19 Eylül 2021

Çarşaf, Milli Mücadele'nin sembolüydü

1922 sonlarında Türkiye’de bulunan ve Ankara’da Mustafa Kemal’le de görüşüp Paşa’dan bir mülakat da alan İngiliz Gazeteci Grace Ellison, “Kuvay-ı Milliye Ankara’sı” isimli anılarında, “Çarşaf milliyetçiliğin sembolüydü” der.

O sıralarda “Milli Mücadele” diğer adıyla “Milli Mücahede” sahada bitmiş masada sürmektedir. Grace Ellison’a göre “Çarşaf”, “Milli Mücadele”nin sembolü” olmuştur.

Cumhuriyet’in arifesinde Türk kadını için, Ellison;

“Türk kadınları kendi mallarını kendileri yönetmekte, kendi işleriyle ilgili kağıtları imzalamakta, mahkemelerde tanık olarak dinlenmekte ve kendi davalarını mahkemeye götürebilmektedirler... bizde böyle değil” demektedir.

Görüldüğü gibi Cumhuriyet öncesi Türk kadını zincire vurulmuş falan değildir. Ellison’a göre, İngiliz kadınlarından bile daha özgürdür.

Grace Ellison, Türk halkı ile Padişah’ın ilişkileri için de; “Müslümanların devlet büyüklerine saygıları bizdeki kadar katı değildir. Rütbe ve aile soyluluğu Müslüman için önemli değildir. Bize benzemezler. Derebeylik görenekleri Müslümanlara büsbütün yabancıdır” der.

Yabancı, üstelik o sırada hasım bir ülkenin vatandaşı bile, bizim laikçi kesimin iddiasının aksine, Türk halkını padişahın kulu-kölesi olarak değerlendirmemektedir.

Laikçiler, Osmanlı Hanedanına nefret dolularken, gazetelerinin magazin sayfalarından İngiliz, İspanyol, Hollanda, Danimarka kraliyet ailelerine hayranlıklar ve sevgiler damlatırlar.

Laikçi zümrenin o dönemlere ilişkin bütün aşağılamaları, subjektif, tutarsız, mesnetsiz, kasıtlı, manipülatif hezeyanlardır.

Mahut kesimler bir zamanlar Menderes’in de yakasına yapışmış, koskoca başbakanı silkeleyerek “özgürlük istiyoruz” demişlerdi. Adamcağızı asmakla, hasret kaldıkları(!) özgürlüğü bol bol soludular.

Bunların özgürlük dırdırı vazgeçilmez klasikleridir.

Tanzimat’tan günümüze değin bıkmadan, usanmadan, özgürlük isteyip durmuşlardır.

Fırsat ellerine geçtiğindeyse, köylülerin Çankaya’da dolaşmalarını yasaklayarak, Türk insanına kafalarındaki “özgürlüğü(!)” tattırmışlardır. Onlara göre Türk köylüleri yırtık, yamalı kıyafetleri ile görünerek fiyakalarını bozuyor, yabancı elçilerin gözünde Türkiye’nin itibarını düşürüyorlardı.

Son olarak, Bandırma’daki “laik ayin” de çarşaf soyarak Türk kadınını güya özgürlüğüne kavuşturdular!

“Laik öfke”nin çarşaf ve başörtüsüne hücumları bir türlü ıslah ve iflah olmaz, dinmek bilmez.

“Milli Mücadele”de işgale direnişin sembolü olan çarşafı, acımasızca, vicdanları titremeden “esaret sembolü” yapıverdiler.

Bu bir illüzyondur.

Zati Sungur bunlara şapka çıkarırdı.

İnsanın yüreğini asıl yakan, esas acıtan ise, sorumsuzca ülkeyi işgale uğratmışlarken, ülkeyi biz kurtardık ayağına yatmalarıdır.

Laikçiler 23 Temmuz 1908’de darbeyle devlete el koydular, yönetimi gasp ettiler.

Yıllarcaortalığıinlettikleri “özgürlük, meşrutiyet” naralarına rağmen iktidar olur olmaz bir diktatörlük kurdular, özgürlükten eser bırakmadılar.

Çarşaf yırtanlar diktatoryası, masum milletimize ilk elden Balkan Harbi faciasını yaşatıp, akabinde Türkiye’yi I. Dünya Harbi ateşine attılar.

Maceraperestler, 50 yıl “meclis, meşrutiyet” diye yırtınmışlardı. I. Dünya Harbi’ne girme kararı alırlarken, o meclisin onayını bile almadılar. Osmanlı’yı tarihinin en tehlikeli virajına iterken, meclisi devre dışı bıraktılar, halkın fikrine değer vermediler.

Bugünlerdeki parlamenter sistem dırdırları da aynen böyle bir tiyatrodur.

Savaşa girileceğinden, Padişah’ı bile haberdar etmediler.

Bu hazin savaşın sonundaysa ülkeyi elim bir işgale uğratıp, müstevlilere teslim ettiler.

Çarşaf yırtanlar”, ülkeyi işte böyle mahvetmişlerken, bütün bu gerçekleri çarpıtarak iğrenç yalanlara yatarak, direnişin sembolü olmuş çarşafı, işgalin, hezimetin sorumlusu sayabiliyorlar.

Galiba tarihe geçecek yegane başarıları da bu pişkinlikleridir.

Pes doğrusu!

 
Advertisement
Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement