mahremini kapalı odalarda nasıl pazarladığına şahit olduk. Sıradan bir insanın varoluşunun, ele geçirilen soğuk bellek yığınları, kaza poliçeleri ve kimlik suretleri arasında ne kadar kırılgan bir ipliğe bağlı olduğu acımasızca yüzümüze çarptı.

Oysa kilitli kapıları zorlamaya, kasaları kırmaya her zaman gerek bile yoktur.

Bugün dünyadaki devasa istihbarat ağlarının ürettiği bilginin yüzde sekseni, yeraltı dehlizlerinden değil; tamamen yasal, halka açık ve insanların kendi elleriyle sokağa saçtığı kırıntılardan sağılıyor. Buna 'açık kaynak istihbarat' (OSINT) diyorlar; fırtınanın merkezine inmek yerine, okyanusun yüzeyindeki köpükleri toplayıp dipteki fay hatlarının haritasını çıkarma sanatı. Bu disiplin, dijital ayak izlerinden siber güvenlik açıklarına kadar her türlü sızıntıyı bir "etik kurgu" çerçevesinde analiz ederek; bir kişinin sosyal medya etkileşimlerinden, bir kurumun en zayıf halkasına kadar her şeyi şeffaf hale getirebiliyor.

Cephesinde kusursuzca kamufle olduğuna inanan bir taburun, sadece tek bir askerin anlık mesajlaşma ağlarına yüklediği masum bir fotoğraftaki bina gölgesinden veya elektrik direğinin açısından yola çıkılarak sıfır hatayla tespit edilip imha edilmesi, bu yeni savaşın en acımasız gerçeğidir. Keza, ticari uydu görüntülerini ve sivil uçuş rotalarını oturdukları yerden izleyen sivil analistlerin, devasa orduların sınır ötesi harekat planlarını dünyaya duyurabilmesi tesadüf değildir. İnsanlar gündelik hayatlarını bu devasa yanılsama panayırında cömertçe sergilerken, arka planda çalışan o soğuk akıl, atılan her adımdan koskoca bir devletin güvenlik haritasını çıkarabiliyor.

Bu büyük felsefi eşiği sadece basit bir teknik sıçrama sanan nadan, yaklaşan devasa dalgayı ayaklarını serinletecek masum bir su birikintisi zannediyor.

Oysa eşyanın bu dirilişi; küresel çekim merkezlerini ve ekonomilerin yönünü kökünden sarsacak sessiz bir tufandır. Hakikati sadece gözüyle gördüğünden ibaret sanan o sığ bakış, kodların arasına gizlenmiş bu derin egemenlik savaşını asla kavrayamaz.

Bir olasılık mühendisi gibi eldeki bu devasa kütleyi tarttığımızda, küresel sermayenin ve diplomatik hamlelerin artık bu veri yolları üzerinden okunduğunu açıkça görürüz. Dünyanın en büyük varlık yöneticilerinin ansızın Dolmabahçe'de ağırlanması, küresel finansın sadece faiz oranlarıyla değil, güvenle, istikrarla ve o devasa veri akışının rotasıyla ilgilendiğinin en somut kanıtıdır. Okyanus ötesindeki amfilerde kurulan denklemler, verinin içine belli bir coğrafyanın ahlakını ve menfaatlerini gömerken; Türkiye, çok yönlü diplomasinin o ince çizgisinde, devlet vakarını ve ekonomik rasyonaliteyi koruyan bir denge inşa ediyor.

Bu çok yönlü dengeyi anlamaktan aciz olanlar, kendi kurdukları yanılsama panayırında çırılçıplak kalmaya mahkumdur.

