Şehirlerin de insanlar gibi bir hafızası vardır. Kimi bunu yüksek sesle anlatır, kimi ise susarak… Ankara ikinci gruptandır. İlk bakışta mesafeli görünür; kendini hemen ele vermez. Onu gerçekten tanımak isteyenin acele etmemesi gerekir. Aynı sokaktan defalarca geçmeli, aynı meydana farklı mevsimlerde uğramalı, bazen yalnız yürümeli, bazen kalabalığın arasına karışmalıdır. Ancak o zaman fark edilir ki Ankara, gösterdiklerinden çok sakladıklarıyla yaşayan bir şehirdir.
Bu yüzden Ankara üzerine yazmak, şehri anlatmaktan çok hafızayı yoklamaktır. Memiş Okuyucu'nun Yaşadıkça Ankara adlı kitabını okurken aklıma ilk gelen duygu tam da bu oldu. Yalnızca caddeler, meydanlar, eski dükkânlar ya da tarihî yapılar çıkmıyor karşınıza. Bir insanın şehirle kurduğu dostluk, yıllar içinde olgunlaşan bir bağlılık ve zamanın değiştiremediği bir aidiyet hissi de satırların arasından usulca kendini gösteriyor.
Yazarın hikâyesi, 1960'lı yılların sonunda çocuk yaşta Ankara'ya gelişiyle başlıyor. Fakat bu, sıradan bir hatıra anlatısı değil. Çocuk zihninin bitmek bilmeyen merakıyla şehri anlamaya çalışan biri var karşımızda. Otomobillerin farlarından insanların koşuşturmasına kadar her ayrıntıyı sorgulayan o çocuk, aslında hepimizin çocukluğunu yeniden hatırlatıyor.
O anlatırken yalnızca taş binaları görmüyorsunuz; o sokaklardan geçen insanların ayak seslerini de duyuyorsunuz sanki. Sahafların raflarında biriken toz, sadece eski kitapların değil, yılların da tozu oluyor. Hacı Bayram'ın avlusunda hissedilen huzur ise tarih kitaplarının anlatamayacağı kadar canlı bir hatıraya dönüşüyor. Yazar mekânları tarif etmiyor; onlara ruh kazandırıyor.
İyi şehir yazıları, okura adres tarif etmez; bakmayı öğretir. Yaşadıkça Ankara tam da bunu başarıyor. Yazılmayan şehirler zamanla unutulur; anlatılan şehirler ise nesilden nesile taşınır. Ankara Ticaret Odasının katkılarıyla yayımlanan kitaptaki Ankara da biraz böyledir. Gürültülü övgülerden hoşlanmaz. Kendini billboardlarda tanıtmaz. Denizini anlatamaz, boğazını gösteremez. Ama sabahın ilk ışığında Güvenpark'tan geçen memurun telaşında, Kızılay'da yıllardır değişmeyen yürüyüşlerde, Ulus'un taşlarında, Hamamönü'nün ahşap kapılarında ve Hacı Bayram'ın avlusundaki sessizlikte kendine özgü bir karakter kurar.
Ankara'da aidiyet, sonuca göre değişmez. Ankaragücü ile Gençlerbirliği'ne duyulan bağlılığın hâlâ ilk günkü gibi yaşaması tesadüf değildir. İnsan semt değiştirir, ev değiştirir, hatta hayatı değişir; ama çocukluğunun geçtiği mahallenin kokusunu, kahvesini, parkını ve sokağını içinde taşımaya devam eder. Belki de şehir dediğimiz şey tam olarak budur. Bir kuşağın değişen hayatını, kaybolan alışkanlıklarını, eksilen seslerini ve bütün bunların arasında ayakta kalmayı başaran değerlerini kayda geçiriyor. Bu yönüyle yalnızca okunacak bir kitap değil; dönüp dönüp hatırlanacak bir şehir defteri niteliği taşıyor. Memiş Okuyucu, Ankara'nın taşına toprağına değil; hafızasına dokunuyor. Hafızaya dokunan her eser ise zamanı biraz daha yavaşlatıyor. Çünkü gün gelir binalar yıkılır, sokakların adı değişir, meydanlar başka biçimlere bürünür. Ama iyi yazılmış bir şehir kitabı bütün bunlara direnebilir. İnsanlar unutsa bile satırlar hatırlar. Ve Ankara… anlatıldıkça büyüyen bir şehir değildir. Yaşandıkça insanın içine yerleşen; ayrıldıktan sonra bile insanı kendine benzeten bir kaderdir. İşte bu yüzden Yaşadıkça Ankara yalnızca bir kitabın adı değil, bu şehrin en doğru tariflerinden biridir.