Türkiye İstatistik Kurumu, "Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması"nı yayınladı. Araştırma, rakamların diliyle ülkemiz insanının halini resmediyor. Açık konuşmak gerekirse resim pek iç açıcı görünmüyor. Türkiye'de elde edilen gelirin yaklaşık yarıya yakını ülkenin en zengin %20'sinin cebine giriyor. Peki, en fakir kesim toplam gelirin ne kadarını alıyor? Maalesef sadece %6,3 gibi bir kısmını alıyor. Yani kazanılan her 100 liranın tam 47,5 lirası zenginin cebine girerken sadece 6 lirası fakirin payına düşüyor. Vicdan sızlatan bu durum bir yandan kapitalizmin aklın alamayacağı zenginliklerin toplumun çok küçük bir kesiminin elinde birikmesine yol açan işleyişini, diğer yandan adalet ve hakkaniyeti ayakta tutan sosyal devlet anlayışını hatırlatıyor.
Raporda, çamaşır makinesi, renkli televizyon, telefon ve otomobil sahipliği ile beklenmedik harcamalar, evden uzakta bir haftalık tatil, kira, konut kredisi, borç ödemeleri, iki günde bir et, tavuk, balık içeren yemek ve evin ısınma ihtiyacının ekonomik olarak karşılanamama durumunu ifade eden maddi yoksunluk oranının 4 puan azalarak yaklaşık %33 ten % 29'a düştüğü belirtiliyor. Yani ülkemizin yaklaşık %70'inin evinde çamaşır makinesi, renkli televizyon, telefon var. İki günde bir et, tavuk, balık içeren yemek konusuna gelince aynı şeyleri söylemek mümkün görünmüyor. Zaten TÜK'in bu raporu 2017 yılı bilgilerini içerdiğinden bugünü yansıtmıyor. Özellikle dolar kurundaki artışın ardından gelen hayat pahalılığının durumu daha da vahimleştirdiğini not edelim.
Raporda belirtilen bir başka istatistik borçluluk oranı... Buna göre ülkemizin yaklaşık %70'i borçlu. Söz konusu borcun tamamına yakını bankalara olan kredi ya da kredi kartı borçları. Sebepsiz değil, geçtiğimiz bayram tatil beldelerinde otellerde, pansiyonlarda yer yoktu. Kredi kartlarından çektirdikleri tatil ücretlerini yılın geri kalan 11 ayında ödüyor insanımız. Trafiğe kayıtlı araç sayısının 23 milyona yaklaştığını, nüfusun yaklaşık %60'ının kendine ait bir evde oturduğunu düşündüğümüzde kullanılan otomobil ve konut kredilerinin borçluluğun büyük kısmını teşkil ettiğini anlıyoruz. Kültürümüzde borçlanmadan bir şey sahibi olunamayacağına dair köklü bir anlayış var. Hemen her vatandaşımızın kolayca borçlanmasını da açıklıyor bu sosyolojik zemin. Ancak bir de tezgahın öteki tarafından bakarsak hadiseye ülkemizde 32 milyon kredi kartı borçlusu var ve bunların 3 milyon 248'i kredi kartı ve/veya bireysel kredi alacakları yüzünden yasal takipte. Sadece 2018 yılının ilk iki ayında Türkiye Bankalar Birliği Risk Merkezi'nin "Kredi Riski Takip Raporu"na göre 264 bin kişi yasal takibe alındı.
Araştırmanın dikkat çeken bir verisi de yoksulluk ve eğitim ilişkisi. Okur-yazar olmayanların %25,4'ü yoksul. Yani okuma yazma bilmeyen her dört kişiden biri yoksul. Rakamlar oldukça çarpıcı ve eğitimin yoksulluk çarkını kırmada ne kadar hayati rol oynadığını açıkça gösteriyor. Herhangi bir okul bitirmeyen beş kişiden biri yoksulken, ilk veya ortaokul mezunu on kişiden biri, lise mezunu yirmi kişiden biri yoksul. Yükseköğretim mezunlarında ise yüz kişiden sadece biri yoksul.
İyi vatandaşlık bir bilinç meselesidir. Üretirken, tüketirken, borçlanırken, plan yaparken makul ölçülerde kalmak bir bilinçle mümkündür. Bu bilinci oluşturmak ailede başlayıp eğitim kurumlarında devam eden bir sürecin sonucudur.