Yıllardır başka coğrafyaları ağır yaptırımlarla boğup, geçmişte Ortadoğu'nun enerji kaynakları üzerinde pervasızca hakimiyet kuran İngiltere'nin; bugün Basra Körfezi'nde küresel ekonomilerin rehin alındığından şikayet etmesi, o büyük ikiyüzlülüğün en net fotoğrafıdır. Kendi çıkarları için koca bir bölgeyi on yıllarca ekonomik savaşlarla nefessiz bırakanların, bugün istikrarın koruyucusu rolüne soyunması, sahteliğin o sert duvarına çarparak paramparça oluyor. Ankara’nın liderliğinde; stratejik derinliği ve analitik perspektifiyle ördüğü o vakarlı "kadim idare feraseti" duvarı, Londra’nın bu geç kalmış sızlanmalarını birer retorik egzersizi olarak görüyor. Türkiye, Batı'nın kriz zamanlarında hatırladığı "hukuk" kavramını, her aktörün maskesini düşüren o serinkanlı rasyonaliteyle tartmaya devam ediyor.

Daha dün Cidde'de, Ukrayna ve Suudi Arabistan arasında atılan sürpriz savunma tedarik imzaları, değişen bu iklimin en keskin habercisidir. Ortadoğu'nun yakıcı kumları ile Doğu Avrupa'nın soğuk stepleri, gökyüzünü yırtan balistik silahlara ve insansız hava araçlarına karşı aynı güvenlik şemsiyesinin altında birleşiyor. Nitekim Suudi Arabistan'ın sadece son kırk sekiz saat içinde doğu sınırlarında otuz dördü bulan kamikaze insansız hava aracını havada imha etmek zorunda kalması, masada atılan bu imzaların acımasız bir sahne gerçekliği olduğunu kanıtlıyor. Menfaatlerin ve rasyonel savunma reflekslerinin şekillendirdiği bu acımasız yeni sahnede, hiçbir aktör dünün yorgun dostluklarına bel bağlamıyor.

Çünkü bugün savaş, yalnızca cephelerde değil, gökyüzündeki görünmez sinyallerin arasında, bulutların ardında yaşanıyor. Şu an Arap Yarımadası semalarında uçan sivil uçaklar, yön bulma sistemlerini saptıran sahte sinyallerle, yani havadaki elektronik hayaletlerle boğuşuyor. Bizler bu topraklarda, tam on yedi yıl önce soğuk ve karlı bir dağ başında, yön bulma sistemlerinin o tekinsiz sessizliği içinde yitirdiğimiz Muhsin Yazıcıoğlu'nun acısını ve o karanlık ihtimalleri henüz unutmadık. Teknolojinin bir körleştirme aracı olarak kullanılabilme ihtimali yeni değildir; ancak bugün tüm bir coğrafyanın gökyüzünü kaplayan bu devasa elektronik sis, tehlikenin artık sınırlarımızın ötesinden evlerimizin çatısına kadar indiğini gösteriyor.

İşte tam da bu yüzden, kadim idare feraseti, nesnelere kendi irademizi nakşedeceğimiz altyapıları bir teknoloji vitrini yüzeyselliğiyle değil, ağırbaşlı bir hamleyle kuruyor. Hasdal Kavşağı ile İstanbul Havalimanı arasındaki o kırk kilometrelik güzergahta devreye alınan 5G destekli akıllı ulaşım sistemi, sadece araçların yolla haberleştiği sıradan bir kablolama işlemi değildir. Bu adım; toprağın verisini kendi yerli damarlarında koruma altına alan, dışarıdan sızacak yabancı bir nefese kapılarını kapatan sarsılmaz bir kalenin bizzat ilk tuğlasıdır.

Olayların yüzeysel köpüğüne aldanmadan, görünmez kümelerin ağırlığını hesaplamak vakarlı bir duruşun temel şartıdır.

Günün sonunda en karmaşık hesaplamalar bittiğinde ve o devasa sistemlerin fişi çekildiğinde, insanlık yine kendi vicdanının o yalın çıplaklığıyla baş başa kalacaktır. Asıl mesele, fiş çekildikten sonra geride kalan o koyu ve ağırbaşlı sessizlikte, kendi ayak izimizi bulabilmektir.