Bir yarış… Her günümüzü, her saatimizi, her anımızı kayıt altına alarak insan beğenisine sunan; ıssız bir hüznün buğulu güzelliğini, kalabalık ve hoyrat bir yürüyüşün ardında tutan… Yalnızlıktan korkan, yalnızlığın da soylu bir duruşun varlığına adanan ihtiyaçtan geldiğinin farkında olamayan… Daima gülen, "buradayım" haykırışına düşen, övünen ve övülme sevdası güden… O gülüş benim insanımın yüzüne takılmış standart bir maske misali hep aynı renk, aynı seste… Hep aynı ölçülerde… Oysa mutsuzluklarımız da var bizim; hayal kırıklıklarımız, öfkelerimiz, umutsuzluklarımız da var… İnsan olmanın doğal bir gereği çünkü bunlar, kulluk makamının, sınırlarımızın, mecbur kalışımızın, muhtaçlığımızın… Hepimiz, sadece en mutlu anlarımızı ve genellikle doğal olmayan yanlarımızı görüntülediğimiz ve söze döktüğümüz için mutsuzuz hepimiz…
Geçtiğimiz gün, hayatımdaki güzel bir sürecin ardından beni çok üzen bir vakıayı kardeşimle paylaştım… "Nazar hak" dedi… Ona, karşılaştığım görsel ve sözsel şenliği(!) ölçü alarak "öyleyse…" dedim, "bu herkes için böyle olmalı, çünkü kocaman gülüşleri var insanların, devasa hayatları, mutlulukları var, görüyorum ben…" Elbette bu çocuksu itiraf sonradan çok utandıracaktı beni ama kardeşim, tavrımı hiç yadırgamadan gülümsedi, "işte bunun için herkes mutsuz, dışarıyı bu kadar içlerine aldıkları için, hayatlarının her detayını dışarıya bu kadar açtıkları için ve farkında olmadan rol yaptıkları için sadece maskeli mutluluklar yaşıyor, maskelerini takıp dünyaya pozlar veriyorlar" dedi. Etkilendim. Kısıtlı bir dünyayı sınırsızca gülebilmek, sınırsızca eğlenebilmek, ölçüsüzce teşhir edebilmek ve mutlu olmak için kullanabileceğimizi zannederken, masumiyetimizi ne kadar yaraladığımızı yeniden fark ettim. Geleneklerimizden, güzel alışkanlıklarımızdan, bizi biz yapan bağlarımızdan kademeli bir şekilde nasıl da koptuğumuzu, koparıldığımızı düşündüm. Yardımın azaldığı, büyüklere hizmetin külfet telakki edildiği yahut ziyaretlerin kamuya sunularak gösterişe çevrildiği, dua almanın gönül incitmekten daha kolay olduğunun unutulduğu, çocuklarımızın aile ve akraba ilişkilerini tanımayarak büyümeye mahkum edildiği bir devranı adımlıyoruz gerçekten de… İslam coğrafyasının kederlerini, hüzünlerini, ıstıraplarını da birkaç geçici ve özlü sözde bırakıyoruz böylece…
Üzerinden seneler geçtiği halde unutamıyorum hiç… Aracımla seyir halindeyken fark etmiştim, yol kenarında iki aracın durduğunu ve araç sahiplerinin birbirleriyle yaka yakaya gelerek kavga ettiklerini… Diğerine çok vakıf olmamakla birlikte araçlardan birinde aile olduğunu gördüm. Kavganın etrafını kuşatan grupsa beyleri ayırmaya çalışmak yerine ellerinde cep telefonlarıyla kayıt yapıyorlar, resim çekiyorlardı… O gün anlamıştım, toplum olarak içine düştüğümüz felaketin büyüklüğünü… Elbette iletişimin bu kadar yaygın ve aktif olması, standartlarımızın yükselmesi, bu sayede yaşamlarımızın daha kolay ve çabuk bir hal alması ikramdı fakat işte, her güzel şeyde olduğu gibi ikramı imtihana çeviren bir insan modeli vardı.
Paylaşmak güzel. Bir anı, usulca bir tebessümü, bir başarıyı, mutluluğu, bir kahveyi, kitabı uzağındakinin yüreğine sunmak ve onu sevdana, umuduna, güzelliğine hissedar kılmak… Bazen bir yarayı, bir lisanın duasına uzatmak, bazen bir yalnızlığı bir kalabalığın önüne bırakma ihtiyacında olmak, sevince söyleme gereksinimi hissetmek, ayrılınca gözyaşını bölüşmek lakin paylaşmanın da bir edebi, ahlakı, adabı hülasa ölçüsü olmalı değil mi? Paylaşımlarımız da bir mahremiyet çizgisini hak etmiyorlar mı?
Sanırım şiirlerin duru, ahenkli, mahzun güzelliğine yeniden ihtiyacımız var. Onların yüreğinde yaşamı duymaya, yazanlarının ne zor yaşamlardan koptuklarını anlamaya, ille de hayata ne ısrarlı bir aşk ile tutunduklarını hatırlamaya…
"Ne sen,
Ne ben,
Ne de hüsnünde toplanan bu mesa,
Ne de alam-i fikre bir mersa
Olan bu mai deniz,
Melali anlamayan nesle aşina değiliz."
Selam ile
Nuray Alper